"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

Komik olduğunuz kadar hüzünlüsünüz de...

‘Laurel ile Hardy’, sinemanın erken döneminin iki büyük yıldızı Stan Laurel ve Oliver Hardy’nin son yıllarına ışık tutan, ‘sanat ve sanatçı’ denkleminin kıvrımlarında dolaşan, yer yer komik ama aynı zamanda hüzünlü ve romantik bir film. İkiliyi canlandıran Steve Coogan ve John C. Reilly’nin performansları ise muhteşem...

Laurel ile Hardy  (BEŞ ÜZERİNDEN DÖRT YILDIZ)
Yönetmen: Jon S. Baird
Oyuncular: Steve Coogan, John C. Reilly, Shirley Henderson, Nina Arianda, Rufus Jones, Danny Huston, John Henshaw
İngiltere-Kanada-ABD ortak yapımı
Komik olduğunuz kadar hüzünlüsünüz de...
Onlar sinemanın ilk çağlarına aittiler; öncüydüler, çığır açıcıydılar, muhteşemdiler... Yedinci sanatın kitlelerce benimsenmesindeki yegâne isimlerdi; Charlie Chaplin, Mack Sennett, Marx Kardeşler, Harold Lloyd, Buster Keaton, Stan Laurel ve Oliver Hardy... Lumière Kardeşler’le başlayan büyük bir serüvenin en güzel koşusunu belki de onlar koştu ve sonrasında bayrağı kendilerinden sonra gelenlere devrettiler...

Haftanın öne çıkan filmi ‘Laurel ile Hardy’ (‘Stan & Ollie’), işte bu topluluğun iki güzide üyesine odaklanıyor. ‘Filth’le tanınan İskoç yönetmen Jon S. Baird imzasını taşıyan yapım, AJ Mariott’ın ‘Laurel & Hardy: The British Tour’ adlı kitabından hareketle Jeff Pope’un kaleme aldığı senaryodan çekilmiş ve 1937’de, ‘Way Out West’ filminin setinde açılıyor. Dönemin ünlü yapımcısı Hal Roach’la atışan Stan Laurel, projeyi terk etmek zorunda kalıyor. Partneri Oliver Hardy ise kontratı gereği işe devam ediyor. Daha sonra öykü 16 yıl sonrasına atlıyor ve ikili, yaşlılık döneminde Birleşik Krallık sınırları dahilinde gösteri turuna çıkıyorlar. Bir yandan da akıllarında ‘Robin Hood’ üzerine çekecekleri komedinin hazırlıkları var. Replik yazıyorlar, sahneleri hayal ediyorlar, filmin heyecanını ayakta tutuyorlar. Derken...

‘Sahne tozu yutmak’...

‘Laurel ile Hardy’, iki muhteşem ikonun aralarındaki sımsıkı dostluğun ve birlikteliğin zedelenmesine yol açan bir olaydan start alıyor ve sonraki hamlelerinde, bu kabuk tutmuş gibi görünen yaranın tekrar kendisini hatırlatmasıyla yaşananlarda dolaşıyor. Bütün bu süreçte de “Sahne tozu yutmuş ve bu yüzden hiçbir zaman iflah olmayacak sanatçı” tanımlamasının neye karşılık geldiğini görüyoruz. İkili, ‘Britanya turu’ esnasında artık hatıralardaki yerleriyle yaşamaya doğru adım atma tehlikesinden uzaklaşıp hâlâ kitlelerin sevdiği, ayılıp bayıldığı popüler figürler olduklarını hatırlıyorlar. Ucuz otellerde kalıp ancak yarısına kadar dolan merkezden uzak salonlarda gösterilerini icra ederken giderek yeniden el üstünde tutulmaya ve tıka basa dolu salonlarda eski günlerin ihtişamını yakalamaya başlıyorlar.

