"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

Turistik bir çaba...

Dan Brown’ın karakteri Prof. Robert Langdon’ın üçüncü sinemasal serüveni ‘Cehennem’de, insanlığı tehdit eden bir virüsün yayılmasını engelleme çabalarını izliyoruz. Serinin en vasat çalışması olan filmin hikâyesi Floransa’da başlayıp Yerebatan Sarayı’na kadar uzanıyor.

 

Harvard’lı göstergebilimci Prof. Robert Langdon’ın, Avrupa şehirlerinde geçen maceraları sürüyor. Dan Brown’ın kurgusal karakteri, sinemadaki üçüncü (edebiyatta dördüncü, henüz beyazperdeye uyarlanmamış ‘Son Sembol’ var arada) macerası ‘Cehennem’ (‘Inferno’) Floransa’da başlıyor, öykü bir ara Venedik’e uğruyor ve nihayetinde İstanbul’da son nokta konuluyor.


Önce konu: Gözlerini Floransa’da bir hastanede açan ve geçici hafıza kaybı yaşayan Prof. Langdon’a genç doktor Sienna Brooks yardım eder. İkili, hastaneye yapılan bir baskından kaçarken gelişmeler onları milyarder biyolog Bertrand Zobrist’in izlerini sürmeye iter. Ortada, Dante’nin ‘Cehennem’ine refere edilmiş birtakım ipuçları ve Dünya Sağlık Örgütü’nün engellemeye çalıştığı bir felaket vardır. Bütün bu denklemlerin çözüm anahtarı da Langdon’ın tarihsel referanslarla dolu bilgi dağarcığıdır...

 

Serinin sinemadaki ilk hamlesi ‘Da Vinci’nin Şifresi’nde de, bir sonraki adım olan ‘Melekler ve Şeytanlar’da da belirtmiştim; Robert Langdon, Indiana Jones’tan çizgiler sunsa da daha çok yine bir arkeolog olan Martin Mystere’ı hatırlatıyor. Lakin Dan Brown’ın karakteri, ‘Java’sız bir Mystere gibi... Belki de şöyle söylemek gerek; ‘Neanderthal adam’ yerine her macerada yanında bir kadın karakter görüyoruz; ‘Da Vinci’nin Şifresi’ndeki Sophie Neveu ya da ‘Melekler ve Şeytanlar’daki Vittoria Vetra gibi (nitekim ‘Cehennem’de de Sienna Brooks var)...

 

Bu ‘çıkan kısmın özeti’nde dolaşma faslından sonra gelelim Langdon’ın üçüncü sinemasal serüvenine. ‘Cehennem’, serinin açık ara en zayıf, en kötü filmi. Zorlama bir olay örgüsü, zorlama tarihsel referanslar, zorlama bir tehlike ve tıpkı önceki adımlarda olduğu gibi öykünün geçtiği şehirlere yüzeysel bir turistik bakış (Bu bakışın bizi ilgilendiren yanı ise öykünün ‘sözde’ gizeminin Ayasofya üzerinden ‘Yerebatan Sarayı’na kadar uzanması. Bu mekânın seçimi de filmin bildik ‘oryantalist’ bakışı görsel anlamda yeniden ürettiğinin ifadesi olmuş).

 

Aslında filmin problemi, dayandığı metinden kaynaklanıyor gibi. Dan Brown, belki başlarda iyi bir damar yakalamıştı ama aynı suda defalarca yıkanmak istemesi sanki yüzeyselliğini ortaya çıkaran bir unsura dönüşmüş. Naçizane bence kendisi Umberto Eco’nun çok kötü bir taklidi. Lakin, “Ustanın açtığı yoldan gidebileceğim kadar giderim” mantığı bir noktadan sonra kıyıya vurmuş durumda.

 

‘CEHENNEM’ BAŞKALARIDIR!

 

Prof. Langdon’ın sinemadaki serüvenine gelince: Serinin en iyisi ‘Melekler ve Şeytanlar’dı; ‘Da Vinci’nin Şifresi’ vasattı, ‘Cehennem’ de vasat altı olmuş (Bu arada üç filmi de Ron Howard yönetti, bence kariyerinin en ortalama işlerine imza attı).

 

Ya oyunculuklar? Sanki en başından beri Tom Hanks’le Robert Langdon karakteri arasında bir kan uyuşmazlığı var. Bu uyuşmazlık ‘Melekler ve Şeytanlar’da nispeten halledilmiş gibiydi ama sanki ‘Cehennem’de de aynı problem yüzeye vurmuş. Dr. Brooks’ta Felicity Jones, Zobrist’te Ben Foster, Dr. Elizabeth Sinskey’de Sidse Babett Knudsen ve Bruder’de Omar Sy için ‘İdare ederler’ demek uygun düşecek sanırım. En dikkat çekici performans ise Harry Sims’teki Irrfan Khan’dan gelmiş ama o da sanki ‘Takımdan ayrı düz koşmuş’. Bu arada Sims’in yönettiği, bir tür profesyonel katiller oluşumu, filmin sınırları dahilinde bile fantezi ötesi durmuş.

 

‘Cehennem’ bütün vasatlığına rağmen Dante’yi, Beatrice’le olan aşkını, Boticelli’yi, Boboli Bahçeleri’ni, Palazzio Vecchio’yu (Vecchio Sarayı), Yerebatan Sarayı’nı hatırlatıyor, gösteriyor. Bütün bu unsurlar da filmin dolu tarafını görmek isteyenler için yeterince malzeme sunuyor diyelim...

 

 


ÇÜRÜMÜŞ BİR ŞEYLER VAR BU KRALLIKTA...

 

Bir partinin ardından yaşanan bir ölüm; peşi sıra suçlamalar, acılar, önyargılar ve dönüşümler... Aslı Özge, Almanca çektiği üçüncü filmi ‘Ansızın’da (‘Auf Einmal’) ‘Hamlet’e göndermede bulunurken (ki filmin girişindeki “İyi de yoktur, kötü de. Düşünce var eder ikisini de” alıntısı bu durumun altını net bir şekilde çiziyor) tasvirini küçük bir Alman kasabası ölçeğinde inşa ediyor. ‘Ansızın’ın ana karakteri, evinde verdiği partide, herkes gittikten sonra yalnız kaldığı Anna’nın ölümüyle hayatının akışı değişen Karsten. Film, bu vakanın ardından bizi genç adam ve yaşadığı hayatın genel çerçevesiyle buluşturuyor: Sevgilisi, ailesi, arkadaş ve iş çevresi... Zamanla bütün bu çevrenin olayın kendi gerçekleriyle, trajedisiyle, Karsten’e yükledikleriyle pek ilgilenmediği, herkesin meselenin kendi konumuna olan etkisini önemsediği ön plana çıkıyor.


Özge’nin özellikle bir önceki çalışması ‘Hayat Boyu’ndan tanık olduğumuz mesafeli anlatımı, ‘Ansızın’da bu kez filmin avantajına dönüşmüş gibi. Bu anlatım (ya da yaklaşım) seyirci olarak Karsten’le ilişkimizi ‘sağlıklı’ kurmamızı sağlıyor. Nitekim Karsten de bir noktadan sonra “İyi ki mesafemizi korumuşuz” dedirtiyor! Yine de bu sakin anlatım içinde finale doğru karşımıza çıkan dönüşüm, filmin kendi rutini içinde fazla hızlı gibi duruyor. Ama öte yandan ‘Hamlet’ göz önüne alındığında taşların yerine oturduğunu söyleyebiliriz. Oyunculuk performanslarının aksamadığı ve karakterleri tüm boyutlarıyla yansıttığı ‘Ansızın’ın bence en iyi yanı, Emre Erkmen imzalı görüntü çalışması. Filmin genel bir çerçevede Haneke’nin ‘Beyaz Bant’ını çağrıştırdığı da söylenebilir.

 

Yönetmen: Aslı Özge, Oyuncular: Sebastian Hülk, Julia Jentsch, Hanns Zischler, Sascha Alexander Gersak.

 

DİĞER SEÇENEKLER

 

Haftanın diğer yapımları: ‘Yolsuzlar Çetesi’ni Ali Ayyıldız yönetmiş, Osman Sonant, Beyti Engin, Kadir Çöpdemir ve Pascal Nouma oynamış. Cem Tabak’ın yönetmenliğini üstlendiği ‘Seni Seven Ölsün’ün kadrosunda ise şu isimler var: Hüseyin Avni Danyal, Alper Saldıran, Fulya Zenginer ve Sait Genay. Gerilim filmi ‘Berzah: Cin Âlemi’ yönetmen olarak Ahmet Can Kasap’ın imzasını taşıyor, kadroda ise Ufuk Kaplan, Kemal Burak Alper, Nilüfer Aydan ile Berna Üçkaleler gibi isimler yer alıyor.

Turistik bir çaba...

