"Yaşar Sökmensüer" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yaşar Sökmensüer" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yaşar Sökmensüer

Şair müezzinden önce mi kalkmalı?

SABAHIN altısında çalar telefon... Şair Küçük İskender açar, İlhan Berk’tir arayan: “Hayırdır hocam, bu saatte?” der. “Türkiye’de şairler müezzinlerden önce kalkmalı. Kalk hadi, sana bir an önce iş bulmalıyız” cevabını alır.

Bir sabah telefonu da, o aralar şiire mola veren şair, avukat Akif Kurtuluş’a gelir.
Berk çaldırır, “Şiir yaz...” der, kapatır telefonu.
O kadar.
(Hoştur... Derindir... Haklıdır da, belki kendi penceresinden...
Ama kendi payıma, şiirin/şairin geceyle bir alış-verişinin, daha doğrusu bir alıp-verememe halinin olduğunu düşünüyorum. (Gecedir gece)
Ve gecesinin çoğu kez, dizelere vura vura sabaha erdiğini...
O nedenle “sabahın körü” deyimini, çok ama çok gerekli, gönlüme uygun buluyorum)

AVRUPA’YA GİDİP ŞİİR GERDİRMEK

Şairin, yazarın muhabbeti farklı oluyor, elbet... İlelebet de kalıyor, ne güzel.
Atışması, dokundurması -kalibreliyse- bir başka alem.
Misal Can Yücel... Dokundurur Berk’e; “şiirlerini gerdirmek için Avrupa’ya gittiğinden” filan dem vurur.
Ve Sibel Oral’ın nefis yazısından okuduğuma göre, Yücel, Berk’in son şiirleri için “Evde kalmış şairin son çeyizleri” diyerek üstüne üstüne gider. Ama Berk bozulmaz ona...

KETEN ASTARLI PAFTA MASA...

Zordur, birdenbiredir, 6 yıl önce 28 Ağustos’ta yitirdiğimiz İlhan Berk’in şiiri... Herkes haz etmez.
Üstelik, bir çok şaire göre hali-vakti de yerindedir, inadına.
Hali-vakti hiç denk gelmeyen Ece Ayhan da kadim dostudur ama... Berk’i şiir yazarken, hep “keten astarlı bir pafta masanın üzerinde” düşünür.
Ve “Şairler erken ölür” geleneğine inat, 90’ını ayakta görmüştür. Daha ne olsun...
Kitapları da “cismi-hacmiyle” mızıldatır bazen.
“Taşbaskısı”, hepi topu 32 sayfadır ya mesela... İçine bakmadan, omuz atmaya çalışanlar iner rafından hemen.
Hani, “Biraz ince olmamış mı üstat, sayfalara ayrı ayrı serpelediğin dizeleri toplasan 6 sayfayı bulmaz” gibilerinden...

Sonra oturur, basılamayan, basılsa da okun(a)mayan, öyle kalan dosyasına (kara tahtaya) 500. kez aynı şeyleri yazar. Edebiyat dersinden, cezaya kalmış talebe misali...

TOPTAN KIRTASİYECİ ELEŞTİRİSİ

Ki, bu tür toptan kırtasiyeci terazisinden eleştirilere en güzel yanıtı, kuvvetli bir rivayete göre yazar Necati Tosuner vermiştir.
Ödül aldığı kitabı nedeniyle onu tebrik eden ancak o bildik “ama’ ‘ok’ atma”lara yönelen bir zat, “Ama... Biraz ince, küçük olmamış mı kitap” deyiverir.
Yanıtını yerli yerince alır Tosuner’den:
“Küçük ama eline alsan bırakamazsın...”

ANTİ-SOSYAL DEĞİL A-SOSYAL

Turgut Uyar, “Şiir diye bir şey olmamış olsa, İlhan bulurdu” demiş ya...
Berk’in işçiliği, herhalde "öyle böyle değil" bir şey. "Elma kokulu bir Türkçe"yle ve "elma gibi çalışkan", simya, kuyumculuk, şiirin uç beyliği...
Haliyle-vaktiyle uzun ömrüne... Huzur sızdıran fotoğraflarına... Hayatını uzun uzun sığdırdığı/sığındırdığı Bodrum’daki “erinç”, demi koyu yıllarına, bakmayın.
Yazar Tahir Abacı, onun “anti-sosyal değil a-sosyal” olduğunu savunur da... Bu, “ilişkilerde basbayağı sosyal olmasına engel değildir”.

İÇİNDEN GELENİ YAZIYORSAN, İÇİNDEN GİDEN BİRİ VARDIR

Şair müezzinden önce mi kalkmalı

İyi bilir Berk, fırtınanın gözü'nden anlatır;yazmanın mutsuzluk olduğunu... ve “yeryüzünü cehennem ettiğini”... Ve; "yaşamayı yazarak öldürür, böylece kurtulur ondan"...
Kendi sözleriyle; onu mutlu eden tek şey, resim yapmaktır. Çünkü onu “yazmak eylemi”nden bir tek o, çizmek kurtarır.
Diğerlerinden farkı, yaşadığı kendi “cehennet”idir sanki:
“Bir insan içinden geleni yazıyorsa; içinden giden biri vardır...”

ÇAYIRLARI BÜYÜRKEN "GÖREN" ŞAİR

Vurur dağlara kendini, uzun yürür: “Ağaçlardan arkadaşım oldu, hala var”...
Boş durmaz ama:
“Baktım bir kaplumbağa suya uzanamıyordu /Suyu biraz öne çektim.”
Dolaşır, dolaştırır şiirini; bir ceylanı su içerken, çayırları büyürken görür, atlara su verir... Otların da, ebegümecinin, pelinin, adamotu'nun da canı sıkılmaz, şiirinde...
Daha bir sever dağları. "Nerden baksa, kendini anlatıyordur her şey..."

* * *
Sekiz yıl önce TV’de yayınlanan söyleşisinde, “Sevdiğim şairlerin çok azı yaşıyor, hepsi öldüler. Bu çok kötü bir şey” der. Kötüdür yoklukları, kendinden kopan, kesik bir kol gibi “boş”, asılı kalan bir şeydir çünkü...
Yazdıklarını artık, hevesle kime gösterecek, okutacak, anlamasından keyif duyacaktır ki?

Ne acı sahiden, sevdiğimiz şairlerin çok azı hayatta...
Yenilerini, genç (mü)cevherleri aramaya, bulmaya, sonra da bağır çağır okumaya halimiz, mecalimiz de kalmadı belli... Yahut o pürtelaş yaşama mesaisinden, vakit olmadı.
Yazık.

- İLAVETEN: İlhan Berk’in “hacmi” nedeniyle -güya- eleştirilen Taşbaskısı kitabı, Londra’da bir dilencinin boynuna astığı notta yazan 4,5 kelimeyle başlar:“Mayıs ayındayız ve ben körüm”...

VE İLAVETEN: Ankara kadın mıdır, erkek midir” yârenliğimiz, masada birikiyor. Bugün keyifle devam edecektim ama geceme İlhan Berk geldi, araya girdi… Ne güzel.

Ve yine müezzinlerden ya da güneşle uyanan sabah erbabından erken kalkmak mümkün değil. Ama saba makamından hüseyniye -hakkınca okunan- sabah ezanına hiç yatmadan dalmışlığım çoksa... Ne güzel.

(“Ömür”, düzenli, 8 saat uykuyla belki uzatılabilir. Öyle diyorlar... Ama büyük harfle “Hayat”ın uykudan çalınan saatlerle somut olarak uzadığına dair yabana atılmayacak şahane tespitlerim var. Bu hipotezin aritmetiği de başka bir yazı konusu... Ne güzel)

X