"Yonca Tokbaş - Kelebek" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yonca Tokbaş - Kelebek" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yonca Tokbaş - Kelebek

Bir küçük muhabbet kuşunun hikayesi

Ankara’da kuzenime koltuk bakıyoruz. Bir AVM’de, büyük bir mağaza içindeyiz. Bin bir çeşit koltuk var. Öyle zor ki seçim yapmak.

Her kafadan bir ses çıkıyor.
Ben kolları geniş ve alçak pofuduk koltuk seviyorum. Kuzenimse daha ince çizgili koltuk seviyor.
Ev onun, zevk onun, tercih onun.
Bir koltuk seçimi dediğin şeyde bile herkesin ne kadar farklı tercihlerinin olabildiği ve bunları nasıl farklı nedenlerden dolayı tercih edebildiğini düşündüm. Ben rahatlık, başkası şıklık, öbürü eve uygunluk, bir diğeri önceki tecrübelerine göre seçim yapıyor. Önceden aldığı koltukta rahat uyuyamadıysa, bir daha rahat uyuyabildiği bir koltuk bakıyor, gibi gibi...
Yazının bu tercihlerle ilgili kısmında bir reklam arası alayım şimdi.

** ** **

Mağazayı dolaşırken bir kuş sesi duydum. Huzursuz bir kuş sesi sanki. Garip bir düzende gagalama ve cikleme sesi.
Huzursuz oldum.
Sağa sola bakındım, kuş filan göremedim. İçimden “Burası kocaman ve yüksek tavanları olan bir yer, belki soğukta üşüyüp içeri girdi; şimdi de çıkışı bulamıyor” dedim.
Biz bakınmaya devam ederken, kuşun sesi ve ötüş şekline iyice takıldım. Yok bu işte bir iş var, bu kuş bir şey anlatıyor, bir derdi var kesin.
Annemlere sordum “Kuşu duyuyor musunuz siz de, bir derdi var gibi değil mi?” diye.
Herkes gülümsedi bana “Ne kuşu Yonca yaaa?” der gibi, ben de sustum.
Kuşu bulmaya karar verdim.
Sesi dinleye dinleye mağazanın içindeki kafenin oraya geldim ki bir küçük kafes içinde tek başına bir muhabbet kuşu.
Sürekli sağdan sola konuyor kafesinde ve düzenli bir şekilde kafasını su kabına vurup gagalıyor, sonra da cikliyor.
Allah Allah, su kabı dolu. Yemeği de var.
Her şey yolunda gibi. Acaba yalnızlık mı çekiyor?
Yanına gidip konuşayım dedim.
“Senin derdin ne? Yalnız mı kaldın sen, kıyamam” diyordum ki kuş, gözlerimin içine baktı, su kabına gitti, su içer gibi yaptı ve kabı gagaladı, sonra bana dönüp gözümün içine bakarak yine cikledi. Ve bunları tekrarlamaya başladı. Ama hızlı hızlı... Tıpkı 1 saattir yaptığı ses buydu işte.
Önce kuşa, sonra da su kabına dikkatle bir baktım ki, gagası suya ulaşamıyor!
Gagasının büyüklüğü su kabının o derinliğine ulaşmasına engel.
Yani uzaktan baktığında suyu var, ama suyu içmesi imkansız.
Bu kuş susuz kalmış! Susuz kaldığını anlatmaya çalışıyor kim bilir ne zamandır!
Endişeyle garsona koştum:
- Çabuk lütfen, çabuk su lazım, baksana susuz kaldım diyor kaç saattir hem de kim bilir!
- Abla kim diyor? Kim susuz kalmış? Hayırdır. Sen sakin ol, ben sana su vereyim hemen.
- Hayır ya, hayır, ben değil, kuş “susuz kaldım” diyor.
Garson bana şaşkın şaşkın bakıyor. Abla suyu var onun, sen kuş dili mi biliyorsun?
- Yok anlatamadım. Suyu burdan bakınca var gibi, haklısın; ama gagası o şeyin içine giremediği için içemiyormuş, deminden beri kabını gagaladığını duyunca geldim baktım, öyle anladım. Zaman kaybediyoruz, sen bir şişe su ver, hemen dolduralım.
Garson hemen koştu gitti, su getirdi.
Açtım kafesi, kabını doldurdum. Ben bunları yaparken kuş hiç ses çıkarmadı.
Gitti suyunu içmeye başladı.
Sonra döndü bana öyle bir bakış atıp cikledi ki... Ne o bakış, ne o cikleme aklımdan çıkıyor.
İnsanlar dünyasında bir kuşsun. Ağzın var ama dilin yok.
Derdini anlatmak için her yolu deniyorsun. Hayatta kalmak için, su için, yemek için, yaşamak için, çırpınıyorsun.
Belki birileri sesini duyuyor, umursamıyor. Belki de dinliyor ama duymuyor.
Sense bir umut çırpınıyorsun işte. Olmadı mı “Aaaa ölmüş” deniyor arkandan. Nedenini bile bilmiyorlar.

** ** **

Reklam arası bitti.
Şimdi tercihlerle kuşun hikayesini Suriyeli çocukların durumuna bağlayayım size.
Bu ülkede, bazı çocuklar soğukta donuyor.
Açlar. Gidecek yerleri yok. Evleri yok.
Sokaklarda yaşamaya çalışıyorlar. Açlıktan bir dükkana girip artık patates alıyorlar.
O dükkandaki merhametten nebze nasip almamış birileri onları tartaklayacak kadar sağır, kör, kalpsiz ve umursamaz çıkıyor. Çocukları döverek kovalıyor.
Ağızları var dilleri yok oysa o çocukların.
Kafesteki o kuş gibiler!
O çocukların gözlerine bakıp ihtiyaçlarını anlamak bir tercih meselesi!
Ha şimdi bağlayın yazının başındaki tercihlerin insandan insana nasıl değiştiği kısmına.
O restoranın müdürü, çöpe gidecek artık patateslere muhtaç olmuş çocukları tartaklayacağına yemek vererek doyuraydı;
Tercihini merhametten, sevgiden, halden anlamadan yana kullanaydı ne kaybederdi?
O bunun yerine tartaklamayı tercih etti. İyi de...
Kim bilir, belki o müdür de çocukken acıktığında, susadığında, merhamete ve sevgiye ihtiyaç duyduğunda merhametsizliği tercih eden büyükler oldu...
İnsan neyle beslenirse onunla büyüyor.
O çocuklar dayak yerine patatesi yiyebilseydi, belki tıpkı o küçük muhabbet kuşunun bana baktığı gibi bir minnet ve şükran duygusuyla müdüre bakıp gideceklerdi.
O şükran bakışı var ya, sadece 1 gece bile o bakışı görmüş olarak uyusan, hayatın değişir.
Hayatını değiştirecek tercihleri yapmak mı?
Senin elinde...
Yonca
“cik”

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI