"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

Tarihi, kalemi elinde tutanlar yazar!

Taşradan gelip Paris’te, ortamın ikiyüzlü yapısına, sahte ilişkilerine, gösterişli ama kof kişiliklerine başkaldıran bir kadın... ‘Colette’, Fransız edebiyatının aykırı, özgür ve sarsıcı kalemi Sidonie-Gabrielle Colette’in edebi ve cinsel kimliğini bulma sürecini anlatıyor. Keira Knightley, performansıyla filme damgasını vuruyor.

COLETTE  (BEŞ ÜZERİNDEN ÜÇ BUÇUK YILDIZ)
Yönetmen: Wash Westmoreland
Oyuncular: Keira Knightley, Dominic Batı, Denise Gough, Fiona Shaw, Eleanor Tomlinson, Robert Pugh, Ray Panthaki, Al Weaver, Dickie Beau, Julian Wadham
İngiltere-ABD-Fransa-Macaristan-Hollanda ortak yapımı

Tarihi, kalemi  elinde tutanlar yazar

Sinema, sanatçı hayatlarında gezinmeyi sürdürüyor. Haftanın yenilerinden ‘Colette’, son dönemde karşımıza gelen ‘Bohemian Rhapsody’, ‘Rocketman’ ve ‘Tolkien’ türü yapımlarla aynı aileden... Malum, geçen hafta JRR Tolkien’in çocukluk ve gençlik yıllarıyla savaş travması içinde yolunu bulma çabasını izlemiştik, şimdi sıra Sidonie-Gabrielle Colette’in kendisini var etme ve ayakta kalma mücadelesinde...

Richard Glatzer’le birlikte yönettiği ‘Bakire ve Hamile’ (‘Quinceanera’) ve ‘Unutma Beni’ (‘Still Alice’) gibi filmlerden hatırladığımız Wash Westmoreland’in bu kez kamera arkasına tek başına geçerek çektiği ‘Colette’, Fransız edebiyatının kendine özgü kaleminin ilginç serüvenini, dönem panoraması içinde perdeye taşıyor. 19. yüzyıl sonunda, taşralı genç bir Fransız kadını kimliği ve yazar-çizer dünyalarına hâkim Henry Gauthier-Villars’ın eşi olarak Paris’e adım atan Colette, başlarda kocasının ‘hayalet yazar’ı olarak görev üstleniyor. Yarattığı ‘Claudine’ adlı karakterin çok tutulması ve dönemin modası ikonuna dönüşmesiyle –kadınların çoğu saç şeklini, giyim-kuşamını bu roman kahramanıyla özdeşleşerek belirliyor; yelpazelerden porselenlere birçok aksesuar, ‘Claudine’ markası altında piyasaya sürülüyor- adeta bir toplumsal histerinin kapısını aralıyor. Ne var ki bütün başarı, romanları ‘Willy’ adıyla yayımlayan kocasının hanesine yazılıyor.

Tarihi, kalemi  elinde tutanlar yazar

Oysa gerçek bambaşka!

Bu eşitsiz dağılımda vefa, minnet duyguları ve sevgisiyle birlikte başlarda sesini çıkarmayan Colette, çok geçmeden kendi özgür yolunu çiziyor ve döneminin en önemli kültürel figürlerinden biri olarak tarihteki yerini alıyor...

Westmoreland’in, daimi partneri Glatzer’la birlikte yazdığı senaryoda, ürkek bir ceylan misali geldiği Paris’te, ortamın ikiyüzlü yapısına, sahte ilişkilerine, gösterişli ama kof kişiliklerine dayanamayan ve kendi doğru sesi ve ruhuyla yaratıcı kişiliğini ortaya koyan bir kadının başkaldırışının izlerini sürüyoruz. Film, Colette’in hem edebi yolculuğunu hem de cinsel yönelimleri itibariyle hayatına girmiş, bazen koruyucusu bazen yoldaşı olmuş kişilikleri de perdeye taşıyor...

Aslında bu öyküye tarihsel bir perspektiften baktığımızda, benzer bir durumun Mary (Wollstonecraft) Shelley-Percy Shelley ikilisinde ve ‘Frankenstein’ın özelinde yaşandığını görmek mümkün. Bu ölümsüz klasik ilk yayımlandığında, yazar hanesinde Mary Shelley ismi yoktu. Ama özellikle kocası Percy’nin çabalarıyla o dönemin erkek egemen ortamında metnin bir kadına ait olduğu açıklandı ve sonraki basımlarda ‘hak yerini buldu’. Benzer bir meseleye Margaret Keane’in öyküsünde de rastlıyoruz. İri gözlü figürleriyle tanınan ve halen hayatta olan bu kadın ressamın yapıtlarını da bütün Amerika, uzun bir süre dolandırıcı kocası Walter Keane’in imzasıyla tanımıştı. Colette’in yeteneğini sömüren ve bütün başarıyı kendisi hanesine yazdıran Henry Gauthier-Villars’la olan ilişkisi ve sanatsal öyküsü (kronolojik açıdan daha sonraki bir tarihe ait olsa da), Margaret-Walter Keane ikilisinin yaşadıklarına daha yakın düşüyor.

Tarihi, kalemi  elinde tutanlar yazar
1873 doğumlu Colette (sağda), 1954’te hayata veda etmişti.

Bu hayat bir filme sığmaz ki...

Westmoreland’in filmi bohemin, özgürlüğün, sanatın merkezi olsa da iş kadınlara gelince aynı standartları ve cömertliği sunmayan Paris’in tasvirini, dönem çizgileri içinde çok iyi yansıtıyor. Ana karakterinin yanında Willy ve ‘Missy’ / ‘Markiz de Belbeuf gibi gerçek kişilikleri de inandırıcı çizgilerle sunan yapımda Keira Knightley, Colette rolünde kariyerinin en iyi performanslarından birini ortaya koymuş...

Yaşadıkları, eserleri, gösteri dünyası içindeki ayrıksı duruşu, evlilikleri, lezbiyen ilişkileri, İkinci Dünya Savaşı’nda işbirlikçi basın için yazmasıyla kuşkusuz bir filme sığmayacak koca bir hayatı barındırıyordu Sidonie-Gabrielle Colette. Westmoreland’in yapıtı da bu geniş ve verimli öykünün başlangıç ve gelişme bölümlerinde gezinmiş ve bize tatminkâr bir portre sunmuş. “Kaçırmayın” derim...

Bu harf söylenmişti!

AMERİKAN SOYGUNU (BEŞ ÜZERİNDEN ÜÇ YILDIZ)
Yönetmen: Bart Layton
Oyuncular: Barry Keoghan, Evan Peters, Blake Jenner, Jared Abrahamson, Ann Dowd, Udo Kier, Spenser Reinhard, Warren Lipka, Eric Borsuk, Chas Allen
İngiltere-ABD ortak yapımı
Tarihi, kalemi  elinde tutanlar yazar
2004’te dört genç, Kentucky’deki Transylvania Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunan kimi değerli kitapları çalmaya karar verir. Ana hedef yaklaşık olarak 12 milyon dolar değer biçilen, John James Audubon’un ‘Birds of America’ adlı eseridir. Soygun fikri ilk olarak iki sıkı dost; Spencer Rheinhard ve Warren Lipka arasında filizlenir. Lakin iş ciddiye binince ekibin genişlemesine karar verirler ve aralarına okul arkadaşları Eric Borsuk’la Chas Allen’ı da alırlar... İzledikleri filmler -özellikle de Tarantino’nun ‘Rezervuar Köpekleri’- rehberleridir... Ve nihayetinde eyleme girişirler...