 

‘PANAMA BANDIRALI’ BİR BOKSÖR

 

Eski boksörlerin yaşlanınca antrenör olmasından daha doğal ne olabilir ki? Robert De Niro da bu genel eğilime ayak uydurmuş anlaşılan! Bir zamanların ‘Kızgın Boğa’sı (‘Raging Bull’) son filmi ‘Demir Yumruk’ta (‘Hands of Stone’) bu kez genç bir boksörün şampiyonluk serüvenine eşlik ediyor, yol gösteriyor (aradaki Sylvester Stallone’li ‘Grudge Match’i göz önüne almayalım derim!). Usta aktörü, bir kez daha ringlere döndüren çalışma, ana eksenini Panamalı eldiven Roberto Durán’ın biyografisi etrafında biçimlendiriyor.


Venezuelalı Jonathan Jakubowicz’in yazıp yönettiği ‘Demir Yumruk’un konusu şöyle: Panama’da sokak boksörü olarak yetişen Roberto Durán, daha büyük sulara açılma zamanı geldiğinde menajeri Carlos Eleta, Ray Arcel’den yardım ister. Birçok boksörün başarısında pay sahibi olan Amerikalı emektar antrenörün dokunuşlarıyla başlayan yolculuk nihayetinde şampiyonluğa kadar uzanır...

 

‘Spor filmleri’ denilen kategori içinde ringler, en çok uğranılan limanlardandır. Çünkü boksör hayatları, sinema için genellikle en elverişli hikâyeleri sunar. Özellikle zirve, düşüş, dibe vurma ve yeniden ayağa kalkma çabaları gibi unsurlar görsel ve dramatik açıdan verimli malzemelerdir... ‘Demir Yumruk’ da gücünü ve seyircisinin ilgisini ayakta tutma gayretini, Roberto Durán’ın hayatındaki gelgitlerden alıyor.
‘İşgalci’ Amerika...

 

Lakin Jakubowicz’in senaryosu, boksörün gerçek hayat hikâyesinin kendine özgü çekiciliğiyle (Sugar Ray Leonard’la unvan maçı, peşi sıra gelen rövanş mücadelesi vs.) yetinmemiş, arka planında da ABD’nin Panama’nın siyasi hayatındaki tarihsel rolüne vurgu yapmış. Bu vurgunun önemi şu; Durán’ın hayatında işgal döneminden kaynaklanan ve hayat boyu süren bir Amerikan karşıtlığı var ve tavrı, birçok kararında belirleyici bir etken oluyor. Fakat Jakubowicz ve filmi, bu meselenin altından pek kalkamamış. Örneğin iki hafta önce gösterime giren ‘Pelé: Bir Efsanenin Doğuşu’nda ana karakterin yükseliş öyküsünün yanı sıra tam adıyla Edson Arantes do Nascimento Pelé’nin, Brezilya futbolunun itibarını geri getirmesi de anlatılıyordu. ‘Demir Yumruk’ (ki filmin orijinal ismi Durán’ın lakabı olan ‘Taştan Eller’den geliyor) ise arka planına yüklemek istediği derdin üstesinden gelemiyor.
Oyunculuklara gelince: Durán’da Edgar Ramirez, eşi Felicidad Iglesias’ta Ana de Armas gayet başarılılar ama gerçek karakterlerin yanında fazla ‘beyaz’lar... Boksu bir sanat, ringdeki mücadeleyi de uzun soluklu bir strateji olarak gören Ray Arcel’de Robert De Niro, son dönemdeki kayda değer rollerinden birinde karşımıza gelirken elbette klasını konuşturuyor. Ray Sugar Leonard’da ise D&B şarkıcısı Usher Raymond, sorunsuz bir performans ortaya koymuş.

 

Roberto Durán otoritelerce tarihin en önemli beş eldiveninden biri kabul ediliyor. Lakin öyküsünü anlatan ‘Demir Yumruk’, ‘Boks filmleri’ kategorisinin vasat örneklerinden biri olarak hatırlanacak gibi.

 

ŞİMDİ ‘ALTIN PORTAKAL’ ZAMANI...

Ve Türkiye’nin en köklü festivali Antalya, 53. kez huzurlarımızda. Yarın başlayacak organizasyon 23 Ekim’e kadar sürecek. Kuşkusuz etkinliğin kalbinin attığı yer ‘Ulusal Yarışma Bölümü’. Bu yıl 12 filmin boy göstereceği yarışmanın jüri başkanı yönetmen Semih Kaplanoğlu. Uluslararası Yarışma jürisinde ise başkanlığı Hugh Hudson üstlenmiş. İngiliz yönetmen özellikle ‘Ateş Arabaları’ filmiyle tanınıyor. Özetle Akdeniz’in bu şirin kenti, sekiz gün boyunca film gösterimleri, paneller, tartışmalar, atölyeler vs. ile sinemaya doyacak...

X