Yonca Tokbaş - Kelebek
Yonca Tokbaş - Kelebek
Yonca Tokbaş - KelebekYazarın Tüm Yazıları

Deli bir rüzgar var...

Öyle zor tutuyorum ki gidonu. Hani azıcık güçten kesilsem şak diye devrilirim sağ tarafa. Hem kafadan esiyor, hem soldan.

Haberin Devamı

Ha gayret kızım diyorum kendime. Sıkı tutun. Bas bas bas pedala.
Pedala bastıkça, bacaklarımın üst kısmı zorlanıyor. Zorlandıkça yanıyor. Yandıkça bende bir mutluluk.
Diyorum ki, dağda yukarı doğru koştuğunu düşün Yonca. Dağ yukarı koşmak için bacaklarının üst kısmı güçlenmeli ya; bak bu da işte o işe yarayacak. Bu bisiklette zorlandığın şu an, aslında bu yaz sonu Mont Blanc’da gitmeye hak kazandığın UTMB OCC yarışında, seni finişe taşıyacak. Offf bu cümleyi kurduğum an, heyecandan yalpalıyorum, zor topluyorum.
Önümde bir adam, benden büyük. Şortunun üzerinde sallanan kağıttan okuduğum için adının Richard olduğunu öğreniyorum.
Ne şeker bir bey.
O da rüzgarda zorlanıyor belli. Ama benimki gibi yarış bisikleti de değil bisikleti. Kilitli pedal dediğimiz pedal da yok bisikletinde. Normal bir yol bisikleti, normal bir şort tişört ve spor ayakkabıları, kasketi ile pedallıyor o da.
Onu geçiyorum; “Hadi be kızım, bas bas” diyor bana, ben de ona “Hadi Richard, sen de bas ama” diyorum. Yola devam.
Aklıma, sabah karanlığında hayatımın ikinci sprint triatlonundaki yüzmedeki halim geliyor.
Bu sefer daha tecrübeliyim. Daha sakinim. Kulaçlıyorum dubaya doğru 6 kulaçta bir kerteriz alarak.
Bir an geliyor, bir karaltı görüyorum suda, görmemle çarpmam bir oluyor o sert şeye...
Kalbimin korkudan duracağını sanıyorum, yok dayanıyor.
İlk aklıma gelen şey bir köpekbalığı! Köpekbalığına mı çarptım, yoksa beni parçalayacak mı fikirleri filan...
Kafamı sudan çıkarıyorum. Nick Watson ve kano içinde rumuzu Angel olan oğlu. Ona çarpmışım, hay Allah.
Angel’ın kromozomlarında olan bir sorundan dolayı gelişimi tam değil. Nick, her yarışta önce oğlunu oturttuğu kanoyu çekerek yüzüyor, ardından bisiklette onu bir çeşit pusette iterek pedallıyor, sonra da oğlunu iterek koşuyor. Nasıl tatlı bir aile. Her yarışta görüyordum, duyuyordum; ama ilk defa denizin içinde yarışırken tosluyorum.
O an ben afallıyorum, Angel elimi tutup gülümsüyor. Bense özür diliyorum sürekli. Aman Allah’ım, devirebilirdim çocuğu ama Nick “sorun değil” diyor gülümseyerek. “Hadi hadi devam” diyor, devam ediyorum kulaçlamaya...
Onların yaşadığı şeyi düşünerek, boğazım düğümleniyor. Başkası olsa bana çıkışırdı kesin diyorum. O koşullarda bile bu kadar güzel insan olabilme yetisine duyduğum
hayatta yaşadığımız zorlukların göreceliliği geliyor aklıma.
Bir de bu aklı başımda yaşadığım yaşta bile denizde köpekbalığına çarptığımı düşünecek kadar gerçeküstü bir korkuya sahip olmama şaşıyorum.
Ben bu yaşta hâlâ daha “Jaws” filminden kalma bir travmadan, bu kadar korkuyorsam, bir çocuğun bizce anlamsız olan korkusunu anlamayıp küçümsediğimizde neler hissetmiş olabileceğini düşünüyorum. Üzülüyorum...
Sonra bisiklette pedal üzerinde rüzgara karşı savaştığım ana geri dönüyorum.
Önümde Colin Amca var.
Amca evet. Rampa yukarı onu geçmeyi başarıyorum. O da çığlık atıyor arkamdan; “Rampa aşağı seni geçerim ama” diye.
Gülüyoruz yüksek sesle.
Ne Colin Amca, ne Richard ne de Nick tanıdığım insanlar. Ama her biri mutluluk kaynağım, motivasyonum oldular.
O sabah sprint triatlonda 750 mt yüzmek, 20 km pedallamak ve 5 km koşmak için start aldık, o kadar. Belli ki gençliklerinden kalma bisikletleriyle katılmışlar. Team Anger ile o babanın çocuğuyla yarışması, beni benden aldı.
Benim ona buna canım sıkılırken, onun hiçbir gün sıkılma lüksü yok.
Ve ona buna sarıp hayat boyu üzüleceğine, hastalıkla kol kola girmiş, takım olmuş.
Mesela Richard Bey ve Colin Amca’nın ayakkabıları da normaldi. Triatlon için kilitli pedala takılanlardan değil. Şort tişört de ev tipiydi. Ama nasıl keyifli çeviriyorlardı pedalı.
Rampa aşağı da harbi beni geçiyor Colin Amca. Yine, gülüyoruz.
Ben de hem Richard Bey’i, hem Colin’i koşuda solluyorum ama.
Finiş sonrası herkesle arkadaşız adeta.
Ne düşündüm biliyor musunuz?
Belli ki Richard Bey, Colin Amca çocukluklarından beri spor yapıyorlar. Ya da çocukluklarından beri spor yapan, yarışan aile fertlerini görüyorlar.
Bu bir kültür meselesi.
Bu çok doğal bir hafta sonu onlar için. Erkenden kalk git yarış.
Hiç yoktan 2 saat spor yap dön. Oysa ben hâlâ zorlanıyorum kalkıp giderken. Karanlıkta yarışmaya başlama fikrini almıyor bünyem hâlâ. Kırk saat hazırlanıyorum.
Oysa ne giydiğin, ne kadar şahane olduğun meselesi değil spor. Yaşla başla da alakalı değil. Ailenden, çevrenden, toplumundan ne gördüğün meselesi de değil.
Spor kültürü bir miras.
İçine işliyor. Hayat tarzın oluyor.
Ve evet, hiç de boşuna dememiş bu Cumhuriyet’i kuran Mustafa Kemal Atatürk; “Ben sporcunun zeki, çevik ve ahlaklısını severim” diye.
Biz spor yaptıkça, gen haritamızı da, geleceğe mirasımızı da, geleceğimizi de değiştiriyoruz.
İyi bir şey bu...
Uzun lafın kısası;
Devam spora.
Yonca
“triatletcik”

Yazarın Tüm Yazıları