Bart Layton, girişine ‘Bu, gerçek bir hikâyeden uyarlanmamıştır. / Gerçek bir hikâyedir” ifadelerini yazdığı filmi ‘Amerikan Soygunu’nda (‘American Animals’), bir önceki adımı ‘The Imposter’a benzer bir üsluba soyunmuş ve yarı dokümanter bir anlatım tutturmuş. Şöyle ki öykünün kahramanları şimdiki zaman halleriyle perdeye geçerek geçmişe uzanıyorlar ve bir tür ‘anlatıcı’ (‘narrator’) kimliğiyle filme dahil oluyorlar. Bir anlamda onların aktardıkları olaylar, oyuncular tarafından canlandırılmış oluyor. Eylemler, iyi seçilmiş kimi şarkılar eşliğinde huzurumuza gelirken biz seyirciler de bu genç ve beceriksiz soyguncuların, düştükleri durumları izlemiş oluyoruz.

Daha önce ‘Müze’ soyulmuştu!

Spencer’ı ‘Kutsal Geyiğin Ölümü’nden hatırladığımız Barry Keoghan’ın, Warren Lipka’yı da ‘X-Men’ serisinden tanıdığımız Evan Peters’in canlandırdığı ve performanslarıyla sürükledikleri filmi, doğrusunu isterseniz ben daha çarpıcı ve etkileyici bekliyordum. ‘Amerikan Soygunu’ evet, izlemesi güzel, gerçekle kurgunun karıştırılma çabası ilginç ve kayda değer ama birçok Batılı eleştirmen, Layton’ın yapıtını  ‘2018’in en iyi 10 filmi’ listesine dahil etmişti; elbette görüşler sübjektif ama bana kalırsa geçen yıl çok daha iyi yapımlar vardı sanki... Ama benim için asıl mesele, ‘Amerikan Soygunu’nu ‘Müze’den (‘Museo’) sonra izlememiz (ya da izlemem). Alonso Ruizpalacios’un filmi de gerçek olaylardan yola çıkıyor, yine eli yüzü düzgün, eğitimli çocukların kültürel bir hırsızlığa (Meksika Ulusal Antropoloji Müzesi’ni soyuyorlardı) yeltenmelerini anlatıyor ve daha derin portreler çiziyordu. Yani eski bir yarışma programı repliğiyle,
“Bu harf söylenmişti” diyorum...

Amerikan ailesinin timsah gözyaşları

ÖLÜMCÜL SULAR (BEŞ ÜZERİNDEN İKİ YILDIZ)
Yönetmen:
Alexandre Aja
Oyuncular: Kaya Scodelario, Barry Pepper, Ross Anderson, Amy Metcalf, Anson Boon, Jose Palma, Morfydd Clark / ABD yapımı
Tarihi, kalemi  elinde tutanlar yazar
Hollywood için felaket alanı, adeta dağılmış ailelerin toplanma yeridir... İster eski bir yanardağ yeniden faaliyete geçsin, ister deprem olsun, ister buzul çağı başlasın, ister uzaylılar saldırsın, fark etmez; ön plandaki en önemli şey ait olduğu kurumla sorunlar yaşayan (çoğunlukla düşmüş bir babadır) bireyin yeniden hatırlanması, onun da kasabadan, ülkeden, evrenden önce yıkılan aile çatısının üyeleri için harekete geçerek aslında gerçek bir ‘süper’ kahraman olduğunu kanıtlamasıdır.

Şimdiki zamanın ‘felaket tellalları’ndan Paris doğumlu Alexandre Aja, son filmi ‘Ölümcül Sular’da (‘Crawl’) bu klasik Amerikan ritüelini bir kasırga ortamında yeniden inşa ediyor. Çocukluğundan beri babasının hırsı ve baskısıyla başarılı bir yüzücü olmak için yetiştirilen ama istenilen noktalara gelemeyen Haley Keller, katıldığı son yarışın ardından ablası Beth’in telefonuyla uyarılıyor: Yaşadığı Florida’ya güçlü bir kasırga yaklaşmaktadır ve annesinden ayrı yaşayan babaları Dave’e ulaşamamıştır. İş başa düşer, Haley eski evlerine giderek meseleye el koyar...

