"Yaşar Sökmensüer" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yaşar Sökmensüer" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yaşar Sökmensüer

Şura, şuur ve mezartaşları

DÖRT gün önce yazımda yabancılara Türkçe öğretme sevdamızdan söz ederken… Gençlere –zorunlu- Osmanlıca öğretme meselesi geldi gündeme. Gerekçe de, “Dedelerimizin mezartaşını bile okuyamıyoruz…” Dil ve milli eğitim konusunda, dedelerimizin mezartaşına değil de, çocuklarımızın, torunlarımızın notebook’una neyi, nasıl yazdığına/yazacağına kafa yormak daha öncelikli geliyor bana.

Bugün Türkçe’yi nasıl konuştuğumuz da, okullarda Türkçe’nin nasıl öğretildiği de ortada.
Kelime haznemiz derseniz… Oradaki haznenin “hazine”den değil, anca fritöz haznesinden filan geldiğini söylesem, yerindedir.
Çünkü dünyada hiçbir dil, böyle zulüm görmemiştir. Hiçbir ülkenin kendi diliyle ilişkisi böylesine sorunlu (ve de zorunlu) olmamıştır, sanırım.
Yıllarca, budanmış, ayıklanmış, olmamış asmaları sökülüp yerine plastik güller, imitasyon "takı"lar eklenmiştir.

* * *

Şimdi “elde var hüzün” der de, kalana bakarız:
Dil, rengahenk çeşitliliğiyle, her demi/mevsimi dillere destan, o güzelim bahçe midir…
Keyfe, devre, mezhebe göre “farklı sürdüğün”, kaz(ı)dığın, deşip deşip çareyi nadasta aradığın tarla mı?
Bir mezartaşı arıyorsanız, uzağa gitmeyin. Tam da o tarlada, yol geçen hanının yanı başındadır.

* * *

Daha önce de dilim döndüğünce değinmiştim.
Dile yerleşen, edebiyatta tüm lezzetiyle kayda geçen, Osmanlıca, Arapça, Farsça o sokulgan kelimelerin dilimizi zenginleştirdiğine inanırım.
Artık Türkçeleştiğine, “bizim” (de) olduğuna…
Ve dilin şahsiyetini bozmadığını düşünürüm.

Şura, şuur ve mezartaşları

Ama zorlamalar, ayıklamalar dilin ufkunu daraltır.
O nedenle dili cımbızlama çabalarına mesafem fazladır.
Yapay eklemelerle, nevrinin döndürülmesi de, beni araz eyler.
Hevesimiz o olursa; sadece Amerika’yı bizim keşfettiğimize değil, Niagara Şelalesi’nin adının da “Ne yaygara”dan geldiğine inanırız, sonuçta.

* * *

Osmanlıca’ya gelince…
Dildeki yerleşmiş ve anlatılan “şey”e daha nüanslı, zengin karşılıklar sağlayan Osmanlıca (yahut Arapça, Farsça) kelimeleri yitirmemek başka şeydir.
Alfabesi, farklı vurgusu, grameri, eskisi, klasiği, yenisiyle Osmanlıca’yı layıkıyla öğrenmek ayrı şey…
Ona göre eğitim, ötesi “uzman öğretmen” gerektirir.
Herkesin öğrenmesi mümkün, ötesi zorunlu, gerekli midir, o da ayrı...

* * *

Kocatepe Camisi’ne, Kocatepe Camii demekle, hallolmuyor Osmanlıca.
Dede mezarını hecelemekle de olmuyor.
Zorunlu derslerle öğretmeye kalkarsınız, lise boyunca…
Yeri-zamanı gelince sorarsınız, “Osmanlıca biliyor musun?”
O mahut, traji-komik yanıt gelir yine; “Derdimi anlatacak kadar…”
Peki, ya biri çıkıp da, “Türkçe biliyor musun, ama adam gibi, işin kolayına kaçmadan?” diye sorarsa…

* * *

19. Milli Eğitim Şurası’nda, dilin, Türkçe’nin nasıl zenginleştirileceğine, bunun için müfredatın nasıl olması gerektiğine yeterli (hakkıyla) mesai ayrılıyor mu, bilemiyorum.
Ama hayallerimizin ayarını, menzilini mezartaşlarına göre değil, o ufuklara göre yapmalıyız.
Son olarak, bir şeyi hatırlatayım da, içimde kalmasın:
“Şuur” (Anlayış, idrak, vicdan, kendi varlığından haberi olma, inceliklerini iyice idrak etme) başka şeydir…
Bunlardan epey uzakta, “Şura” başka şey.
Karıştırmayalım…

X