"Yonca Tokbaş - Kelebek" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yonca Tokbaş - Kelebek" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yonca Tokbaş - Kelebek

12 yaşında bir çocuk

Cape Town yakınlarında bir kafede oturmuş bizi fok balıklarına götürecek teknenin gelmesini bekliyorduk. Elimde çay, önümdeki tabakta omlet vardı. Kızım ve oğlum kahvaltılarını ediyorlardı.

Hava serin, rüzgarlı ve bulutluydu. Yazdı mevsimlerden sözüm ona, üşüyorduk kışmışçasına.
Kafenin çitlerinin dışında bir çocuk belirdi.
Siyah tenli... Afrikalı. Renginin, ırkının, milletinin, cinsiyetinin ne önemi varsa!
Bir çocuktu duran karşımda.
Gözleri bulut rengiydi. Derin, açık, içini görebildiğim bir mavi.
Ellerini kavuşturdu, “Yemek almam için para verebilir misiniz?” dedi.
Sesi çok kısıktı. Sesini duymadım. Dudaklarını okudum aslında.
Birden kafam düştü önüme, biri arkamdan baltayla vurmuşçasına. Kafam kesildi, kopup düştü masaya, yuvarlandı gitti sanki... Hani giyotinle kesilen bir kelle gibi.
“Lütfen” dedim kısık sesle, “Lütfen”... Çocuk dudaklarımı okudu.
Niye, neye, kime, diyorsam o “lütfen”i! “Lütfen bu haksızlığa son ver dünya!” demekti niyetim aslında avaz avaz!
Çocuklarım bir bana bir çocuğa bakıyorlardı.
Herkesin gözleri yere dönüktü. Kimse kimsenin gözüne bakamıyordu. Utançtı bu duygunun adı galiba... Ya da isyan ya da öfke ya da hüzün!
“Lütfen”imi duyan çocuk gitti, duvarın dibine oturdu. Bizim onu göremeyeceğimiz bir yere. Dilenci değildi.
DE-ĞİL-Dİ!
Çocuklar dilenmek için gelmiyorlar dünyaya. Onları buna mecbur eden, dilenmeyi öğretenler utansın! Oysa ben bir çocuktan bana o çocuk kalbini ve yüreğini göstermesi için sevgi dilenecek kadar açım masumiyete!
Büyükler kullanıyor onları; yalancılık, kötülük, ikiyüzlülük öğretiyorlar, sonra da dönüp bana “Besleme bu durumu” diyorlar!
Ama ben kötüler beslenmesin diye yine çocukları cezalandırıyorum ve Allah’ım bu ikilemler, bu içi sonsuz girdapsı kalp sıkışıklıkları dolu acılarla nefes alamıyorum.
Beynimin ağzına edip, kulaklarımı koparıp, sadece kalbimin sesini dinlemek istiyorum.
Sus be dünya! Kapa o cadı çeneni!
Bir-iki saniye düşündüm. Her yerim karıncalandı.
Kalktım yerimden. Masadaki ekmeğin üzerine omleti koydum.
Yiyip yemeyeceğimizi bile sormadan, aç bırakılan çocukları hiç düşünmeden, umarsızca sepete doldurulmuş küçük reçelleri, tereyağlarını aldım o çocuğun yanına gittim.
- Kaç yaşındasın? (Ekmeği uzattım...)
- 12 (ekmeği olduğu gibi küçücük ağzına tıkıştırdı), kız kardeşim aç. Ona yemek almak istiyorum.
- Kaç kardeşsiniz?
- 3, bir de erkek kardeşim var; evimizde yemek yok. (Ne abartı var tonunda ne de acındırma, hem gururlu hem asil hem de duru...)
- Annen baban?
- Annem çalışıyor, ama hasta. Babam balık tutarken... (Ne dediğini anlamıyorum tekne devrildi boğuldu mu dedi, yoksa teknede avlanıyor mu dedi... Ne dedi bilmiyorum...) Ben eve yemek götürmek istiyorum.
(Ekmeği yiyor, düşen kırıntıları da toplayıp yiyor ve gözleri bulut mavi ve gözlerimin içine bakıyor ve sesi kısık, pür dikkat dinleyip anlamaya çalışıyorum, reçelleri avucunun içinde sımsıkı tutuyor.)
- Okula gidiyor musun?
- Evet, üçümüz de okula gidiyoruz. Kız kardeşim aç, onu düşünüyorum.
- Sana biraz daha ekmek versem...
- Çok sevinirim madam... (Para veriyorum. Ve ekmek ve yumurta ve reçel ve tereyağ...)
- Lütfen kendine ve kardeşlerine yemeyi sevdiğiniz bir şeyler al...
- Alacağım. Çok teşekkür ederim. Mutlu Noeller madam...
(Ağzı hâlâ ekmekle dolu...)
Ekmeğini yedi bitirdi, reçelleri elinde sımsıkı tutarak gitti.
Arkasından baktım. Çocuklarımın hüzünle, merakla, endişe ve farkındalıkla sordukları milyar soruya cevap verdim. Ağlayarak...
Evet, belki onu kullanan birileri var. Belki de yanlış bu yaptığım.
Kime göre yanlış be dünya! Yanlışları yapan, yaptıran sensin, sonra benim merhamet ve sevgimi yanlış diyerek yargılayansın, sorarım sana sen kimsin!
O ekmek ve yumurta şu anda o çocuğun karnında.
En azından ben ona yalancı davranmadım.
En azından ben ona ne olursa olsun güvenmek istedim. Güvendim. Ben çocuklara güvenirim.
Yaşadıklarının ne sorumlusu, ne suçlusu o çocuk!
Sorumluluk benim!
Dünyanın tek gerçeği şu benim için; bu dünyanın en masum sahipleri doğa, hayvanlar ve çocuklar!
Onları önce perişan edip sonra da neyin nasıl düzeltileceğini bana ders diye veren BÜYÜKler hele bi defolup gitsinler!
Çocukları, doğayı, hayvanları yani masumiyeti böylesi insan yapımı şiddete, sefalete, açlığa mahkum edenlere, hayatlarında bir kereliğine sevilip sevme hissini tatmalarını...
Bir kereliğine sırf sevgi ve merhametten hata yapmalarını...
Umuda ve umut ekmeye inandıkları için öğretilmiş endişe ve şüphelere kulak tıkayıp kalplerinin sesine güvenebilmelerini diliyorum.
Kalbim ağrıyor. Kalbim bazen bedenime sığmıyor, canımı çok acıtıyor.
Allah’ım bana sihirli bir değnek ver. Elim kolum uzasın, büyüsün ya da...
Ya da kalbim çok büyüsün, içine alayım tüm çocukları, hayvanları, ağaçları!
Hem çocukları kucaklayayım, hem gençlerin elinden tutayım, hem arıları hem de gergedanları kurtarayım, hem de bütün engelleri bir hamlede kaldırayım!
Yapabilirim! En azından bir şey yapabilirim.
Yapacağım!
Yonca
“Güven”

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI