"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

Kötülüğün evrensel tarihinden...

Fatih Akın imzalı ‘Altın Eldiven’, seri katil Fritz Honka’nın hikâyesini anlatıyor. 70’lerde geçen ve savaş sonrası Almanya’sının çürümüş toplumsal yapısından da kesitler sunan yapım, sert ve sarsıcı sahneleriyle Türk kökenli yönetmenin seyri en zor filmi olmuş...

 

Kötülüğün evrensel tarihinden...

ALTIN ELDİVEN
Yönetmen: Fatih Akın
Oyuncular: Jonas Dassler, Margarethe Tiesel, Katja Studt, Martina Eitner-Acheampong, Hark Bohm, Jessica Kosmalia, Barbara Krabbe, Tilla Kratochwil, Uwe Rohde, Marc Hosemann Almanya-Fransa ortak yapımı

Fatih Akın, Almanya’nın suç haritalarında dolaşmayı sürdürüyor. Bir önceki çalışması ‘Paramparça’da (‘Aus dem Nichts’) Neo-Nazi örgütlerin yakın dönemdeki Türklere yönelik ırkçı cinayetlerini hatırlatırken son adımı ‘Altın Eldiven’de (‘Der goldene Handschuh’) 70’lere uzanıyor ve sarsıcı bir ‘seri katil’ portresi ortaya koyuyor.

Film, bir anlamda avlanma sahası olarak Hamburg’daki ‘düşmüşler kulübü’ görünümündeki ‘Altın Eldiven’ adlı barı belirleyen ve kurbanlarını bu mekândan seçen Fritz Honka’nın hikâyesini anlatıyor. Görüntüsü itibariyle ‘20. yüzyılın Quasimodo’su havası estiren ama kalbi ve zihni, Notre Dame’daki öncüsünden farklı olarak kötülük için çalışan, sadist birisidir Honka. Artık eski güzelliklerinden uzakta, yaşlanmış, tutunamayan ve liman olarak sadece alkole sığınan kadınlarla içki ısmarlamak suretiyle tanışır, ilerleyen saatlerde çatı katındaki dairesine götürür ve burada cinsel ihtiyaçlarını karşılamaya çalışır, istediğine ulaşamayınca da hırçınlaşır, onları sonra canice doğrar, yok eder... Evi kokudan geçilmez ama suçu alt kattaki Yunan göçmen komşularına atar... Ona en çok Gerda dayanır; ortalığı toplar, düzeltir, güzelleştirir ve hayatındaki yeni dayanak noktası olur. Ama Honka’daki vahşet dürtüsünün sınırlarına ket vuracak kimse yoktur...

Spontan bir seri katil...

Heinz Strunk’un çok satmış romanından Fatih Akın’ın kaleme aldığı senaryoyla çekilen ‘Altın Eldiven’, ön planda bir dönemin seri katilini anlatırken özellikle bar müdavimleri üzerinden İkinci Dünya Savaşı’nın travmasını atlatamamış bir toplumun bozulan ayarlarını resmediyor, yaralarını sarmaktan ziyade sürmekte olan çürümenin üstesinden gelemeyen karakterlerin tasvirlerine de soyunuyor. Arada erkeklik meselelerine dokunduruyor, Honka’yı da alkolle birlikte şirazesini yitiren ve cinayetlerini, klasik seri katillerden farklı olarak planlamadan, o anki öfkesi ve cinsel yetersizliğinin ifadesi olarak işleyen bir karakter olarak perdeye yansıtıyor. Akın, bütün bu tabloları sinematografik olarak yaratırken ortaya mekân-kostüm tasarımı ve müzikleriyle son derece etkileyici bir 70’ler görüntüsü ortaya çıkarıyor. Bu açıdan filmin kostüm tasarımcısı Katrin Aschendorf’un, müzikçisi Pia Hoffman’ın, yapım tasarımcısı Tamo Kunz’un isimlerini zikretmek gerekiyor. Keza görüntü yönetmeni Rainer Klausmann’ın da... Fatih Akın’ın bu bileşimlerin katkısıyla inşa ettiği ‘Altın Eldiven’, ruh olarak Rainer Werner Fassbinder filmleri tadına, havasına ulaşıyor.

Akın, bütün bu tabloları sinematografik olarak yaratırken ortaya mekân-kostüm tasarımı ve müzikleriyle son derece etkileyici bir 70’ler görüntüsü ortaya
çıkarıyor.

Jonas Dassler muhteşem oynuyor...

Filmi ikna edici kılan elementlerin başında kuşkusuz Fritz Honka’yı canlandıran Jonas Dassler’ın performansı geliyor. 23 yaşındaki oyuncu müthiş bir makyaj eşliğinde acımasız bir katilin portresini, fiziksel ve ruhsal detaylarıyla perdeye taşıyor. Keza Gerda Voss’ta Margarete Tiesel de çok çok iyi. Ayrıca bar sahibi Herbert Nürnberg (Uwe Rohde), SS Norbert (Dirk Böhling) ve Dornkaat-Max (Hark Bohm) gibi müdavimler de çok başarılı çizilmiş karakterler...
Öte yandan ‘Altın Eldiven’e yönelik, Berlin Film Festivali’ndeki ilk gösterimlerden itibaren yöneltilen en büyük eleştiri, şiddet görüntülerine fazlasıyla yer vermesi. Evet, Fatih Akın’ın filmi seyretmesi zor bir yapım. Evet, karakterinin sadizmini tüm çıplaklığıyla perdeye taşıyor. Bu bir tercih ve ben, böylesi bir görsel ifade biçimine saygı duymaktan yanayım. Başta Tarantino olmak üzere yıllardır plastik şiddeti sürekli sahaya sürenlerin yanında Akın’ın tavrını daha sineye çekilir buluyorum. Son dönemde izlediğimiz kimi yapımların ve de dizilerin aksine, sadist bir kişiliği yüceltmeden, pop kültür ikonuna dönüştürme çabasına girmeden anlatma gayreti de kayda değer.
Sonuç olarak bir seri katil portresini, bir dönem tablosunun etkileyici konturları eşliğinde huzurlarımıza getiren ‘Altın Eldiven’i ‘seyri zor’ uyarıları eşliğinde tavsiye ederiz...

Buyurun 2019 model ‘Hellboy’a...

İyilerin safında yer alırken gücün karanlık tarafına geçenlerin aksine Hellboy, yeryüzüne kötülük yapmak üzere getirilmiştir. Ama sağ olsun emin ellere düşmüş, Müttefik Kuvvetler’in gizli bir birimini yöneten Prof. Broom tarafından büyütülmüş ve tarafını, iyilerden yana belirlemiştir.
Mike Mignola’nın yarattığı bu çizgi roman karakteri, 2004’te Guillermo del Toro yönetmenliğinde sinemaya taşınmıştı. Ünlü televizyon dizisi ‘Güzel ve Çirkin’in ‘Aslan Adam’ı (Vincent) Ron Perlman’ın ana karakteri canlandırdığı bu yapımın ardından ikinci adım 2008’de atıldı ve aynı ekip (Del Toro-Perlman) ‘Altın Ordu’ adlı filmle huzurlarımıza geldi.
Hellboy, 11 yıl sonra kendisini bir kere daha hatırlatıyor; yeni bir yönetmen ve yeni bir başrol oyuncusuyla. Kariyerindeki en iyi film 2005 tarihli ‘The Descent’ olan ve genellikle dizi sektöründe çalışan Neil Marshall imzalı 2019 model ‘Hellboy’da 6. yüzyılda Kral Arthur tarafından kötülüklerine engel olunan ‘Kan Kraliçesi Nimue’nin yeniden ayağa kalkarak insanlığı veba illetiyle yok etmeye çalışmasını ve buna engel olan Hellboy’un mücadelesini izliyoruz.
David Harbour’un Hellboy’da sırıtmadığı, kötü kraliçeyi Milla Jovovich’in canlandırdığı, dinamik anlatımın yanı sıra sert müzik ve sahnelerin dikkat çektiği, senaryonun popüler kültüre ait esprilere göz kırptığı bu yeni adım, izlenmesi zevkli bir film olmuş. Lakin konu yine geçmişte uykuya yatırılmış bir kötünün hayata döndürülmesi mantığına dayanması bakımından sıradanlığı aşamamış. Bu arada sona doğru Hellboy’un bazı kadrajlarda görüntü itibariyle ‘Barbar Conan’a fazla benzediğinin altını çizelim... Ayrıca öykünün çıkış noktasının Kral Arthur’a bağlanması açısından film, ‘Transformers: Son Şövalye’yle de aynı sularda yüzüyor.

