"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

Ve huzurlarınızda ‘en kötü ses’

‘Florence’, son derece kötü sesine ve yeteneksizliğine rağmen parası sayesinde çeşitli ortamlarda ve müzikhollerde ‘soprano’ olarak konser vermeyi başarmış bir kadının gerçek hikâyesini anlatıyor. Meryl Streep, filmdeki performansıyla muhtemelen 20. kez Oscar’a aday gösterilecek.

Müzik benim hayatım” diyor, haklı... Ama tutkusuna rağmen bütün kayıtlar, ‘Opera tarihinin en kötü sesi’ olduğunu yazıyor... Evet, Florence Foster Jenkins’tan (1868-1944) bahsediyoruz; yani New York sosyetesinin en önemli isimlerinden biri olmuş, ‘amatör soprano’ kimliğiyle popülaritesi, yeteneğinin ve kapasitesinin çok çok önüne geçmiş bir figürden. Bu tarihsel portre, haftanın filmlerinden ‘Florence’la (‘Florence Foster Jenkins’) salonlarımıza uğruyor. Stephen Frears imzalı yapım, aynı zamanda söz konusu karakteri canlandıran Meryl Streep’in yine muhteşem bir oyunculuk performansı sunmasına da vesile oluyor. Film, ‘Altın Küre’lerde dört dalda aday oldu, Oscar yarışında ne denli boy gösterir bilemem ama Streep için yeni bir mücadelenin adımına dönüşecek gibi görünüyor. Malum, kendisi bugüne kadar 19 kez Akademi Ödülleri’ne aday oldu ve üç kez de kazandı, ‘Florence’ 20’nci heyecanın ifadesi olabilir.

Öyküyü kısaca özetlersek: Hayatı boyunca soprano olmak için çabalamış ama bunu ancak kişisel zenginliği sayesinde kendisine tanınan özel statülerle elde edebilmiş Florence Foster Jenkins’in en büyük yardımcısı, kocası St Clair Blayfield’dir. Başarısız bir Shakespeare oyuncusu olan Blayfield, karısını adeta özel bir fanusta yaşatır; yeteneksizliğinin farkına varmasını engeller, ona özel hocalar tutar, önemli salonlar kiralar, basınla ilişkileri ayarlar vs. Bu genel ilişkiler zincirinde belirleyici kriter, her şeyin bir bedeli olmasıdır. İkilinin hayatlarındaki en yeni hamle, Florence’ın Metropolitan Operası şeflerinden Carlo Edwards’tan alacağı derslerdir. Eğitim aşamasında yardımcı olacak piyanist konusunda da genç bir yetenekte, Cosmé McMoon’da karar kılınır ve çalışmalar başlar.

Ve huzurlarınızda ‘en kötü ses’

Simon Helberg de muhteşem

‘Florence’, hayatını anlattığı karakterin son yıllarına odaklanıyor. İngiliz yönetmen Stephen Frears, tutkusu yeteneklerinin önünde olan bir kişiliğin öyküsünü perdeye taşırken bize sinema yoluyla bir ‘İnsanlık komedyası’nın tasvirini sunmuş. Böyle bir portreye kızamıyor, aksine acımaktan yola çıkarak seviyor, giderek de takdir ediyorsunuz. Kuşkusuz bu tiplemeyi filmin özelinde bize sevdiren Meryl Streep’in enfes performansı oluyor. Bilhassa arya söylediği sahneler muhteşem. Ayrıca kendisini geçen yıl ‘Sıradışı Anne’de (‘Ricki and the Flash’) ‘rocker’ olarak izlemiştik, bu yıl ‘soprano’ olarak karşımızda. Keza Hugh Grant de Florence’ın kocası St Clair’de kariyerinin en iyi işlerinden birine imza atmış. Bu, ‘Oyunculuk gösterisi’ olarak da nitelendirilebilecek filmin en etkili performanslarından biri de Cosmé McMoon karakterine hayat veren Simon Helberg’den geliyor. Ünlü dizi ‘The Big Bang Theory’nin Howard Wolowitz’i olarak tanıdığımız genç aktör, muhteşem oynamış.
Sonuç? Frears’ın olgun ve aksamayan rejisi, ana ve yan karakterlerin ışıltısı ve dönemin başarılı tasviriyle (öyküde Toscanini, Cole Porter, Tallullah Bankhead, Lily Pons gibi simaları da görüyoruz) ‘Florence’, izlenmesi keyifli bir yapım, kaçırmayın derim.

Not: Florence Foster Jenkins’tan etkilenerek yaratılan bir karakterin öyküsünü geçen yıl Fransız yönetmen Xavier Giannoli, ‘Marguerite’ filmiyle perdeye taşımıştı.

 

Vicdan ruhu kemirir...

 

Dardenne Kardeşler, tıpkı Ken Loach gibi Avrupa sinemasının ahlaki ve sosyolojik vicdanı olmayı sürdürüyor. Belçikalı yönetmen ikilisinin son filmleri ‘Meçhul Kız’da (‘La fille Inconnue’), idealist bir doktor kendisinin neden olduğunu düşündüğü bir vakanın hesaplaşmasına soyunurken arka planda seyirci, adeta sosyolojik bir geziye de çıkartılıyor.

Ve huzurlarınızda ‘en kötü ses’


Filmin ana karakteri Jenny Davin, öykünün başında stajyer Julien’e “İyi bir doktor duygularını kontrol etmesini bilmeli” diyor ama daha sonra mesafeli, dışarıdan bakıldığında soğuk görünen kişiliğiyle duygusal bir yüzleşmenin parçasına dönüşüyor. Onu, bütün bu sürece dahil eden şeyse çalıştığı kliniğe, yoğunluk dolayısıyla kabul etmediği Afrikalı kadının ölüm haberini alması...
Jenny, maktulün en azından isminin ne olduğunu öğrenmek ve durumu, ailesine bildirmek istiyor. Ve suçluluk duygusuyla hareket ederken öykü giderek dedektifvari bir hal alıyor.

Dardenne’ler, genç doktorun çabalarını, önceki filmleri ‘İki Gün Bir Gece’dekine benzer bir ritm duygusu ve tempoyla anlatıyor. Jenny, arayışlarını sürdürürken kaçak karavan işletmecilerinden fahişelerle birlikte olan ihtiyarlara, paravan randevuevlerine, göçmenlere ayakta ve hayatta kalmak sunulan fuhuş bataklığı seçeneğine ve de dışarıdan bakıldığında ‘ideal’ görünen ‘beyaz çekirdek aile’nin ikiyüzlülüğüne, çürümüşlüğüne uzanan bir yolculuğunun tanığı oluyor.
Doktor Jenny Davin’de Adèle Haenel’in sakin ama son derece güçlü bir performans ortaya koyduğu ‘Meçhul Kız’, aydın vicdanının ya da bilinçaltının peliküldeki yansıması gibi duruyor. Film, sezonun da kayda değer seçeneklerinden biri...


‘Oyunlarla yaşayanlar’ için...

Geçen yıl, “Metni zaten biliyorsunuz; biraz görsel ihtişama ve harekete ne dersiniz?” diyerek ‘Macbeth’i bir aksiyon filmi şeklinde huzurlarımıza getiren Justin Kurzel, ortaya çıkan işin gördüğü ilgiden ve ekibin çalışmasından memnun kalmış olmalı ki, oyuncuları Michael Fassbender ve Marion Cotillard’la yeni bir serüvene yelken açmış. Söz konusu serüven, çok tutmuş bir bilgisayar oyununun, ‘Assassin’s Creed’in sinema uyarlaması. Lakin ortaya çıkan ürünün sinematografik anlamda çok da çarpıcı bir adım olduğunu söylemek zor.

Ve huzurlarınızda ‘en kötü ses’

Önce özet: İnfazı gerçekleşme aşamasında olan idam mahkûmu olan Callum Lynch, gözlerini açtığında kendisini tuhaf bir yerde bulur. Burası hapishaneyle kimi deneylerin yapıldığı bilimsel klinik arası bir merkezdir. Sistemin yöneticisi konumundaki Dr. Rikkin’le kızı Sofia, Lynch’i ‘Animus’ adlı ‘sanal gerçeklik’ projesiyle zaman yolculuğuna çıkarır. Söz konusu mahkûmun atalarından Aguilar de Nerha, 15. yüzyıl Endülüs’ünde Katolik Kilisesi’nin ve iktidarın uygulamalarına karşı mücadele eden gizli bir suikastçı örgütün en önemli üyesidir. Yolculuğun amacı, büyük bir öneme sahip ‘Cennetin Elması’na ulaşmaktır.

