"Yaşar Sökmensüer" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yaşar Sökmensüer" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yaşar Sökmensüer

Sağda şah, solda kale

‘‘SİVİL polisler restoran sahibini gözaltına alırken, 12 adet şişman tipli, bıyıklı, gür kaşlı ve şapkalı tuzluğa el koydular.

Polis, tuzlukların Apo’ya (Abdullah Öcalan) benzediğini savunurken, kebapçının getirildiği karakolun amiri, ‘Bu ne biçim suçlama. Apo duysa güler’ diye işgüzar polislere çıkıştı.’’

Yıllar önce, Mart 2001’de İngiliz Reuters ajansı, “Apo’ya benzeyen tuzluklar” haberini tüm dünyadaki abonelerine böyle geçmişti.

Reuters’ın esmerliğiyle, şişmanlığa, bıyığıyla, hatta kaşlarıyla -dalga- geçtiği haber şaka mıydı... Asla değil.

Zeytinburnu’nda aynen yaşanmıştı.

Polisler de haksız sayılmazdı esasen...

Bir ara İstanbul’da döşenen kaldırım taşlarının deseninin, saçları, çenesi ve gözlüğüyle Turgut Özal’ı andırmasından kıllanan memlekette, her yemekte elimize aldığımız tuzluktan daha yaygın ve sinsi propanga malzemesi mi olur?

İşgüzar olacaklardı elbet.

Şimdi takkesi, sallana sallana beddualarıyla Fetö'yü andıran hacıyatmazlar, yahut bebelere balon üretseler, kolluk kuvvetleri sessiz mi kalacak?

Neyse ki “Tuzluk operasyonu” o günlerde Baş(babacan)komiser Hulusi Kentmen’e denk geldi.

Turgut Özatay’ın nöbetine rastlasa, üreticisi tuzla buz...

* * *

Önceki yazımda değinmeye çalıştığım “Oyuna, sakata gelmeyelim” meselesi, böyle trajikomik örneklerle de hayatımıza sokuluyor.

Zira bir çok “fikir” tartışmasını, en “somut” örneklerimizi, akıl yürütmeden çok eldeki “siyaset yapma tarzı”nın kulak dolgunluğuyla yapıyoruz.

Aklıselim de kulağın kepçesinde kalıyor tabi.

“Oyuna gelmeyelim” popülizminin öyle bir kullanımı var ki, tutarlı, akla uygun olması filan da gerekmiyor zaten.

Hatta ne kadar uçuk olursa, mavrası o kadar yaygın, bereketli…

* * *

Oyun deyince, rengarenk komplo teorileri de giriyor devreye. (Komposto komplodan mı türemiştir acaba)

En manipülatif, en akla ziyan komplo teorilerinin bile müşterisi az değil.

Dezenformasyon, düzenformasyon olarak hayatımızda.

Kurmacası, zamanlaması az biraz uygun, hedef kitlenin nabzına göre olsun, muhatabın zaten inanmaya dünden hazır. 

İnanma eşiği, neredeyse hemzemin.

Yok öyle bir eşik. Bu mevzuda da beşikteyiz beşikteyizte...

Ya da inanmak istediğimiz yönde yokuş aşağı...

O kayış, her insanda olması beklenen kuşku, soru sorma/sorgulama mekanizmalarını da ortadan kaldıran bir eği(li)m.

Ya da kuşku, sorgulama, sadece kolayca inandığımız, cengaverce desteklediğimiz şeyin antitezine yönelteceğimiz bir savunma mekanizması.

* * *

Niye böyle?

Zira karşıt, farklı düşünceler, çoğu kez aklın, bilginin, kanıtın, muhakemenin  peşinde değil.

Duygusal beklentilerin, ittiri çoktan “ekip” ihtiyacının, hep haklı çıkmanın ve ona uygun kaynak dünyasının baş okşayan, omuz sıvazlayan safında.

Karşıt, taban tabana zıt olmanın yarattığı tatmin, öyle bir duygu, ruh dünyası.

Ve Frankenstein doğumunu, her dem yeni örnekler, yeni oyunlar üreterek sağlamak durumunda.

Ne yapacaksın... Bu oyunda “Yürü git” diyene, “Asıl sen çektir git” diyerek karşılık vermelisin.

Ki bu farklı, birbirine uzak duran “biz”lerin alışılmış aritmetiğinde, kendi “biz”inde, kolayca vakıf olduğun kendi devlet sırlarında, kendi oyununda, kendince güçlü olasın, var olasın.

Tüm oyunlar, komplolar da bu hengamede ortaya getirilsin.

* * *

“Oyuna gelmeyelim” mi demiştik?

Hıçkırığı, hâlâ korkutarak geçireceğine inanıyor büyükler.

En en büyüğü, badi parmağım kadar.

 

Sağda şah, solda kale

 

 

  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

X