Hayvanları rahat bırakın artık...

Bir yanda kasırganın yakıp yıktığı yerleşim merkezi, öte yanda evin bodrumuna çöreklenmiş bir grup timsah... Tamam, bu tür filmlerde fantezinin boyutu yok ama açıkçası kendi hayatlarını yaşayan ve doğalarına uygun hareket eden hayvanlar üzerinden korku ve gerilim yaratmak, son derece arkaik bir fikir artık. O defter 70’lerde çok iyi işlendi ve çoktan kapatıldı. Hele hele günümüz itibariyle insan denen mahlukatın yarattığı şiddete, barbarlığa, vandallığa, kendi türünü ve bütün bir doğayı (ağacından suyuna) yok etme gayretine tanıklık edince timsahtı, piranhaydı (ki Aja’nın ‘Piranha’ adlı bir filmi de var), köpekbalığıydı; doğrusu bana gereksiz ve zorlama bir hamle geliyor.

‘Labirent’ serisinden hatırladığımız Kaya Scodelario’nun Haley’i, Barry Pepper’ın da babayı canlandırdığı ‘Ölümcül Sular’ın bir başka problemi de hamaset kokan diyalogları... Suyun altında timsahlar dolanırken baba-kızın hırs, inatçılık ve güçlü karakter olma üzerine muhabbetleri [“Sen onlardan (timsahlardan!) daha hızlı yüzersin” gibi mesela], sadece yüzünüzde müstehzi bir gülümseme belirmesine neden oluyor... Filmin en güzel yanı ise bilgisayar üzerinde oynanmış hissi veren grenli kadrajları, bu noktada görüntü yönetmeni Maxime Alexandre’ın ismini zikredelim...
Tarihi, kalemi  elinde tutanlar yazar
Kaçış Planı 3

Diğer seçenekler...

Haftanın yenilerinden ‘Kaçış Planı 3’ü (‘Escape Plan: The Extractors’) John Herzfeld yönetmiş, oyuncular Sylvester Stallone, 50 Cent, Dave Bautista ve Jin Zhang. ‘Yuvaya Dönüş’, Hakan Kurşun imzasını taşıyor, kadroda Furkan Palalı, Megumi Masaki, Burhan Öçal ve Beyzanur Mete gibi isimler yer alıyor. Haftanın animasyon seçeneği ‘Astronot Willy: Macera Gezegeni’ni (‘Terra Willy: Planete Inconnue’) Eric Tosti yönetmiş. Yerli gerilim ‘Cin Deresi: Müsfer’, İlker Tunçay imzasını taşıyor, oyuncular Gülçin Yıldız, Bora Altınışık, Sude Akarsu ve Kenan Balık. Azeri filmi ‘Kıyamet Deneyi: Aporia’yı Rec Ravan yönetmiş, filmin kadrosunda Aysel Yusufbova, Parviz Ismayilov, Mubariz Samadov ile Rahim Gojayev gibi oyuncular bulunuyor. Julien Leclercq imzalı ‘Koruyucu’da (‘Lukas-The Bouncer’) ise Jean-Claude Van Damme başrolde, Belçikalı aktöre eşlik eden isimler ise şöyle: Sami Bouajila, Sveva Alviti ve Sam Louwyck. Bir diğer yerli gerilim olan ‘Cin: Aşk Büyüsü’nü Battal Karslıoğlu çekmiş, oyuncular Soner Türker, Derya İpek, Ali Ertem, Murat Deniz. Jim Jarmusch klasiklerinden ‘Öl Adam’ (‘Dead Man’) bu hafta izleyici karşısına çıkıyor, kadroda Johnny Depp, Gary Farmer, Crispin Glover ve Lance Henriksen gibi isimler var.

Tarihi, kalemi  elinde tutanlar yazar
 

 

 

X