"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

Kimdi giden, kimdi kalan?

Günümüz Alman sinemasının öne çıkan isimlerinden Christian Petzold, son çalışması ‘Transit’te Anna Seghers’in 2. Dünya Savaşı ortamında geçen romanını günümüze taşırken ‘göçmen sorunu’na da dikkat çekmek istemiş. Üçlü aşk hikâyesiyle ‘Casablanca’ tadı da veren film, dertleri ve anlatımıyla sezonun en etkileyici yapımlarından...

Kimdi giden, kimdi kalan

Başka birisinin kimliğini üzerine geçirmek ve onun kaderini yaşamak... Sinema bu temayı zaman zaman kullanır ki, meselenin perdedeki şahikası bence Michelangelo Antonioni’nin Jack Nicholson’lı 1975 yapımı filmi ‘Yolcu’dur (‘Professione: reporter’). Haftanın yenilerinden ‘Transit’ benzer bir trüğü öyküsü içine katan bir yapım. Lakin kendisinden daha önceki adımlardan ilham aldığını söyleyemeyiz, çünkü filmin senaryosu Anna Seghers’in 1942 tarihli romanına dayanıyor. Yani ortada orijinal bir metin var; ama galiba Christian Petzold’un filmi kendisini daha da orijinal yapan bir dokunuşa sahip. O da şu; yönetmen senaryoyu kaleme alırken romanda anlatılanları günümüze taşımış ve Avrupa’nın şimdiki hali pürmelalini Seghers’in kitabı üzerinden tasvire koyulmuş.

Kimdi giden, kimdi kalan
‘Transit’te başrolleri Paula Beer ve Franz Rogowski paylaşıyor.

Bir tereddüdün romanı...

Önce kısaca hikâye diyelim: Alman birlikleri Paris’e doğru ilerlemektedir. Nazi zulmünden kaçan Georg, Avrupa’yı terk edip yeni bir hayata yelken açmak istemektedir. Önüne bir fırsat çıkar; hayatını kaybeden Weidel adlı komünist bir yazarın evrakı eline geçer ve onun kimliği üzerinden hareket etmeye başlar. Hedef, Marsilya üzerinden Meksika’ya gitmektir... Bu sırada Marie adlı genç bir kadına âşık olur. Bu durum, planlarını yeniden gözden geçirmesine neden olur...

Alman sinema geleneği içinde Batı’nın vicdanı türünden bir refleksle hareket eden ve çoğunlukla ait olduğu topraklarla meselesi olup bir noktada “Gitmek mi zor, kalmak mı zor?” denklemiyle yüzleşmek durumunda kalan insanların öykülerini anlatan Christian Petzold, ‘Transit’te de benzer refleksler üzerinden ilerleyen bir metni sinemaya uyarlamış. Bu uyarlama filmin ana karakteri, yönetmenin önceki çalışmalarından ‘Barbara’daki kadın doktorun Doğu Almanya’yı terk edip etmeme noktasındaki tereddüdüyle aynı sularda geziniyor. Aslında meselenin ucu Seghers üzerinden Stefan Zweig’a kadar bile uzatılabilir. Dönemin Alman aydınlarında hep o ruh durumu ve ikilemi vardı: Ya ülke terk edilecek ve Nazizm belası atlatılana kadar yurtdışında bir hayat sürülecekti ya da durup mücadele edilecekti ama bu mücadele sonunda ölmek de vardı, üstüne üstlük Alman faşizminin ne olacağı da belirsizdi; Hitler’in rejimi baki de kalabilirdi.

Petzold, romanı köklerine bağlı kalarak güncelleştirirken Yahudilerin, yerini göçmenler almış ve böylelikle zamanımızın öncelikli meselesi, ‘mülteci sorunu’na dikkat çekmeye çalışmış. Ve bu dokunuşlar öyle zarifçe, öyle ince olmuş ki ortaya enfes bir film çıkmış. Ana karakter için Marsilya bir noktadan sonra onun ‘Araf’ına dönüşürken Georg, âşık olduğu Marie, Marie’nin birlikte olduğu doktor Richard derken hikâyenin gelgitleri açısından ‘Transit’ bir noktadan sonra, yabancı bir eleştirmenin de vurguladığı gibi ‘Casablanca’ tadına ulaşıyor.

‘Almanlardan iyi kaleci çıkar’

Bu arada kişisel bir not: Benim için filmin en güzel sahnelerinden birinde Georg, göçmen çocuğu Driss’le top oynuyor. Ufaklık, Georg’un kaledeki yeteneklerine ithafen “Alman mısın? Almanlardan iyi kaleci çıkar” diyor... Sözün özü Petzold, ‘Transit’e futbolun geçmişten günümüze uzanan bir gerçeğini de iliştirmiş!

‘Victoria’dan da hatırladığımız Franz Rogowski’nin Georg’ta son derece etkileyici bir performans sergilediği yapımda François Ozon’un ‘Frantz’ından tanıdığımız Paula Beer de Marie’de, sade ve gizemli güzelliğiyle bir kez daha karşımıza çıkıyor.

‘Transit’, dertleri, vicdani yaklaşımı ve zaman zaman şiirselleşen anlatımıyla yılın en iyi yapımlarından biri. Geçmişten günümüze bazı meselelerin, insanlığın geçirdiği onca evreye rağmen pek değişmediğine ilişkin de bir hatırlatma...
Kesinlikle kaçırmayın derim...

Kimdi giden, kimdi kalan

ALFA KURT (BEŞ ÜZERİNDEN ÜÇ YILDIZ)

Yönetmen: Albert Hughes

Oyuncular: Kodi Smit-McPhee, Jóhannes Haukur Jóhannesson, Natassia Malthe, Leonor Varela,
Jens Hultén, Mercedes de la Zerda, Priya Rajaratnam, Spencer Bogaert / ABD yapımı

Ah o çağda biz de yaşasaydık!

20 bin yıl öncesi, Avrupa... İnsanlık, avcı-toplayıcı döneminde... Kabilesinin önde gelenleriyle ilk avına çıkan genç Keda yaralanır ve öldü sanılarak kaderiyle baş başa bırakılır. Bir süre sonra kendine gelen delikanlı, önce burkulan ayağına çözüm bulmaya çalışır, sonra da kabilesine dönmeye çabalar. Keda’nın dönüş yolunda bir yâreni olacaktır; sürüsüyle kendisine saldırdığında yaraladığı bir kurt...

Orijinal ismi ‘Alpha’ olan ve bizde ‘Alfa Kurt’ Türkçe çevirisiyle gösterime giren film, öykü olarak yeni bir şey sunmuyor. Hatta belli bir noktadan sonra insan-hayvan dostluğunu işleyen yapımların klişelerine sırtını dayıyor. Ama yönetmenliğini Albert Hughes’un (kendisini, kardeşi Allen’la birlikte çektiği ‘From Hell’ ve ‘The Book of Eli’ gibi filmlerden hatırlıyoruz) üstlendiği ‘Alfa Kurt’, genel olarak enfes kadrajlarıyla dikkat çekiyor (bu noktada görüntü yönetmeninin ismini zikredelim: Martin Gschlacht). Ayrıca kimi yerlerde tercih edilen grafik anlatım, Zack Snyder’ın ‘300 Spartalı’sını akla getiriyor.

Filmin asıl gönül çelen yanının ise dostluğun bir ucunda duran kurdun hal, tavır ve mizansenlerinin bir belgesel gerçekliğinde perdeye taşınması olduğunu düşünüyorum. Köpek ya da kedi besleyen sinemaseverler, ‘Alfa Kurt’u bu yanıyla daha çok sevecekler... Salondan çıktığınızda filmin belki de en çok bu yönüyle zihninizde yer ettiğini fark edeceksiniz.

Tarkan: Gümüş Eyer!

Öte yandan bana sorarsanız Albert Hughes imzalı bu çalışmanın bir başka özel yanı daha var; bugün itibariyle artık fazlasıyla yok ettiğimiz, canına okuduğumuz bu gezegenin filmdeki bakir görüntüleri, ranttan, beton yığınlarından uzak hali, kendi doğal dengesi içindeki işleyişi bambaşka bir huzur veriyor. Toparlarsak; öyküsü çok da çekici olmasa da yukarıda altını çizdiğimiz özellikleriyle ilgiyi hak eden bir çalışma ‘Alfa Kurt’. Son bir not: Basın gösteriminden çıkışta kimi sinema yazarı arkadaşlarıma da söylediğim gibi genç Keda’yla kurdun dostluğu, ‘Tarkan’ın ‘Gümüş Eyer’ macerasını akla getiriyor!

Kimdi giden, kimdi kalan

Diğer seçenekler

Haftanın yenilerinden ‘Komplo’yu (‘Backstabbing for Beginners’) Per Fly yönetmiş, oyuncular Theo James, Ben Kingsley, Jacqueline Bisset, Belçim Bilgin ve Rachel Wilson. Ahmet Karaman imzalı ‘Baba Ben Kayboldum’un başrollerinde Yiğit Kirazcı, Baran Akbulut, Yıldız Çağrı Atiksoy, Yiğit Kirazcı ve Bestemsu Özdemir gibi isimler var. Yeni nesil ‘Keloğlan’ın yönetmeni Süleyman Mert Özdemir, oyuncular Atilla Doğukan Türkyılmaz, Yağmur Ün, Kaya Akkaya ve Asuman Dabak. ‘Zifir-i Azap’ın başrollerinde Ümit Acar, Ömer Baran, Burhan Çelik ve Özge Pirçek gibi isimler var, yönetmen Haydar Işık. Haftanın animasyon seçeneği ise yönetmenliğini Noel Cleary-Sergio Delfino ikilisinin üstlendiği ‘Arı Maya 2: Bal Oyunları’ (‘Maya the Bee: The Honey Games’).

Kimdi giden, kimdi kalan

 

 

 

X