"Yonca Tokbaş - Kelebek" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yonca Tokbaş - Kelebek" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yonca Tokbaş - Kelebek

Bir Japon, Bir Lübnanlı ve bir Türk

Bundan birkaç hafta önce evimizde bir İskoç-İspanyol, bir Yunan, bir İngiliz-Türk genç kız misafir vardı. E kızım da Türk, etti 5 farklı millet.

Hepsi kızımın okuldan sınıf arkadaşları.
Önce bizimle 3 buçuk gün, sonra da Melislerde 3 buçuk gün geçirdiler. Her şey o kadar eşit ayarlandı ki -zaman bile- aralarındaki adalet duygusu bizi kahkahalara boğdu.
Biz alışmamız bu kadar eşit paylaşıma.
İdare ettiriveririz illa.
Ne düşündürücü bir şey değil mi? (Bir ben düşündürücü buluyor olamam değil mi?)
Bir ara birbirlerinde kaldıkları zamanı saat bazında eşitlemeye çalışırken, “kızlar kasmayın dünyanın bin türlü hali var, gelin 3.67’şer günde anlaşalım” filan derken buldum kendimi.
14 yaşlarından beri tek başlarına uluslararası seyahat eder hale geldiler de nihayet ilk defa yazın da buluşabildiler.
Evde ortam Birleşmiş Milletler gibi.
Öyle seviyorum ki!
Çocuklarımın uluslararası sınır tanımaz dostlukları benim için başımıza gelen en büyük nimet.
Çocuklarımın ve dahası bu ülkede bizlere rağmen (rağmen diyorum evet!) yetişen güzel gençlerimizin -ki onları da Gezi Gençleri ve diğerleri olarak ayırmayacağım!- hayatında koca bir jenerasyonda üzülerek gördüğüm ayrımcılık yok.
Bizimkiler Hintli arkadaşlarını elleriyle yemek yediği için kınamıyorlar.
Onları öyle kabul ediyorlar. Kabul etmek ne demekmiş, onları seviyorlar. Öylesi böylesi gelmiyor akıllarına.
O arkadaşın evinde Hint yemeği yeniyor, bizde Türk, bir diğerinde Japon.
Bunları yaşayıp gelip bize yakından bakınca Türkiye bugün nasıl bu kadar kendi insanına, kendi kültürüne “düşman” ve her şeyle “kavgalı” oldu konusunda çeşit çeşit gözlemlerde bulunuyorum.
Kendini, değerlerini, kültürünü, tarihini, insanını bu kadar hor görerek ezilen; ve aynı anda kendinden az biraz güçsüz gibi gördüğü birine hadsizce böbürlenerek kendini Kaf Dağı’nda gören insanları görünce çok üzülüyorum.
Eşitlik, adalet, gerçeklik gibi değerlerimizi sorguluyorum.
Yargılamak için söylemiyorum bunları inanın.
Her şey “nasıl görürsen öyle” ile ilgili gibi.
Çocuğuna “karnım tok annecim” dediğinde “hayır yiyeceksin!” demekle başlıyor bir şeyler sanki.
Ben senin annenim, senden iyi bilirim, bana itaat et diyerek eziyoruz çocuklarımızı. Oysa çocuk uyduracak kadar bizler tarafından yontulmadı henüz. O doğru söylüyor. Onun sözüne güvenmeyerek, saygı göstermeyerek güven ve saygı değerlerini yerle bir eden biziz.
“Aslansın sen, kaplansın sen” diyerek teşekkür etmesine veya özür dilemesine gerek kalmadan hadsiz övünen çocukları biz büyütüyoruz.
Oysa anne-baba olarak ben yanlışımdan dolayı özür dilemeliyim çocuğumdan ya da teşekkür etmeliyim ki ona, o da utanmandan özür dilesin, hak edene teşekkür edecek adalet duygusunu benden görerek büyüsün, sahiplensin.
Çocuklarımıza, gençlerimize olan davranışlarımızdan belli halimiz. Ne ektiysek onu biçiyoruz ve bu gerçeği görmek istemiyoruz.
Çocukları çok seviyoruz; ama burnu sümüksüz olsun mümkünse.
Düşüp ağlamasın, evi dağıtmasın, başımızı şişirmesin bir de.
Oldu canım, bence bağla sıkı sıkı koltuğa, tık ağzına da bir tıpaç bekle büyüsün. Sen rahat ben rahat.
Güzelim yeni koltuğuna kusarsa kirlenir diye kızdığın kendi çocuğun yahu!
Evinin, bahçenin, koltuğunun, kılığının, ailenin, ülkenin değerini belirleyen senin değerlerin...
Kendine verdiğin değer...
Kussun yahu bırak! Ne yapacak, yutacak mı? Ağlar tabi, korkuyor işte... Kızma. Sarıl çocuğuna sarıl bir Allah aşkına sarıl.
Büyüdüğünde dersin ki, bak buraya kusmuştun, lekesi duruyor. Anısı var bende...
Sümüklü sümüksüz, fakir zengin, Doğulu, Batılı deme, sev!
Bugün biraz dolu bu Yonca.
Her şey iyi olabilir, istersen.
Çok çeşit insan barındırmış Anadolu toprakları. Bütün dinler, ırklar, diller geçmiş buralardan. Ne kadar isterseniz isteyin tek tipe, tek ırka inemez.
İndirgenmeye çalışılmaya başlandığı gün başladı mutsuz yıkım. Kopamayız biz.
Köylü de, kentli de, Musevi ile Müslüman da, Ermeni ile Türk, Kürt ile Türk de artık ne varsa her biri iç içe. Ayıramazsınız o kan dolaşımını.
En çok kadınlara, annelere inanıyorum. Yaşadığım toprakların adı üstünde; ANAdolu.
Kucaklarsan ANA gibi, dolar taşar nimet bereket.
Of ya toplayamıyorum yazıyı, darmaduman, karman çorman oldu, yine de biliyorum oralarda birileri gayet anladı beni.
Yaniii topla Yoncacım...
Şu anda bizim evde bir Japon, bir Lübnanlı genç kız var.
Herkes takılıyor. Kuş kondurmak için çabam yok. Evimizde ne neyse, öyle. Zorlamak yok. Kural da yok.
En sevmediğim şey birinden bir izin koparmak için yaranmak zorunda kalan çocuklar, gençler.
Ödül/ceza sistemine hiç inanmıyorum.
Eğitim adı altında köle yaratılan, samimiyet görüntüsü altında büyütülen yalan hayatlar istemiyorum.
Ödül için yaşamak, cezadan korktuğun için kaçmak fikrini içim almıyor.
Kalbimin sesini dinlemekten, adalet, eşitlik, arkadaşlık, mutluluk, açık sözlülük, dürüstlük gibi değerlerden ödün vermediğim için dışlanmayı, saf salak bulunmayı, garip, aptal, sıra dışı vesaire vesaire olarak etiketlendirilmeyi pek seviyorum.
Seviyorum ulan içgüdülerime güvenerek, içimden geldiği için uzun cümleli ve karmaşık olmayı!
Yonca “tarhana”

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI