"Yalçın Bayer" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yalçın Bayer" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yalçın Bayer

14 Mart'ı anlamak

İLK Tıp Bayramı 1919’da işgal altındaki İstanbul’da, okuldan çıkmaları yasaklanmış ve elbiseleri, üniformaları ellerinden alınmış tıp öğrencileri tarafından kutlanmıştır.

Tepkilerini tıp bayramı kutlamak şeklinde dile getirmeye çalışan öğrencilerin bu töreni için işgal komutanlığından izin istenmiş; Dr. Fevzi Paşa, Dr. Besim Paşa, Dr. Akil Muhtar gibi dönemin hocaları bu etkinliğin yapılmasına katkıda bulunmuştur.

Yer, bugünkü Haydarpaşa’da eski lisenin olduğu mahaldir.

Tıp fakültesinden 1961 yılında mezun oldum. Bu yıl sınıf arkadaşlarımla birlikte 51. yılımızı kutlayacağız. Bu arada tabii ki mesleğimiz ile ilgili çeşitli tarihlerde toplantılar yapıyoruz. Bu sene biz Beyin Cerrahları Akademi toplantısını Konya’da yaptık. Meslektaşım ve arkadaşım eski Hacettepe Rektörü Prof. Dr. Tunçalp Özgen bir konuşma yaptı. Konuşmanın konusu: Bilim ve İlim idi. Atatürk, “En hakiki mürşit bilimdir” demiştir. Fakat bu ‘b’ harfi metnin başından sanki cımbızla çekilmiş gibi bilim, ilim olmuştur.

Her yerde, “En hakiki mürşit ilimdir” diye yazar. Bu iki sözcüğün farkını siz sayın okuyucuların kendi anlayışlarına bırakıyorum. Biri müsbettir, diğeri dogmatik. Fakat tarifler çok eskilere dayanır ve uzundur.

Sevgili arkadaşımız Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarına ait bir takım rakamlar verdi. Bu günü anlamak, Cumhuriyet’i yargılamak ve değerlendirmek için başlangıçta nerede olduğumuzu görmemiz lazım. 1923’te nüfus 13 milyon, 11 milyonu köyde yaşıyor. Toplam 40 bin köyün 30 bininde okul yok. 2 milyon kişi sıtma ve verem, 3 milyon kişi trahomlu, bebek ölüm oranı binde 480 yani yarı yarıya ölüyor. Tüm Türkiye’de doktor sayısı 337, 60 eczacı var ve Türk diş hekimi yok. Diplomalı hemşire sayısı 4. 40 bin köyde toplam 135 ebe, ortalama ömür 40 yaş. Okuma yazma erkeklerde yüzde 7, kadınlarda binde 4. Okuryazarların çoğu subay. Gayrimüslim okul çağına giren 4 çocuktan 3’ü okula gitmiyor. Toplam okul sayısı 4894. İlkokul sayısı 72, ortaokul ise 23. Türkiye’nin tüm liselerindeki kız öğrenci sayısı 230, öğretmenlerin üçte birinin öğretmenlik eğitimi yok. Tek üniversite var. İstanbul’da bir yılda yazılan kitap sayısı Paris’te bir günde yazılandan azdır. Bugün nüfus 77 milyon. 20-24 yaş arası 6 milyon genç var. Okul çağında19 milyon genç var. Üniversite mezunlarının sayısının nüfus içindeki payı yüzde12.

Geçtiğimiz aylarda bir meslektaşımız; aynı üniversiteden mezun, ilk öğrenimini Mardin’deki devlet okullarında yapmış bir kardeşimiz ve yine İ.Ü. gazetecilik ve basın okulundan mezun bir yazarımız Nobel ödüllerini aldılar. Ayrıca 1992’de yüzyılın cerrahı seçilen ve bu yıl da son 2500 yılda en yüksek seviyede yetişen 50 bilim adamının 48’i Batılı kaynaklardan, ikisi Doğu kökenli idi. İbn-i Sina ve Mahmut Gazi Yaşargil seçildi. Bunlar bize ve ülkemiz müesseselerine gurur verdi. Bu gurur hissi içinde hepimizin 14 Mart Tıp Bayramı bu sıkıntılı günlerimiz içinde bile kutlu olsun.

Prof. Dr. Cengiz KUDAY


SAĞLIKTA SOYGUNUN DERNEK VE FİRMA HALİ

AZ rastlanan hastalıklardan kelebek çocuk hastaları ile ilgili Sağlık Bakanlığı alımlarında neler dönüyor? Yıllık 300 hasta için 150 milyon TL’ye ulaşan malzeme alımını hastaneler nasıl karşılıyor? Bir konuda devlet ödemesi olup da o işin cılkının çıkarılmadığı konu yok neredeyse. SGK 2015’ten itibaren bu hastalara yara örtüsü almaya karar verdi. Tabii, firmalar için kârlı bir alan daha çıkmış oldu. Hemen bir dernek kurarak, hastalığın zor yanını hastanelere, hekimlere acındırarak ceplerini doldurmaya başladılar.Bugün, kelebek çocuk hastalarının derli toplu telefonları ne SGK’da ne Sağlık Bakanlığı’nda var. Ama Türkiye’ye malzeme getiren bu firmada hepsinin adresleri, telefonları hatta ne yiyip ne içtikleri, akrabaları, kimlik numaraları her türlü bilgileri var. Peki bu bilgileri nereden alıyorlar? Devlet aciz olmamalı.


AMERİKAN ÇİFTÇİSİNE KOTA VERMEK

ŞEKER tartışmaları hakkında kamuoyuna açıklama başlıklı ilânın ilk cümlesinde “Dünyada şeker; şeker kamışı, şeker pancarı ve mısır olmak üzere başlıca üç temel hammaddeden elde edilir” denilmektedir.

Şeker, asırlardan beri sadece şeker kamışı ve şeker pancarı usaresinin kristal hale getirilmiş şekline verilen isimdir. Kimyasal adı sakarozdur. İnsanın enerji ihtiyacını en ekonomik bir şekilde karşılayan besin maddesidir. Mısır şekeri diye bir tanım zorlama bir tanım olur. Mısır usaresinde şeker ancak her bitkide bulunabilen kadardır. Mısır %70 nişasta ve ancak %2 şeker ihtiva eder.

Mısır nişastasından 1957 yılında geliştirilmiş kimyasal yolla elde edilen glukoz früktoz karışımına HFCS (Yüksek fruktozlu mısır şurubu) denir. Kristal halde değildir. Kristalleşemez, sıvı halde bulunur.

Sakaroz genel adıyla şeker en saf gıdadır. Şekerin en az %99,7 si saf sakarozdur. Raf ömrü sonsuzdur, bozulmaz.

4 Nisan 2001 tarih 4634 sayılı Şeker Kanunu şekerin tanımını çok geniş tutmuştur. Bugün karşılaştığımız siyasal şeker sorununun temelinde bu tanım vardır. Bu tanıma göre;

Şeker: Beyaz şeker (standart, rafine küp ve kristal şeker), yarı beyaz şeker, rafine şeker, ham şeker ve kahverengi şeker olarak sınıflandırılan, pancar veya kamıştan üretilen kristallendirilmiş sakaroz ile nişasta kökenli izoglukoz, likid ya da kurutulmuş halde glukoz şurubu, sakaroz veya invert şeker veya her ikisinin karışımının suda çözünmesinden meydana gelen şeker çözeltisi ve invert şeker şurubu ile inülin şurubunu, …ifade eder.

Mısır şekeri diye bir tanım yoktur. Mısır şekeri tanımı izoglukoz üreticileri tarafından algı yönetiminde kullanılan bir pazarlama taktiğidir.

Sorunun temelinde Kemal Derviş yasaları diye bilinen yasalardan ilki olan 4634 sayılı Şeker Kanunu vardır. Bu kanunla nişasta kökenli izoglukoz (HFSC) şeker üretiminde kota sahibi olmuştur.

Türkiye net mısır ithalatçısı olduğu halde yem ihtiyacına ilave olarak HFSC üretimi için de mısır ithal etmek mecburiyetinde bırakılmıştır. Yirmi sene önce 20 milyon ton civarında olan pancar üretimi şimdilerde 15 milyon tona düşmüş, Türk halkı kendi çiftçisi yerine Amerikan çiftçisini destekler hale getirilmiştir.

HFSC üretimine kota vermek Amerikan çiftçisine Türkiye perakende pazarında kota vermek demektir.  Bağımsızlığımıza bir saldırıdır.

İzoglukoz üreticileri verdikleri bu ilanla, ilk cümledeki yanlış bilgi ve metinde teorik olarak doğru fakat pratikte değeri olmayan ifadelerle kamuoyunu yanlış yönlendirmektedirler. Nişasta kökenli izoglukoz üretimi elbette yasaldır. Fakat mevcut yasa pancar üretimini, kota koyup kısıtladığından Türk ekonomisine zarar vermektedir, değiştirilmelidir.

Erkan ÇETİNKAYA- Y.Mühendis


BİTMEYEN ÖZELLEŞTİRME TUTUKUSU

ÖZELLEŞTİRME uygulamalarının başladığı 1985 yılından bu yana 70 milyar doları aşkın gelir elde edilmiş.

Aralarında Türk Telekom, TÜPRAŞ, Erdemir, Petkim, TEKEL, Sümerbank, SEKA, Bedaş, Ayedaş gibi yüzlerce kamu kurumu ve kuruluşları dış borçların ödenmesi, kaynak yaratma adına birer birer elden çıkarıldı.

Düşündürücü olan TEKEL, TÜPRAŞ, Erdemir, Petkim gibi kuruluşların satıldıktan sonra kar üzerine kar ederek değerini katlamasıydı.

Sıra yüz binlerce işçi ve çiftçinin ekmek kapısı olan şeker fabrikalarına geldi, Aslında Şeker Kurumu’nun aylar öncesinden kapatılması bu fabrikaların elden çıkarılacağının işaretiydi. Önce Şeker Kurumu’nun işlevine son verildi, ardından 14 şeker fabrikası özelleştirme kapsamına alındı. Yakın sürede her biri cumhuriyetin simgesi olan bu fabrikalar da kamunun elinden uçup gidecek.

Daha önce satılanlar gibi halkın ödediği vergilerle kurulan, emekçilerin alın teri bulunan şeker fabrikaları da gözden çıkarıldı, Türk Telekom, TÜPRAŞ, Elektrik Santralleri, Barajlar, Seydişehir Alüminyum, Sümerbank, TEKEL ve diğer kurumlar, “zarar ediyor, devlet ayakkabı, basma üretmez, rakı üretmez, satmaz” gibi sözlerle değerinin altındaki fiyatlarla özelleştirildi. Alanlar üç-beş yıl sonra ödediklerinin çok üzerinde rakamlarla, büyük karlarla başkalarına devretti, ya da arsalarını değerlendirmek amacıyla kapılarına kilit vurdu.

Ülkenin göz bebeği bu kuruluşlar devletin elinde kalsa, devlet kazansaydı daha iyi olmaz mıydı?

Özelleştirme gelirleri, iç ve dış borç ödemelerinde kullanılmak üzere Hazine’nin hesaplarına aktarıldı. Yine de iç ve dış borç azalmadı. Hem borçlar arttı, hem de Cumhuriyet ile yaşıt, örnek kurumlar  satıldı.

Buralarda çalışan on binlerce emekçinin işine tazminatları ödenerek son verildi, bir anda işini yitirdi. Aynısı şeker fabrikaları çalışanları için söz konusu.

Özelleştirme sevdasını, tutkusunu anlamak çok zor. Bu sevdadan ötürü ülkenin marka kurumları birer birer elden çıkarılıyor. Kamu işletmelerini sata sata bitiremediler.

Şükrü KARAMAN


BİLİYOR MUSUNUZ?

PEN Türkiye 2018 Duygu Asena Ödülü’nün, Goethe Alman Kültür Merkezi’nde düzenlenen bir törenle hukukçu ve İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği Koordinatörü Av. Nazan Moroğlu’na verildiğini...

CHP Bursa Milletvekili Erkan Aydın’ın, Güney Kore’deki kış olimpiyatlarında Türkiye’nin aldığı başarısız sonuçlar için Spor Bakanı Osman Aşkın Bak’a “Kayak dalında deneyimi olmayan, uzmanlaşmamış yöneticilerin bu başarısız sonuçlarda ne kadar etkisi vardır?” diye sorduğunu...


MESAJ PANOSU

NİŞANTAŞI Topağacı’nda oturuyoruz, bölgede bitmek bilmeyen elektrik kesintilerine artık isyan ediyoruz. Günlük hayatımızı olumsuz etkileyen elektrik kesinti şikâyetlerini BEDAŞ’ın biraz daha dikkate alması gerekmez mi?

 O. A.

ÖZELLEŞTİRME, böbrekleri satıp diyalize mahkûm olmaktır!

Murat SEVGİ


GÜNÜN SÖZÜ

“AKP, ilk demokratikleşme hamlesi olarak kabul edilen Sened-i İttifak’tan 210 yıl sonra Meclis’e bir başka ‘ittifak senedi’ getirdi. Demokrasiden rövanş alan bir anlayışla Meclis’i etkisizleştirmeye ‘saray rejimini’ tahkim etmeye çalışıyorlar.”

Özgür ÖZEL

X