"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

Şairin otobüs şoförü olarak portresi...

Henüz ortalarda bizi mahvedecek güzel havalar yok ama bu hafta salonlarımıza uğrayan ‘Paterson’ın ana karakteri, şairleri, dolayısıyla mısraları arasında ‘Evkaftaki memuriyetim’ de olan Orhan Veli’yi ve diğer bütün kalemdaşlarını akla getiriyor.

Henüz ortalarda bizi mahvedecek güzel havalar yok ama bu hafta salonlarımıza uğrayan ‘Paterson’ın ana karakteri, şairleri, dolayısıyla mısraları arasında ‘Evkaftaki memuriyetim’ de olan Orhan Veli’yi ve diğer bütün kalemdaşlarını akla getiriyor. Çünkü Jim Jarmusch’un filmi, bir otobüs şoförü olan ve gün boyu işini yaparken yazdığı şiirlerin dizeleri zihninde kendisine refakat eden bir şairin sessiz, sakin ve alabildiğine durgun akan hayatından pasajlar aktarıyor. Yaşadığı yörenin, New Jersey’e bağlı küçük yerleşim yeri Paterson’ın ismini taşıyan bu mütevazı kişilik, evde kendisini bekleyen ve adeta küçük oyuncuklarla rutinini renklendiren karısı Laura ve köpekleri Marvin’le ‘yuvarlanıp gidiyoruz’ türünden bir hayat sürüyor. Günler, birbirinin tekrarı biçiminde yaşanırken otobüsüne bindiği yolcuların dertleri, tasaları, hayal ve özlemleri adeta onun gündemi oluyor. Mesaisi bitip eve yollandığında ise kendisinden pek de hoşlanmayan Marvin’i gezdiriyor ve mahalle barında iki tek atarken mekânın sahibi Doc’la genellikle Paterson’ın tarihi ve öne çıkan kişilikleri üzerine laflıyor.

Şairin otobüs şoförü olarak portresi...

‘Paterson’, tıpkı ana karakteri gibi son derece sakin akan bir film. Sanki Jarmusch, o çok sevdiğimiz dizelerin bu tür hayatlardan da çıkabileceğine vurgu yapıyor filmi boyunca. Araya, yapıtlarında Paterson’ı öne çıkaran yörenin şairi William Carlos Williams’ı (1883-1963) katıyor, yine o bölgenin çocukları (!) komedyen Lou Castello’yu, şair Allen Ginsberg’i hatırlatıyor. ‘Paterson’ şairler ve sessiz sedasız yerler üzerine bir film adeta (Belki de bu yüzden ben de Jarmush’un yapıtını izlerken Orhan Veli kişiliğinde memur, öğretmen, antikacı, sağlık memuru, müfettiş olarak hayatlarını kazanan onca şairimizi düşünüp durdum).

Şairin otobüs şoförü olarak portresi...

PATERSON

Yönetmen: Jim Jarmusch

Oyuncular: Adam Driver, Golshifteh Farahani, Chasten Harmon, Barry Shabaka Henley
ABD yapımı

HUZUR VEREN BİR FİLM

Öte yandan film ana karakterlerinin geçmişi ve bugüne nasıl geldikleri konusunda da içine kapanık bir tablo çiziyor. Yatak odasındaki fotoğrafta Paterson’ın bir zamanlar asker olduğunu görüyoruz ama ‘country şarkıcısı’ olmayı kafaya takan ve yaptığı kekleri satarak kazandığı küçük paralarla mutlu olan karısı Laura’yla nasıl tanıştıkları da muamma. Ama ne gam; bütün bu sırlara ve cevabı olmayan sorulara rağmen ‘Paterson’, seyircisini yavaş yavaş saran ve adeta huzur veren
bir film.

Dizeleri, dolayısıyla duygularını küçük bir deftere toplayan ve bir türlü kopyasını çıkarmayan Paterson’da izlediğimiz Adam Driver (ki soyadına uygun bir meslekle karşımızda!) da, rolünün hakkını fazlasıyla vermiş. Son dönemin öne çıkan aktörünü Coen’lerin ‘Inside Llewyn Davis’iyle fark etmiş, son zamanların en etkileyici yapıtlarından ‘Hungry Hearts’la da sevmiştik. Malum kendisi artık bir ‘Star Wars’ oyuncusu. ‘Darth Vader’ın tahtına göz diken Kylo Ren’de de izlediğimiz Driver, ‘Paterson’da kendi dünyasının içinde sakin ve güven dolu adımlarla yürüyüşünü sürdüren karakterini ete kemiğe büründürüyor. Laura’da ise karşımıza, ‘Body of Lies’, ‘Elly Hakkında’, ‘Exodus’ gibi yapımlardan hatırladığımız Golshifteh Farahani geliyor. İranlı oyuncu da canlandırdığı karakteri fazlasıyla sevimli hale getiriyor. Buldog köpeği Marvin’de izlediğimiz Nellie (galiba filmden sonra hayatını kaybetmiş, çünkü jenerikte ona bir adanma var) de şairlerden nefret edenlerin öyküdeki temsilcisi!