‘Warcraft’ etkisinden uzak

Kişisel olarak hakkında pek de bilgi sahibi olmadığım bu bilgisayar oyununun film vasıtasıyla önümüze gelen kahramanı ve öykünün geçtiği kimi mekânlar, ister istemez ‘Haşhaşiler’i (ki bir yerde bu bilgi seyirciyle paylaşılıyor) ve Alamut Kalesi’ni hatırlatıyor.
Kurzel’in filminin aksiyonu ön planda: Sürekli yakın dövüş sahneleri, çatılardan, kulelerden, saraylardan atlama zıplama sahneleri, ok ve ‘Suikastçılar’ın alamet-i farikası olan bıçak derken görsellik belli ölçüde idare ediyor. Ya metin derseniz, ‘Tapınak Şövalyeleri’yle ‘Suikastçılar’ın ‘ezeli rekabet’ini Hasan Sabbah hikâyelerinin yanı sıra Dan Brown ve Jean-Christophe Grangé’vari hamlelerle süslemişler (aslında bence kıyısından köşesinden Martin Mystere’a da göz kırpıyor senaryo, hele bir de işin içine Kristof Kolomb’un karıştırılması). Mesele de burada başlıyor; anlatılanlar çok tanıdık ve “Tarih boyuncu kitleler siyaset ve din ile idare edildi, sonrasında tüketim devreye girdi, şimdi sıra bilimde” demekle ‘derin’ bir film yapılmıyor.
Oyunculuklara gelince: Sırtından ‘geçmişe bağlanan’ (yani ‘genetik hafıza’sıyla buluşan) Lynch’te
Michael Fassbender, bir-iki sahne dışında kayda değer bir performans sergilemiyor. Önce ‘Müttefik’, sonra da ‘Aşk Mektupları’yla üst üste huzurlarımıza gelen Marion Cotillard, iki haftalık bir ‘ara’nın ardından bu kez hırslı bilim insanı Sofia rolüyle karşımızda. Onun performansında da söz etmeye değer bir yan yok, farklılığı sadece kısa kesilmiş saçları ve de ‘Tereddüt’ün psikiyatrı Şehnaz’ı (Funda Eryiğit) hatırlatan görünümü! Zaman zaman kızıyla ilkeler konusunda çelişen Dr. Rikkin’de Jeremy Irons da sonuca katkıda bulunamıyor. Neyse belli ki bu film, bir serinin ilk adımı; devamında görüşmek üzere diyelim. Son olarak ‘Assassin’s Creed’, bu yılın bir başka bilgisayar oyunu uyarlaması ‘Warcraft’ın sinematografik olarak yarattığı etkiden uzak...


Mendilleri hazırlayın

Bu sezonun ‘Yılbaşı kontenjanı’nda önce ‘Office Christmas Party’yi izledik. Şimdi sıra ‘Gizli Güzellik’te (‘Collatarel Beauty’).
‘Şeytan Prada Giyer’, ‘Marley ve Ben’ gibi filmleriyle tanıdığımız David Frankel’ın imzasını taşıyan yapım, diğer ‘Yılbaşı filmleri’nden ayrı bir kulvarda ilerliyor. Kısaca öykü: Başarılı bir reklam şirketinin ortaklarından biri, yaşadığı büyük bir trajediyle hayattan elini ayağını çeker. Bunun üzerine, onu çok seven ve aynı zamanda şirketin yoluna devam etmesi için çabalayan diğer ortaklar onu ya sisteme sokacak ya da oyunun dışına alacak çözümler arasında gidip gelirler. Gözyaşlarınızı esir alacak türden bir çalışma olan ‘Gizli Güzellik’te sevgi, zaman ve ölüm üzerine metaforlarla örülü öykü, kapanan senaryoyla birlikte yüreğinize dokunmayı başarıyor. Will Smith, Kate Winslet, Edward Norton, Helen Mirren, Keira Knightley gibi isimlerden oluşan kadronun performansı da tatminkâr.

Gizli Güzellik

Yönetmen: David Frankel
Oyuncular: Will Smith, Kate Winslet, Edward Norton, Helen Mirren, Keira Knightley, Michael Peña, Naomie Harris
ABD yapımı

Ve huzurlarınızda ‘en kötü ses’

X