"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

Yalnız bir ‘şarkıcı’dır yürek...

‘Rocketman’, İngiliz pop/rock ikonlarından Elton John’un hayatından kimi kesitleri aktarıyor. Film, ebeveyninden hiçbir zaman sevgi ve şefkat görmeyen, şöhretin zirvesindeyken de yaşadığı yalnızlığı ve çıkışsızlığı kendi ifadesiyle alkol, uyuşturucu ve seks bağımlılığında çözmeye çalışan bir yıldızın trajedisine odaklanıyor. Taron Egerton ise Elton John’u canlandırmıyor, yaşıyor adeta...

Yalnız bir ‘şarkıcı’dır yürek...

ROCKETMAN (BEŞ ÜZERİNDEN DÖRT YILDIZ)
Yönetmen: Dexter Fletcher
Oyuncular: Taron Egerton, Jamie Bell, Richard Madden, Bryce Dallas Howard, Gemma Jones, Steven Mackintosh, Stephen Graham, Sharon D. Clarke, Tom Bennett, Matthew Illesley, Jason Pennycooke, Kit Connor, Charlie Rowe
İngiltere-ABD-Kanada ortak yapımı

İngiliz pop/rock starlarının hayatlarında, filmler eşliğinde gezinmeye devam ediyoruz; ‘Bohemian Rhapsody’de Freddie Mercury ve Queen’i yâd etmiştik, şimdi sıra ‘Rocketman’ vasıtasıyla Elton John’da. Bu İngiltere-ABD-Kanada ortak yapımı çalışma, küçük bir taşra kasabasının utangaç çocuğu Reginald Kenneth Dwight’ın Elton Hercules John’a dönüşünün de hikâyesi aynı zamanda. Dexter Fletcher, birçok filmde boy göstermiş eski bir aktör. ‘Bohemian Rhapsody’de Bryan
Singer
’la başlayan ama bitmeyen serüvene de yönetmen olarak son noktayı koyan kişi. ‘Rocketman’da bu kez filmin tamamını yönetmiş. Senaryosunu Lee Hall’un kaleme aldığı yapım, baştan sona olmasa da kimi anları itibariyle ‘müzikal’ formatına bürünüyor. Bu haliyle İngiliz sinema geleneği içinde ‘Tommy’, ‘The Wall’ gibi yapıtların izini sürse de aslında ait olduğu kulvar ‘biyografik film’.

İlk deplasman konseriyle gelen şöhret

Küçük Reggie’nin sonradan büyük acılara dönüşecek ailevi problemleri arasında açılan öyküde babasının bir kere bile sarılmadığı, annesinin ise onun varlığı yüzünden kocasına katlanması sonucu sevgisini göstermediği bir çocuğun müzik vasıtasıyla kendisine bir kimlik ve tutunma noktası kazanmasını izliyoruz başlarda. Yeteneği çok geçmeden ona kimi kapıları aralıyor, derken 20’li yaşlarında tanıştığı söz yazarı Bernie Taupin’le verimli ortaklığı, prodüktör Dick James’in kanatları altında yükselmelerini sağlıyor. Ve asıl patlama Los Angeles’ta Troubadour’daki ilk ‘deplasman’ konserinde, ‘Crocodile Rock’ı söylediği anda geliyor ve şöhretin basamaklarını hızla tırmanıyor. Bu süreçte aynı zamanda sevgilisi olan John Reid, menajerliğini üstleniyor ve onu adeta bir ‘para basma makinesi’ne dönüştürüyor. Lakin bir zamanların mutsuz, sevgisiz ve yalnız çocuğu, çok geçmeden aynı sorunlarla yeniden yüzleşmek zorunda kalıyor. Alkol, uyuşturucu ve seks de dertlerine derman olmuyor. Peşi sıra ciddi bir rehabilitasyon dönemi başlıyor... 

Samimi ve açıksözlü

‘Rocketman’, şöhretin zirvesine ulaşırken kendisini o noktalara taşıyan değer ve kişilerle problem yaşama türünden klasikleşen ya da bir tür “Ee, bu işin doğası bu” denilecek istasyonlarda dolaşıyor. Ama bu rutin denklem içinde de son derece samimi, içten, inandırıcı bir öykü anlatıyor. Elton John’un annesi, babası, anneannesi, dost çevresi, birlikte çalıştığı insanlar, yürütemediği kısa süreli evliliği ve bütün bu aşamalarda çizilen insani portrelerin derinliği son derece tatminkâr.

Öte yandan ‘Bohemian Rhapsody’nin, anlattığı öykünün birçok yanını hem detaylarda hem de genelde çarpıttığı iddia edilmişti. ‘Rocketman’e bu türden bir eleştiri yöneltmek zor. Öte yandan yine ‘Bohemian Rhapsody’nin, Freddie Mercury’nin cinsel yönelimini utana sıkıla perdeye taşıdığı yönünde -ki ben öyle olduğu kanısında değilim- eleştirilere maruz kalmıştı. ‘Rocketman’, Elton John’un cinsel kimliği ve yönelimleri açısından fazlasıyla samimi ve açıksözlü; bu konuda sanırım herkes hemfikir olacaktır...

Oyunculuklara gelince: Taron Egerton, film boyunca Elton John’ı canlandırmıyor, adeta yaşıyor sanki. Bu etkileyici ve ışıltılı performansın tortuları önümüzdeki Oscar sezonuna kadar hatıralardaki sıcaklığını korur mu bilemem ama bu genç İngiliz aktör çokça övgü ve bolca alkışı hak ediyor. Ayrıca filmdeki şarkıları seslendirmesi de takdire şayan. Keza Bernie Taupin’de bir zamanların ‘Billy Elliot’ı Jamie Bell, menajer John Reid’de ‘Game of Thrones’un Robb Stark’ı Richard Madden, anne Shelia’da Bryce Dallas Howard, minik Reggie’de Matthew Illesley, prodüktör Dick James’te Stephen Graham izliyoruz; hepsi çok çok iyiler...

‘Watford Başkanı’ydı aynı zamanda...

Sonuç olarak müzik, romantizm, bağımlılık, sevgisizlik ve yalnızlık gibi temalarda dolaşan ‘Rocketman’, el attığı meselelerin hakkını veren bir film olmuş diyebiliriz. Lakin öykü Elton John’un
yakın ve şimdiki zamanlarına pek uğramıyor, sadece finaldeki iki-üç notla durumu toparlıyor. Gerçek aşkı David Furnish’le tanışması yok mesela. ‘Candle in the Wind’ şarkısını Taupin’le birlikte Marilyn Monroe için yazmışlardı, yakın dostu Lady Di’nin ölümünden sonra ise şarkının kimi bölümlerinde oynama yapıp cenazede tekrar seslendirdi. İngilizler açısından unutulmaz bir toplumsal hatıraya dönüşen bu olay da filmde yer almıyor.

Beni ayrıca bir ‘futbolsever’ olarak ‘Watford Kulüp Başkanlığı’ da ilgilendiriyordu; Elton John, 1898’de kurulan bu köklü kulübün başına ilki 1976’da olmak üzere iki kez geçmişti. Bu durum da ne yazık ki ‘Rocketman’in ilgi alanları dahilinde değil.

Toparlarsak; saydığımız bu eksikleri hariç, izlenmeyi hak eden bir çalışma diyelim...

Yalnız bir ‘şarkıcı’dır yürek...

Siyah giymek dikkat ister

SİYAH GİYEN ADAMLAR: GLOBAL TEHDİT  (BEŞ ÜZERİNDEN İKİ BUÇUK YILDIZ)
Yönetmen: F. Gary Gray
Oyuncular: Chris Hemsworth, Tessa Thompson, Liam Neeson, Rafe Spall, Emma Thompson, Kumail Nanjiani, Rebecca Ferguson, Laurent Bourgeois, Larry Bourgeois, Kayvan Novak / İngiltere-ABD ortak yapımı

Bir seri daha kabuk değiştirmeye çalışıyor. ‘Siyah Giyen Adamlar’ (‘Men In Black’) üçlemesi, uzaylı dostlarımızla olan ilişkilerimiz üzerine hınzırca görüşlere ve yaklaşımlara sahip bir düşüncenin ürünüydü. Coen Biraderler’in eski kameramanları Barry Sonenfeld’in yönettiği filmlerde ana mesele şuydu: Amerikan hükümeti uzaylıları ‘resmen’ tanıyor; yasal yollardan gezegenimize buyur edenlere iş, aş, ev sağlıyor lakin kaçak yolları tercih edenlerin de peşine, bir tür FBI gibi görev yapan ‘Men In Black’ adlı büronun üyeleri vasıtasıyla düşüyordu. Eğer ki yakalama işlemleri esnasında yaşananlara şahit olan sıradan insanlar varsa, ellerindeki kalem benzeri özel bir araçla hafızaları siliniyordu. Serinin filmlerine ilişkin eleştiri yazılarımda da belirttiğim gibi ana karakterler Ajan K ve Ajan J, ‘Cazcı Kardeşler’ ve ‘Rezervuar Köpekleri’nin ardından siyah takım elbiseleriyle hafızalara kazınmıştı.

Bu hafta itibariyle vizyona giren ‘Siyah Giyen Adamlar: Global Tehdit’ (‘Men In Black: International’), Ajan K ve Ajan J’siz yani Tommy Lee Jones ve Will Smith’siz yola devam ediyor. Bu klasik ikilinin yerine sahaya sürülen yeni bir takım; Ajan H ve Ajan M var. Büronun yönetimi ise bir zamanlar Ajan H’le büyük bir operasyona girişen ve Kovan adlı yaratığı yok eden Ajan High T. ‘Çaylak’ Ajan M ise, çocukken büronun varlığa gizlice şahitlik eden ve gördüklerini birilerine anlattığında ‘Deli’ muamelesiyle karşılaşan Molly.

‘Women In Black’...

‘The Negotiator’, ‘The Italian Job’ gibi filmleriyle tanıdığımız, en son da ‘Hızlı ve Öfkeli 8’i çeken F. Gary Gray’in yönettiği ‘Siyah Giyen Adamlar: Global Tehdit’, ilk üç adımın çok çok altında bir çalışma. Ama serinin başta kendisi olmak üzere her şeyi ti’ye alan yapısı durumu kurtarıyor ve ‘genç nesil ajanlar’ın sürüklediği bu yeni macera sıkılmadan izleniyor. Geçmişte biri siyahi, diğeri beyaz iki karakter ön plandayken bu kez beyaz erkek ve siyahi kadın karakterlerin atıldığı serüvenleri izliyoruz. Ki film zaten bir yerinde bu değişikliği ‘Women In Black’ tanımlamasıyla ilan ediyor.

Öykü tıpkı zamane aksiyon serileri ‘Görevimiz Tehlike’, ‘Jason Bourne’ veya ‘John Wick’ gibi Londra, Paris, Napoli, Fas, Sahra Çölü türü farklı merkezlerde geçerken Ajan H’de Chris ‘Thor’ Hemsworth’ü, Ajan M’de de ‘Avengers’ın Valkyrie’si Tessa Thompson’ı (İkili daha önce ‘Thor: Ragnarok’ta da karşılıklı oynamıştı) izliyoruz. Kadroda ‘kıdemliler’ kontenjanından da Liam Neeson ve Emma Thompson var. ‘İkiz yaratıklar’da ise karşımıza ünlü Fransız dans ikilisi ‘Les Twins’in üyeleri Laurent ve Larry Bourgeois çıkıyor.

Nihayetinde hafiften ‘Bond filmleri tadı’ da taşıyan ‘Siyah Giyen Adamlar: Global Tehdit’, serinin öncü adımları düzeyinde olmasa da yer yer keyif veren bir eğlencelik...

 

Diğer seçenekler...

‘Kahraman Tavuk Uzayda’
Yalnız bir ‘şarkıcı’dır yürek...

Haftanın animasyon seçeneği ‘Kahraman Tavuk Uzayda’yı (‘Condorito: La Película’) Alex Orrelle-Eduardo Schuldt ikilisi yönetmiş. Winston Azzopardi imzalı ‘Tekne’nin (‘The Boat’) tek oyuncusu var; o da Joe Azzopardi. Yerli gerilim ‘Cinnet’te Yeliz Akkaya, Emre Başer, Ufuk Kaplan ve Nicholas Facey gibi isimler başrolde, yönetmen Aytekin Birkon. Serdal Genç imzalı ‘Akıllara Seza’da Aslıhan Güner, Ulaş İnan Torun, Timur Acar ve Kemal Uçar rol alıyor. ‘Bekçi’yi Durmuş Akbulut yönetmiş, filmin kadrosunda geçen yıl kaybettiğimiz Turan Özdemir’in yanı sıra Serhan Süsler, Koray Ergun ve Uğur Karabulut var. Cüneyt Faruk Arkın imzalı ‘Hayalimdeki Köy’de Hacı Ali Konuk, Selahattin Taşdöğen, Nuri Alço, Levent Taşçı gibi isimlerin yanı sıra yakın zaman önce aramızdan ayrılan Eşref Kolçak da rol alıyor. ‘Kuyu’yu (‘The Hole in the Ground’) ise Lee Cronin yönetmiş, oyuncular Seana Serslake, James Quinn Markey, Simone Kirby ve Steve Wall..

Zamanı mühürlemek isteyenlere...

Sinema tarihinin en önemli yaratıcılarından Andrei Tarkovsky’nin üç filmi, bu haftadan itibaren seyirciyle buluşuyor. Bu yapımlar şöyle: ‘Solaris’ (‘Solyaris’/1972), ‘Ayna’ (‘Zerkalo’/1975) ve ‘Stalker’ (1979). 1986’da aramızdan ayrılan Rus yönetmen, hakkında ‘The Film of Andrei Tarkovsky: A Visual Fugue’ adlı bir kitap kaleme alan Graham Petrie’nin de vurguladığı gibi sinemayı eğlencenin değil ahlaksal ve ruhsal sınavların sanatı olarak görüyordu. ‘Başka Sinema’nın organizasyonuyla gerçekleşen seçki, özellikle genç kuşaklar açısından bu unutulmaz yapıtları sinema perdesinde görme fırsatı sunuyor. Son olarak filmlerin restore edilmiş kopyalarıyla seyirci karşısına çıkacağını belirtelim...
Yalnız bir ‘şarkıcı’dır yürek...

Şimdi ‘Documentarist’ zamanı...

İstanbul kültür hayatının klasiklerinden ‘Documentarist’, 12’nci kez huzurlarımızda. Bugün başlayıp 20 Haziran’a kadar sürecek etkinlikte Sudan'a özel bölüm ayrıldı. Bu bölümde ödüllü ‘Ağaçlardan Bahsetmek’ başta olmak üzere, aynı belgeselde bahsi geçen Sudan Film Grubu'nun geçmişte ürettiği filmlerden oluşan seçki restore edilmiş kopyalarıyla sunulacak. Bu yılın ‘Onur Konuğu’ İngiliz Sean McAllister. Yönetmenin son filmi ‘Kuzeyli Bir Can’ dahil, belgesellerinden bir seçki seyirciyle buluşurken festivalde McAllister sinema dersi de verecek. Documentarist’in en özel bölümü çocuklar ve gençlere dair: Sekiz filmlik seçki 'büyüme' hikâyelerini bir araya getiriyor. Uluslararası Panorama’da ise Gürcistan'dan Filistin'e, Rusya'dan Romanya'ya, Ermenistan'dan Avustralya'ya uzanan geniş bir coğrafyadan filmler var. Kuir Belgeseller seçkisinde de LGBTİ+ bireylerinin varoluş ve hak mücadeleleri perdeye yansıyor. Geleneksel bölümlerden ‘Canlandırma Belgeseller’de ise 12 film gösterilecek.

Yalnız bir ‘şarkıcı’dır yürek...

Festivalde gösterimler Aynalı Geçit, Vault34/Yeşilçam Sineması ve Kadıköy Sineması'nda, yan etkinlikler de Yapı Kredi Kültür Sanat'ta gerçekleşecek.

 

 

 

 

 

 

 

X