Kötülüğün evrensel tarihinden...

HELLBOY
Yönetmen: Neil Marshall
Oyuncular: David Harbour, Ian McShane, Milla Jovovich, Sasha Lane, Daniel Dae Kim, Penelope Mitchell, Brian Gleeson,
Sophie Okonedo / ABD yapımı

Tek ‘Kapı’lı bir handa, gidiyorum gündüz gece...

Kapanmayan yaralarını yanında taşıyarak Mardin’den Berlin’e göçmüş bir Süryani ailesi... Minik torunlarının yaş gününde Türkiye’den gelen bir telefon, onları tekrar kökleriyle ve acılarıyla buluşturur. Yakup ve Şemsa, yanlarına yârenlik etsin diye aldıkları torunları Nardin’le birlikte Mardin’e giderler. Mesele şudur: Bir kör kuyuda bulunan kemiklerin, yıllar önce kaybolan oğulları Mikhael’e ait olup olmadığı araştırılacaktır. Bu vesileyle Yakup köydeki evine de uğrar. Bakımsız, virane olmuş yapının kapısının yerinde olmadığı görür. İşinin ehli bir ahşap ustası olan Yakup, kayıp kapının peşine düşer. Çok geçmeden yolları yörenin kaçakçısı Remzi’yle kesişir. Yaşlı adam, yanında torunu Nardin; Remzi’yle birlikte iz sürmeye başlar...
Nihat Durak imzalı ‘Kapı’, aslında bir metaforun peşinde koşan bir öyküye sahip. Yakup’un aradığı kapı, hem köklerine hem de birlikte yaptığı oğlu Mikhael’in anısına bir saygı duruşu... Film de bir anlamda Anadolu’nun soluklu medeniyetleri içinde kaybolup gitmiş, göçe zorlanmış, çeşitli vesilelerle oturdukları yerleri yurtları terk etmek durumunda kalmış insanların öyküsü.

Öykü çok iyi...

Yakup’un sanatını, birikimini, terini kattığı, kendi el işçiliğiyle yarattığı eser, ait olduğu yerden, mekândan, bağlamından koparılmış, bir ‘süs’ nesnesine, bir sergi öğesine, gösterişçilerin elinde kapital bir unsura dönüştürülmüştür. Emeğin sahibi de eserinin peşine düşerek onu tekrar doğup büyüdüğü, birlikte var olduğu yapıya kavuşturmak, buluşturmak için çabalıyor. Yakup sadece oğlundan geriye kalanları değil, birlikte yarattıkları en nadide eseri de arıyor.
‘Kapı’nın öyküsü son derece sağlam lakin bu öykünün işlenişinde özellikle ilk 20-25 dakika film aksıyor. Yakup’un, kaçakçı Remzi’yle birlikte Kayseri’ye doğru yola çıktıkları andan itibaren de taşlar yerine oturuyor, hikâyenin dertleri seyirciye geçmeye başlıyor. Aslında genel olarak çok daha etkili ve vurucu bir filme dönüşebilirmiş ‘Kapı’ ama sanıyorum Durak’ın kimi refleksleri ya da tercihleri (belki de ‘dizi yönetmenliği’ alışkanlıkları) böylesi bir anlatıma zemin hazırlamış. Ama sonuç itibariyle ‘Kapı’ derdini tasasını seyircisine aktarmış.
Oyunculuklara gelince: Kadir İnanır, karakterinin hislerini yüzünde ve ruhunda yaşayan Yakup’u inandırıcı kılmış. Mimikleri ve beden diliyle, evlat acısının dinmeyen yarasını seyirciye hissettirerek yansıtıyor. Keza Vahide Gördüm de benzer şekilde acılı anneyi perdeye taşıyor ve kuyu başındaki sahnede de yürekleri sızlatıyor. Bence kadronun en etkileyici performansı Timur Acar’dan gelmiş. Tam da kısa yoldan köşeyi dönen, eskiyi sadece bir meta olarak gören, pragmatist, üçkâğıtçı, işini bilir Remzi’de oldukça etkileyici... Genç oyuncu Aybüke Pusat da kuşak reflekslerini yansıtan karakterinde gayet iyiydi.
Sonuçta meselesi, gezindiği coğrafyanın toplumsal ve bireysel acılarını perdeye taşıyan tavrıyla ilgiyi hak eden bir çalışma olmuş ‘Kapı’.

Kötülüğün evrensel tarihinden...
KAPI
Yönetmen: Nihat Durak
Oyuncular: Kadir İnanır, Vahide Gördüm, Timur Acar, Aybüke Pusat, Erdal Beşikçioğlu, Sermet Yeşil, Nilay Erdönmez, Özgün Çoban, Reyhan Özdilek, Şerif Erol, Sinan Helvacı Türkiye yapımı

 

 

Susarlar sesini boğmak isterler

Aile içi hesaplar, acılar, tortular… Ömür Atay, 2006’da beş hikâyeden oluşan ‘Anlat İstanbul’un ‘Kırmızı Başlıklı Kız’ bölümünü yönetmesinin ardından ilk uzun metrajlı çalışması niteliğindeki ‘Kardeşler’de, ana eksenini işte bu meseleler etrafında kuruyor. Senaryosunu da Atay’ın kaleme aldığı çalışmada abi-kardeş ilişkisi odağında eski bir suçun üstündeki perde aralanırken ana karakterlere eşlik eden en önemli rehber vicdan oluyor.

Önce kısaca konu diyelim: Aile büyüklerinin verdiği karar sonucu Ramazan ve Yusuf, sevdiği gence kaçan kız kardeşlerini tuzağa düşürüp ‘namus’ meselelerini temize çekmiştir! Cinayeti Ramazan işlemiş, ‘resmi’ düzlemde ağır fatura 18 yaşından küçük olan Yusuf’a yazılmıştır. ‘Küçüksün, yatar çıkarsın’ mantığının sonucu suçu üstlenen ve ıslahevine yollanan Yusuf, dört yıl sonra şartlı tahliyeyle dışarı çıkar ve aile ocağına döner. Henüz çocuk yaşlarda yaşadığı onca deneyim, mahrum kaldığı anne sevgisi, ablasını tuzağa düşürmenin ve akabinde ölümüne neden olmanın omuzlarına yüklediği vicdan azabı derken aslında dışarısı da onun için görünmez duvarlarla kaplı koca bir hapishanedir…

Aynı denklemde eşitliğin karşı tarafında duran Ramazan için benzer bir ruh durumu söz konusu değildir. Yeni bir geleceğe, para kazanmaya, kendince oluşturduğu ahlaka sıkı sıkıya sarılmıştır ve işlediği suçu (günahı) yok sayarak yoluna devam etmeyi yeğlemiştir. Bu görüntü içinde Ramazan’ın genişleyen alanları, Yusuf’un boğucu ve içinden ruhen ve ahlaken çıkışı zor çembere dönüşür… İşlettikleri TIR parkındaki motelde kalan Yasemin, iki kardeş için yeni bir insanlık sınavı olacaktır aynı zamanda…

 Sinemamız adına yepyeni yetenekler…

‘Namus cinayetleri’ sinemamızın eski meselelerinden biri… Ömür Atay, konuya eylem sahiplerinin psikolojileri ve süreç içindeki dönüşümleri üzerinden bakmayı ve bu yolla yeni bir şeyler söylemeyi yeğlemiş. ‘Kardeşler’, gezindiği sular üzerinden hissettirmek istediklerini seyircisine geçiren bir yapım olmuş. Ama bence filmin en önemli tortusu, ana karakterlere hayat veren üç genç yetenekle bizi buluşturması olmuş. Yusuf’ta Yiğit Ege Yazar, Ramazan’da Caner Şahin ve öykünün sonlarında doğru sahne alan Yasemin’de Gözde Mutluer, performanslarıyla gelecek adına umut saçıyorlar… Umarım yolları açık olur…

‘Kardeşler’ ise Atay’ın derli toplu anlatımıyla ve modern zamanda bile varlığını sürdüren dertleriyle izlenmeye değer bir film, tavsiye ederiz…

Kötülüğün evrensel tarihinden...
KardeşlerYönetmen: Ömür Atay
Oyuncular: Yiğit Ege Yazar, Caner Şahin, Gözde Mutluer, Nihal Koldaş, Erol Afşin, Cankat Aydos, Mürtüz Yolcu, Yiğit Çakır, Onur Dikmen, Cem Zeynel Kılıç, Ozan Çelik, Ebru Ojen Şahin
Türkiye yapımı 

Trump’a inat!İ

şten güçten fırsat bulamadıkları için çocuk sahibi olamayan bir çift. Evlat edinme programına başvuruyor; lakin niyetleri birken üç çocuk sahibi bir aileye dönüşüyorlar. Çünkü Meksikalı kökenli üç kardeşe ebeveynlik yapıyorlar. Ama kâğıt üzerindeki mutluluk tablosu zamanla onlar için zorlu bir sürece dönüşüyor; en büyükleri 15 yaşında asi bir ergen olan bu topluluğun minik üyeleri de (biri çok edilgin, diğeri de çok yaramaz) sürekli problem yaratıyor. Beşli tam birbirlerine alışmışken bu kez de çocukların gerçek annesi hapis cezasını tamamlayıp serbest bırakılıyor ve yeniden onları yanında istiyor…‘That’s My Boy’, ‘Daddy’s Home’, ‘Babalar Savaşıyor 2’ gibi ‘baba’lı komedilere imza atan Sean Anders’in yönettiği ‘Şipşak Aile’ (‘Instant Family’), ‘sitcom’vari bir komedi. İçten, samimi olduğu iddia edilebilir, kuşkusuz çocukların Meksika kökenli olması ‘Trump politikaları’na karşı bir tavır bâbından altı çizilebilir ama film bir kere çok uzun ve bu durum, tekrarlara neden oluyor, sürekli gelgitlerle dolu olay örgüleri de tahmin edilebilir türden. Ama yine de yönetmen Anders’in ‘fiks’ oyuncusu Mark Wahlberg’le Rose Byrne’ın sürüklediği, Julia Hagerty, Michael O’Keefe ve Joan Cusack gibi oynucuların da bir tür ‘saygı duruşu’ kabilinden rol aldıkları ‘Şipşak Aile’, özellikle mesajları itibariyle sempatiyle bakılabilir ve izlenebilir bir komedi.

Kötülüğün evrensel tarihinden...
Şipşak AileYönetmen: Sean Anders
Oyuncular: Mark Wahlberg, Rose Byrne, Isabela Moner, Tig Notaro, Margo Martindale, Julie Hagerty, Michael O’Keefe, Octavia Spencer, Joan Cusack
ABD yapımı 

Diğer seçenekler...

Haftanın öne çıkan yerli yapımlarından ‘Kardeşler’i Ömür Atay yönetmiş, filmin başrollerinde Yiğit Ege Yazar, Caner Şahin, Gözde Mutluer ve Nihal Koldaş gibi oyuncular var. Mark Wahlberg, Rose Byrne, Isabela Moner, Tig Notaro ve Margo Martindale gibi isimlerin sürüklediği ‘Şipşak Aile’nin (‘Instant Family’) yönetmen koltuğunda Sean Anders oturuyor. ‘Çınar’, Mustafa Karadeniz imzasını taşıyor, filmin kadrosunda Yunus Emre Çelik, Sezgin Cengiz, Şilan Düzdaban ve Mert Aygün yer alıyor. Yönetmenliğini Jenny Gage’in üstlendiği ‘After’da Josephine Langford, Hero Fiennes Tiffin, Selma Blair ve Inanna Sarkis başrollerde. ‘Büyük Macera’ (‘The Big Trip’) haftanın animasyon seçeneği... Komedi filmi ‘Mazlum Kuzey & Kuddusi 2: La Kasada Para Var’ı Önder Açıkbaş yönetmiş, oyuncular Önder Açıkbaş, Fatoş Bayındır, Gülten Çelik ve Kutay Sever.

 

 

ELEŞTİRMENLER ZİRVESİ

Türkiye’nin en iyi sinema yorumcuları haftanın filmlerini değerlendiriyor...

Kötülüğün evrensel tarihinden...


X