Jon S. Baird’in filmi belki zaman içinde neden gözden düştüklerini, sinemadaki popülaritelerini neden kaybettiklerini derinlemesine anlatmıyor ama sahne sırasının kendinden sonra gelenlerde (‘Abbott ve Costello’ mesela) olduğunun, sistemin genel işleyişinin ne türden dinamikler üzerinde yükseldiğinin, bir-iki detay sahneyle altını çiziyor.

‘Vasatlar çağı’ndan bakmak...

‘Laurel ile Hardy’nin asıl yürek yakan yanı ise, onların arasındaki özel bağa yaptığı vurgu: Biri, diğeri olmadan adeta bir hiç... Sanat hayatları, sahnedeki ritmleri, birbirlerini tamamlama refleksleri müthiş. Baird’in yapıtı, ikilinin yaptıkları işin komedi olduğunu elbette belirtiyor, hatta kimi sahnelerde herhangi bir ‘Laurel-Hardy filmi’ izliyormuş hissi hâkim oluyor ama bazı bölümler de var ki, hüznü direkt ruhunuza işliyor ve gözleriniz doluyor. Hele hele popülerliğin çok daha çabuk ve kolay olduğu, vasatlığın ve yüzeyselliğin hâkimiyetinin hayatın her alanına işlediği bir çağdan ve zaman diliminden, onlara, büyük yeteneklerin işlerine ilişkin disiplin ve hassasiyetine bakmak, bence fazlasıyla çarpıcı, sarsıcı ve de öğretici... Ayrıca eşlerinin (Ida ve Lucille) İngiltere’ye gelmesi, kendi aralarında yaşadıkları rekabet, kocalarına ilişkin hassasiyetleri vs. de filmin üstesinden geldiği meselelerden biri olmuş.

Performanslara gelince... Laurel’de Steve Coogan, Hardy’de de John C. Reilly muhteşemler. Çok çok iyi oynuyorlar. Karakterlerinin vücut dillerini, hal ve mimiklerini perdeye taşımanın üstesinden zaten geliyorlar ama asıl olarak adeta ruhlarını da yansıtıyorlar...

‘Laurel ile Hardy’, sinemanın iki kült figürü hakkında hem öğretici ve hatırlatıcı bir film, hem de ‘sanat ve sanatçı’ denen denklem üzerine ince, zarif bir gösteri... Doğrusu herkese tavsiye edemem ama benim gibi ‘romantik’ ve az biraz ‘demode’yseniz, bu geçmişin tozlu sayfalarında dolaşan bu özel yapıtı beğeneceksiniz diye düşünüyorum.

Bir korku ülkesinde, yaşayan bir bebek vardı, bileceksiniz...

Annabelle 3    (BEŞ ÜZERİNDEN İKİ YILDIZ)
Yönetmen: Gary Dauberman
Oyuncular: Vera Farmiga, Patrick Wilson, Mckenna Grace, Madison Iseman, Katie Sarife, Michael Cimino, Samara Lee, Steve Coulter,
Bill Kottkamp 
ABD yapımı

Komik olduğunuz kadar hüzünlüsünüz de...

Woody ve arkadaşları ‘Toy Story 4’ vasıtasıyla kendileriyle birlikte “Oyuncaklar, çocuklar için vardır ve her daim sadıktır” şeklinde özetlenebilecek felsefelerini hatırlatadursun, ‘Annabelle’ serisi, ‘Chucky’nin (ki onun da yeni bir versiyonu var ama bizde vizyona girip girmeyeceği henüz belli değil) günümüzdeki uzantısı olarak küçükleri ve büyükleri korkutmaya devam ediyor... ‘Annabelle’ malum, ‘The Conjuring’ evreninin bir türevi... ‘Paranormal dedektifler’ şeklinde tanımlanabilecek Lorraine ve Ed Warren çiftinin çözümüyle uğraştığı olaylar esnasında varlığını hatırlatmış, daha sonra da odağında bulunduğu iki filmle kendine yeni bir yol açmıştı. Bu haftadan itibaren salonlarımıza uğrayan ‘Annabelle 3’le (orijinal ismi ‘Annabelle Comes Home’) birlikte ‘The Conjuring evreni’, ‘The Nun’ ve ‘The Curse of La Llorona’ da hesaba katılırsa üye sayısını yediye çıkarmış oluyor.

Bu genel toplam içinde ‘Annabelle 3’ün ayrı bir tarzı olduğu söylenebilir. Serinin yazarı olarak bilinen Gary Dauberman’ın bu kez senaryoya imza atmanın yanı sıra yönetmenliği de üstlendiği film, Warren’ların evinde özel bölümde sessiz sakin duran bebeğin serbest kalmasıyla birlikte ortalığı karıştırmasını anlatıyor.

Serinin en ‘inançlı’ filmi..

Öykünün çatısı Lorraine ve Ed çiftinin bir vesileyle şehir dışına çıktıkları gecede küçük kızları Judy, bakıcı Mary Ellen ve onun arkadaşı Daniela’nın yaşadıklarına odaklanıyor. Yakın zaman önce babasını kaybeden Daniela’nın ‘öbür taraf’a seslenme isteği, çok geçmeden Annabelle’in harekete geçmesini sağlıyor.

Dauberman’ın filmi Batılı bir eleştirmenin de vurguladığı gibi hem ‘Conjuring evreni’nin sınırları arasında dolaşıyor hem de John Hughes imzalı gençlik filmlerinde karakterleri hatırlatır profiller eşliğinde ilerliyor. Öte yandan belki de ait olduğu evrenin en ‘inançlı’ filmi. Hatırlanacağı gibi ‘The Exorcist’ten bu yana iblisleri (ya da kötü ruhları) durdurmanın çaresi Hıristiyanlık öğretileridir. ‘Annabelle 3’te de dini inanç, kötülüğe karşı en önemli panzehir olarak sahaya sürülüyor.

Giriş bölümü güzel...

Toparlarsak Dauberman’ın bu ilk yönetmenlik hamlesi, bence serinin en zayıf halkası olmuş. Öykünün farklı olma çabası belki kâğıt üzerinde iyi görünüyor olabilir ama pratikte pek de karşılığını bulamamış. Bu arada giriş sekansının sinematografik açıdan filmin en güzel yanı olduğunu belirtelim... Son olarak minik Judy’de karşımıza gelen Mckenna Grace (ki bugüne kadar birçok filmde izledik kendisini), daha çok hüzne göz kırpan özel bir yüz yapısına sahip; henüz yolun başında ama sinemada kalıcı bir isim olacağı kanaatindeyim.    

‘Beatles’sız bir dünya...

YESTERDAY   (BEŞ ÜZERİNDEN ÜÇ BUÇUK YILDIZ)
Yönetmen: Danny Boyle
Oyuncular: Himesh Patel, Lily James, Kate McKinnon, Ed Sheeran, Joel Fray, James Corden, Ana de Armas, Meera Syal, Sanjeev Bhaskar, Alexander Arnold / İngiltere yapımı

Komik olduğunuz kadar hüzünlüsünüz de...

İngiliz sineması, kendi müzik ikonlarının izlerini sürmeye devam ediyor. Gerçi ‘Yesterday’ vasıtasıyla bu kez ‘Bohemian Rhapsody’ ya da ‘Roc ketman’de olduğu gibi rock yıldızlarının hayat izlerinde değil, belki de müzik tarihinin gelmiş geçmiş en unutulmaz grubu olan ‘Beatles’ın sonsuza kadar varlığını koruyacak şarkılarında dolaşıyoruz. ‘Yesterday’ aslında bir fantezinin ifadesi. Özellikle ‘Shallow Grave’ ve ‘Trainspotting’le gönlümüzde taht kuran Danny Boyle imzalı film, ünlü senarist Richard Curtis’in “Allah korusun” dedirtecek cinsten bir düşüncesine dayanıyor ve hikâye ‘Beatles’ın hiç var olmadığı (ki sonradan anladığımız üzre Coca Cola, Oasis, sigara ve Harry Potter da yok) bir dünya ne menem bir şeydir’in peşine düşüyor.

Elektrikler gidince...

Curtis, bu fikrini özetle şöyle sunuyor: Dünya çapında 12 saniyelik bir elektrik kesintisi olur. Olay esnasında bir türlü istediği hedeflere ulaşamayan bar şarkıcısı Jack Malik, bir otobüsün çarpmasıyla trafik kazası geçirir. Sıyrıklar ve iki ön dişini kaybederek atlattığı kaza sonrası, başta menajerliğini üstlenen Ellie olmak üzere arkadaş çevresine verdiği mini konserde ‘Yesterday’i söyler ve sonuçta kimsenin Beatles’ı bilmediğini fark eder. Bu duruma inanamaz; Google’a girer ve bu muhteşem grubun hiç var olmadığını görür. Yol ayrımındadır. Kararını şöhretten yana kullanır; John Lennon, Paul McCartney, Ringo Starr ve George Harrison’ın yazdığı besteleri kendisininmiş gibi icra ederek önce ünlü müzik yıldızı Ed Sheeran’ın dikkatini çeker ve desteğiyle birlikte dünyanın en ünlü şarkıcısı olur. Fakat şöhretle birlikte, yıllardır bir türlü açılamadığı Ellie’yle aralarındaki mesafe alabildiğine açılır... ‘Yesterday’, ilgiye değer bir film. Üstüne üstlük Beatles hayranı bir müzisyenseniz ya da kuşak itibariyle Liverpool’lu efsanevi grup hayatınıza çok kereler değmişse, sizin için bambaşka anlamları olabilir.

Bir ‘High Fidelity’ değil ama...

Ama mesela ‘High Fidelity’ türü bir klasik değil ya da olmayacakmış gibi görünüyor. Keza yine Beatles şarkılarında dolaşan ‘Across the Universe’ türü etkileyici ve çarpıcılığı da yok... Ama yine de ‘İhtiyacın olan tek şey sevgidir’ türünden basit bir fikri, bu denli zekice, eğlenceli ve müzikle dolu bir film eşliğinde izlemek keyif veriyor. Amerikalı bir sinema yazarının da vurguladığı gibi bu ‘Alacakaranlık Kuşağı’ türünden bir öykü ama korkutmuyor, germiyor; neşe saçıyor ve Beatles’ın ölümsüz bestelerini bir kez daha hatırlamamızı sağlıyor.

Jack’te Himesh Patel’in, Ellie’de Lily James’in göz kamaştırdığı, Ed Sheeran’ın tıpkı ‘Bridget Jones’un Bebeği’nde olduğu gibi kendisini canlandırdığı, tembel menajer Rocky’de Joel Fray’in (‘Che’ye çok benziyor, bir şekilde değerlendirilmeli diye düşünüyorum) dikkat çektiği ‘Yesterday’, es geçilmeyecek türden bir yapım;
kaçırmayın derim...

Diğer seçenekler...
Haftanın yenilerinden ‘Ateşle Oynayanlar’ (‘Joueurs’) Marie Monge imzasını taşıyor, oyuncular Tahar Rahim, Stacy Martin, Bruno Wolkowitch ve Karim Leklou. Yerli yapım ‘Geçmiş Olsun’da başrolleri Toygan Avanoğlu, Cihan Şimşek, Müge Boz ve Alper Saldıran paylaşıyor, yönetmen Hasan Doğan. Haftanın animasyon seçeneği ‘Kahraman Prens: Sualtı Maceraları’nı (‘The Underwater Adventures of Sadko’) Maksim Volkov yönetmiş. ‘İfrit’ Suat Ay imzasını taşıyor, oyuncular Zeynep Buse Kale, Emre Erdoğan, Vahit Karabey. ‘Sahir Deep Web’de başrolleri Melda Yazgı, Sebahat Adalar, Zeynep Satır ve Sinan Bengier paylaşıyor, yönetmen Berk Aygül.

Komik olduğunuz kadar hüzünlüsünüz de...
 

 

X