‘Paterson’, günümüzün hızlı ve zaman zaman insanı yoran tempolu yapımları arasında sakinliğin, sükûnetin ve huzurun ifadesi gibi... Ben filmde en çok küçük şair kızın Paterson’ı tanımladığı cümleyi sevdim: “Emily Dickinson seven otobüs şoförü...”

Şairin otobüs şoförü olarak portresi...

RESIDENT EVIL: SON BÖLÜM

Yönetmen: Paul W. S. Anderson

Oyuncular: Milla Jovovich, Iain Glen, Ali Larter, Shawn Roberts, Ruby Rose

Fransa-ABD-Almanya-İngiltere ortak yapımı

ALICE (YİNE) FELAKETLER DİYARINDA

Evet, bir serinin daha sonuna gelmiş durumdayız. Yaşlı gezegen, ‘Resident Evil’ evreninde onca beladan sonra bir kez daha ‘Tamam mı devam mı?’ aşamasına geliyor ve ‘kurtarıcı’ Alice, duruma el koyarak mücadelesini bütün bir insanlık adına sürdürüyor. ‘Resident Evil: Son Bölüm’ (‘Resident Evil: The Final Chapter’), nam-ı diğer altıncı film çıkan kısmın özetini geçen bir bölümle başlıyor. Bir doktorun, ölümle yüzleşme aşamasına gelen küçük kızını kurtarma adına keşfettiği virüsün yan etkileri, bütün dünyayı sarınca felaketler ardı ardına geliyor. Bu son bölümde perde kapanırken, geçmişe yönelik hafızası kısıtlı Alice, kaotik ortamın sorumlusu olan şirkete, yani Umbrella’ya karşı son bir hamleye soyunuyor ve her şeyin başladığı yer olan Raccoon City’ye doğru yola çıkıyor. Karşısında her zaman olduğu gibi, virüsün mucidi olan doktorun eski ortağı Dr. Isaacs’i buluyor.

2002’de Paul W. S. Anderson’ın yazıp yönettiği ilk adımla başlayan ve arada Alexander Witt’le Russell Mulcahy’nin yönetmen olarak iki filme imza attığı seri, yaratıcısının önderliğinde sona eriyor. Anderson, yönetmen olarak kariyeri boyunca bilimkurgusal aksiyonlara imza attı ama en çok bizde ‘Ölümcül Deney’ (son filmde bu ismi kullanmamışlar) olarak bilinen ‘Resident Evil’ ‘altılama’sıyla tanındı. Serinin hepsinde Milla Jovovich başroldeydi ve Alice, bir tür ‘Alien’ın Ripley’i gibi ilginç bir karaktere dönüştü. Bu durum özel hayata da yansıdı; Ukrayna kökenli oyuncu, serinin yaratıcısı Paul W. S. Anderson’la 2009 yılında evlendi; çiftin bu beraberlikten iki de çocukları var. (Tıpkı ‘Underworld’ serisinin ana karakteri Selene’i canlandıran Kate Beckinsale’in, serinin yaratıcısı Len Wiseman’la evlenmesi gibi diyelim!)

Sonuç olarak seri, kendince bir rüzgâr estirdi, belli oranda hayran topladı, ilgi gördü. Son film ise toparlamadan öteye gidememiş. Bir bilgisayar oyunu gibi Alice ve arkadaşları, sürekli daha zor aşamalarla karşılaşıyor. Ortamın distopik tadı da ‘Mad Max’ filmlerinin mimarisini ve ruhunu andırıyor. Ne diyelim, kulağı yüksek volümlere ayarlı, bilgisayar destekli aksiyon sahnelerine meraklı seyirci için belli ölçülerde tatminkâr bir film olmuş ‘Resident Evil: Son Bölüm’. Performanslar açısından da Jovovich’in yanı sıra Dr. Isaacs’te Iain Glen gayet iyi...

Şairin otobüs şoförü olarak portresi...

GİZLİ SAYILAR

Yönetmen: Theodore Melfi

Oyuncular: Taraji P. Henson, Octavia Spencer, Janelle Monae, Kevin Costner, Mahershala Ali, Jim Parsons, Kirsten Dunst, Glen Powell

ABD yapımı

Adaylıkları...

- En İyi Film

- En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Octavia Spencer)

- En İyi Uyarlama Senaryo(Theodore Melfi-Allison Schroeder)

SAYILARIN RENGİ OLUR MU?

Çok iyi bildiğimiz bir gerçektir ki, matematikte iki kere iki dört etmesine rağmen hayatın parabolleri, türevleri ve dahi iç açılarının toplamı bu denli kesinlikler içermez. Denklemlerin bilinmeyenleri ister sabit, ister değişken olsun; eşitlik bir türlü sağlanmaz: Sınıfsal olarak da ırksal olarak da...

Söz konusu limanlarda dolaşan ve gerçek bir hayat hikâyesini perdeye taşıyan bir filmi, ‘Sonsuzluk Teorisi’ni (‘The Man Who Knew Infinity’) geçen mayısta izlemiştik. Söz konusu yapımda 1900’lerin başında matematik dünyasına damgasını vurmuş bir dehayı, Hintli matematikçi Srinivasa Ramanujan’ı tanıyor ve onun trajik öyküsüne tanıklık ediyorduk. Ramanujan’ın bilim yolunda aştığı mesafeler, noktalar meslektaşlarına göre daha zorlu ve de meşakkatliydi; çünkü sadece sayılarla değil, İngiliz bilim çevrelerinin ırkçı bilinçaltı ve üstüyle de mücadele etme durumunda kalıyordu.

Şairin otobüs şoförü olarak portresi...

Bu haftanın yenilerinden ‘Gizli Sayılar’ (‘Hidden Figures’) da benzer güzergâhlarda ilerleyen bir yapım. Bu kez Amerikan topraklarında ırkçılığa muhatap olan matematikçilerin öyküsünü izliyoruz. Theodore Melfi’nin yönettiği film, 1960’larda ‘Soğuk Savaş dönemi’nde, uzay yarışı sırasında ön plana çıkan ve mücadelenin seyrini değiştiren kimi karakterlerin varlığını hatırlıyor. Margot Lee Shetterly’nin ‘Hidden Figures: The Story of the African-American Women Who Help Win the Space Race’ adlı kitabından uyarlanan yapım, asıl olarak Katherine Goble Johnson’a odaklanıyor. Söz konusu kadın matematikçi, 12 Nisan 1961’de uzaya çıkan ilk insan olarak tarihe geçen Yuri Gagarin’le birlikte yarışta bir adım öne çıkan Sovyetler’in hamlesine karşılık vermek isteyen Amerika’nın ‘Mercury Projesi’ne büyük bir katkı sağlıyor. Johnson, bu katkıyı sağlarken yakın dostları Dorothy Johnson Vaughan ve Mary Winston Jackson da önemli işlevler üstleniyor. Üçlü ve onlarla birlikte çalışan bir grup siyahi kadın, NASA çatısı altında tıpkı Hintli matematikçi Ramanujan’ın İngiliz bilim çevreleri tarafından ırkçı davranışlara maruz kalması gibi, dönemin ‘Beyaz ruhu’ndan nasibini fazlasıyla alıyor. Üstelik Katherine, özellikle çalışma grubu açısından sadece renk ayrımıyla değil, erkekler dünyasında yer alan bir kadın olarak da farklı bir ayakta durma çabasının simgesine dönüşüyor.

UZAYA ÇIKARKEN İNSANLIĞI HATIRLAMAK

Film, zorlukların aşılmasında kilit rolü (kitapta var mı bilmiyorum ama) gerçekte olmayan kurgusal bir karaktere; NASA’nın Uzay Görev Dairesi Başkanı Al Harrison’a yüklüyor. Sovyetler’e karşı bir hayli geri düşen ve bu yüzden Beyaz Saray’ın tepkisini üzerinde toplayan birimini ayağa kaldırmaya çalışan Harrison, tahtaya yazılı denklemi eline tebeşiri alıp çözen ve hem öğretmenini hem de tüm sınıfı hayretler içinde bırakan öğrenci misali ‘keşfedilen’ Katherine G. Johnson’ı önemsemeye ve projenin her safhasına dahil etmeye başlıyor. Lakin bu denli değerli eleman, ana binada siyahlara ait bir tuvalet olmadığı için ihtiyacını başka binalarda karşılıyor. Harrison durumu fark edince meseleye el koyuyor ve “NASA’da hepimiz aynı renk işeriz” diyor.

Theodore Melfi, bir önceki filmi ‘Benim Komşum Bir Melek’te (St. Vincent’) huysuz, tatlı ve hafif anarşist bir ihtiyarın öyküsünü anlatırken araya Vietnam savaşı üzerinden milliyetçiliği sıkıştırmıştı. ‘Gizli Sayılar’ da siyahilerin çektiği zorlukları anlatır gibi gözükürken “Uzayda Sovyetler’le kapışırken onların destekleri çok önemliydi” gibi bir noktaya sıkça vurgu yapıyor. Ama yine de uzaya çıkarken insanlığı da hatırlayan bir Amerika portresi, kurgusal karakterlerle de olsa belli ölçüde kayda değer diyelim. Yer yer karikatürize bir hava tutturan filmde, oyunculuklar gayet iyi.

Son olarak üç dalda Oscar’a aday olan yapımın özellikle ‘En İyi Film’de, sinematografik kriterlerden çok öykünün hatırlattıkları için ‘İlk dokuz’ yapım arasına girdiğini söyleyebiliriz.

DİĞER SEÇENEKLER

Şairin otobüs şoförü olarak portresi...‘Cereyan’

Haftanın tek yerli filmi ‘Cereyan’ı Mert Dikmen yönetmiş, oyuncular Murat Yatman, Pınar Bibin ve Salih Bademci. Minik seyircilere yönelik animasyon‘Karlar Kraliçesi 3: Ateş ve Buz’ (The Snow Queen 3: Fire and Ice) ise yönetmen olarak Alexey Tsitsilin’in imzasını taşıyor.

Şairin otobüs şoförü olarak portresi...‘Karlar Kraliçesi 3’

X