"Yaşar Sökmensüer" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yaşar Sökmensüer" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yaşar Sökmensüer

Babanız sizden genç olursa..

GENÇ adam Alpler’e kayak yapmaya gider. Yalnızdır... Çığ düşer, yutar 25’lerindeki genci kar. Ve cesedi bulunamaz. Geride kalan küçücük oğlu büyür, 40-45 yıl geçer aradan. Ve bir gün o da gider aynı dağlara...

Büyükçe bir kayanın yanında mola verdiğinde, az ötesinde, karın altında bir karaltı görür.
Yaklaştığında, bir erkek cesedi olduğunu fark eder.
Yüzüne eğilir, buzda bir heykel gibi donup kalmış cesedin...
Aniden aynaya bakmış gibi olur; kendisidir karşısındaki çünkü. Ama çok daha genç hali...
Babasının kayıp cesedini bulmuştur.
Ama o, karın altında donup kaldığı ve aradan uzun yıllar geçtiği için...
Babası çok genç, kendisi ise ondan daha yaşlıdır. *
* * *
İlk yeni yıl yazısında, “Ruhun ve savrulup giden dumanın ağırlığı”nda, değindiğim Smoke filminden bu hikaye de...
Eski fotoğraf albümlerini dolaşırken karşılaşacağımız hüznün, çok daha “canlı”sı... Elle tutuluru, ama cansızı da.
“Böyle şeyler anca romanlarda, öykülerde olur” diyebilirsiniz, o yorgun alışkanlıkla... “Bana hikaye, masal anlatma” diyen de çıkabilir.
Olsun.
Aynalar yaşanan hikayelerin izlerini de yansıtırlar, dikkatle bakıldığında...
* * *
Aynı film, “Güzel anlatılmış bir hikayeyle gerçek arasındaki fark nedir acaba?” sorusuyla biter.
Evet nedir ki, gerçeklerle hayaller, belgeselerle hikayeler arasındaki fark...
Eğer gerçekler, hep hayallerin üzerinde yükseliyorsa... Gerçeğin inşaatına, hayallerin iskelesinden çıkılıyorsa...
Sahi nedir?
* * *
10, 9, 8, 6, 7...... yeni yılın gongu vurduğunda, gerçekler kadar ne hayaller devrolacak acaba 2015’e?
Artık hayaller....
Hoca Nasreddin’e inanırsak, eski, artık ayları kırpıp yıldız yaparlar, tamam da...
Peki ya önceki yıldan arta kalan hayaller, ne olur?
“Eskiler alıyorum /Alıp yıldız yapıyorum” diyen Orhan Veli’yi mi emsal alsak...
Yahut bir başka şiirinde, hepimiz uykudayken her sabah gökyüzünü yeniden boyayan Dalgacı Mahmut’u mu?
* * *
Bu yıla kalan/donakalan hayallerimizi kırpıp (gerçekleşmesi daha mümkün hale getirip) yeni yılda da içinde kaybolacağımız samanyoluna, pusula yıldızı mı yapmalı...
Yoksa boyayıp, cilalayıp yine aynı hayallerden ibaret aynı gökyüzünü mü sermeli, ufkumuza?
Hangisine gücümüz, hevesimiz var...
Ve asıl, hangisi mümkün?
* * *
Yoksa yepyeni hayaller mi gerek bize... Kullanılmamış, aşınmamış hayaller.
Yeni yılın sabahında, perdeyi/pencereyi açtığımızda, önümüzde yepyeni günler olduğunu hatırlatan hikayeler mi gerek...
Ve onlar, güzel anlatılan o hikayeler mi gerçek?
* * *
Geçen yıl “yanlış hayatı” yaşadığımız için mi gerçekleşemedi hayallerimiz...
Yahut hayatı mı, yanlış yaşadık?
İşte... Bu gece saat 24.00’da yeni bir yılı idrak etmeden önce, beter bir soru daha.
Soruları, bulutların arkasına iteleyip, görmezden mi gelmeli...
Yoksa, böyle soruları Kutup Yıldızı belleyip, cevaplarının peşinden mi gitmeli...
Hemen cevap bulamasak da, o soruların varlığı bile kıymetli mi yoksa?
Babanız sizden genç olursa..
Smoke filminin finalini, “Bir yılbaşı hikayesi”nin anlatıldığı final sahnesini izledim bir kez daha.
Tom Waits’in “Innocent when you dream”i, yani 4. yeni yıl şarkısı eşliğinde:
“Bu çok eski bir his /tarlaların yumuşak ve yeşil olduğu zamanlardan
Bütün bunlar çaldığım anılar /ama düşlediğinde masumsun, hayal ettiğinde masum...
Ve bir gün mezarlığa doğru koşarken /arkadaşlarım ve ben güleceğiz kadere
Çünkü hiç ayrılmamaya and içtik /öleceğimiz güne kadar.”
Her “an”ı kıymetli, her andaşı kıymetli ve baki, gönlünüzce bir yeni yıl dileğiyle...

* O HİKAYEYDİ, BU DA GERÇEĞİ...

YAZIMDA Alp Dağları’ndan “bir hikaye”yi aktardım. Meraklısı için, aynı yerden “tamamen gerçeğini” de anlatayım. (İşte de belgesi, gibilerinden)
Alman turistler Helmut ve Erika Simon, 1991 yılında Alp Dağları’nda, karın altında bir karaltı görürler. Yaklaşınca bir erkek cesedi olduğunu fark ederler.
Ceset buzdan çıkarılır. Herkes onun bölgede kaybolan dağcılardan birisi olduğunu düşünür.
Ancak durum çok farklıdır.
Ceset Zürih’te incelenir; M. Ö. 3 bin 300 yılına aittir.
Alpler’in Ötzal bölgesinde bulunduğu için, bilimadamları ona Ötzi adını verir.
Yaklaşık 5 bin 300 yaşındadır.

CİNAYETE KURBAN GİDEN ÖTZİ

Babanız sizden genç olursa..

Ötzi, bir bütün olarak, üzerinde günlük kıyafetleri, iç organları hatta midesindeki besin artıkları ile buzun koruyuculuğunda öylece mumyalaşmıştır.
Ve Bronz Çağı Avrupası’ndaki insanlarının neler giydikleri, nelerle beslendikleri, genetik yapıları, ne gibi aletleri kullandıklarına ilişkin çok kıymetli bilgiler sağlar.
Ötzi öldüğünde 45 yaşlarındadır. Boyu 1.65 cm’dir. Farklı hayvan derilerinden yapılmış pantolon ve ceketi vardır. Onun üzerinde de otlardan dokunmuş bir pelerin...
Başında ayı kürkünden bir şapka, ayağında da karda yürümeye elverişli geniş tabanlı, su geçirmez ayakkabılar.
Belindeki kesede, yanındaki sepette taşıdığı aletler, çakmaktaşı, bir bıçak, 14 ok, bakır bir balta, kurutulmuş mantar ve böğürtlen de vardır.
Ve hayati damarlarından birine saplanan bir okla, cinayete kurban gittiği anlaşılır...
* * *

Yukarıdaki hikayeydi, şimdi aktardığım gerçek...
Hep beraber, bir daha düşünelim; “Güzel anlatılmış bir hikayeyle gerçek arasındaki fark nedir acaba?”
Ama yine Boris Vian'ın o cümlesini hatırlayarak:
"Anlattıklarımın hepsi gerçek bir hikayeden alınmıştır, çünkü başından sonuna kadar ben hayal ettim."

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI