"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

Keşke biraz daha uyusaydım...

Uyuyarak yapılan 120 yıllık bir uzay yolculuğunun 30’uncu yılında uyanırsanız ne yaparsınız? Jennifer Lawrence ve Chris Pratt’ın başrollerini paylaştığı ‘Uzay Yolcuları’, yalnızlık ve kendi kaderine başkasını da ortak etme meselelerine odaklanan bir bilimkurgu. 

Yalnızlık başa bela, üstüne bir de uzayın sonsuz boşluğundaysanız... Alan Turing’in trajik hayatından kesitler sunan ‘The Imitation Game’le tanıdığımız Morten Tyldum, son filmi ‘Uzay Yolcuları’ (‘Passengers’) ile işte bu dertler etrafında gelişen bir öykü anlatıyor. Önce kısaca konu diyelim: Avalon adlı uzay gemisi, 120 yıl sonra uyandırılacak 5 bin yolcusuyla seyrinde ilerlemektedir. Derken yolculardan biri, Jim Preston uyanır. Bir mühendis olan Preston, seyahatinin sonuna geldiğini sanır lakin gemide kendisinden başka uyanan yoktur. Çok geçmeden son durak niteliğindeki ‘Homestead II’ adlı gezegene ulaşmak için önünde daha 90 yıllık bir sürenin olduğunu fark eder. Koca gemide tek dostu vardır; robot barmen Arthur. Spor salonuydu, lokantaydı, dans pistiydi derken bütün mekânları adeta tüketir. Arthur’un yarenliği de bir yere kadar; uyuyan yolcular içinde beğendiği ve kişisel dosyalarından bir yazar olduğunu öğrendiği Aurora Lane’i uyandırma düşüncesine kapılır ve ardından da harekete geçer...

‘Prometheus’ ve ‘Dr. Strange’ gibi filmlerin senaryolarına da katkıda bulunan Jon Spaiths’in kaleme aldığı metinden çekilen ‘Uzay Yolcuları’, genel olarak bir ‘Robinson Crusoe hikâyesi’. Filmin ilk 20 dakikası bir yalnızlığın ifadesi. Bu bölümün bir anlamda uzun versiyonunu Ridley Scott’ın Matt Damon’lı ‘Marslı’sında izlemiştik. Öykünün sonraki aşamasında, yani meselelere Aurora Lane’in dahil olma safhasında da Alfonso Cuoron’un, Sandra Bullock ve George Clooney’li ‘Gravity’sini hatırlıyoruz... Tuhaf gülüşe sahip barmen Arthur’un yer aldığı sahnelerde sanki ‘Shining’deki bar kadrajlarını akla getiriyor. Avalon’un iç tasarımlarından bazıları da ‘2001: Uzay Macerası’nı anımsatıyor.

FELSEFESİ İYİ, AKSİYONU GEREKSİZ 

Peki filmin kendisi neler söylüyor? Jim Preston’ın yalnızlığını izlediğimiz bölümde kimi varoluşsal problemleri, Aurora’nın katılımıyla da bambaşka meseleleri (‘Âdem ve Havva’sal diyelim) görüyor, hissediyor ve seyirci zihnimizde tartıyoruz. ‘Uzay Yolcuları’, bu noktalarda merak uyandırıyor, öyküsü belli oranda çekici geliyor. Ama sonrasında devreye bence gereksiz bir biçimde aksiyon giriyor. Tamam, sistem neden işlemedi, Jim neden erkenden uyandı, bunun cevabını aramak ve de bulmak lazım ama işin içine manasız kahramanlık gösterileri girince, Avalon değil belki ama film rotasından çıkıyor.

Hep bu tür tökezlemelerde benim aklıma Tarkovski’nin ‘Solaris’i gelir. Söz konusu yapım, sonsuzluk içinde kendi varlığımızı ve sonumuzu bize hatırlatır ve aksiyona gerek duyulmadan da heyecan uyandırılabilecek anlar ve süreçler olabileceğini gösterir. Hoş Kubrick’in ‘2001: Uzay Macerası’ da benzer bir refleksin ifadesidir. Tabii ki “İyi ama iki film de sinema tarihinin köşe taşlarındandır, kıyaslama insafsız olmuyor mu?” diyebilirsiniz ama yine de ‘Uzay Yolcuları’ sanki kimi göndermeler dışında zihnimizde daha derin izler bırakabilecekken kolay yolu seçmiş gibi görünüyor.

Oyunculuklara gelince: Preston’da karşımıza ‘Galaksinin Koruyucuları’ndan da hatırladığımız Chris Pratt gelirken Aurora rolündeki Jennifer Lawrence’la fiziksel anlamda ‘hoş’ bir ikili olmuşlar. Ama çok özel bir performans sunduklarını söyleyemeyiz (ayrıca Aurora’nın yazar olduğuna da pek ikna olamıyoruz). Michael Sheen ise barmen Arthur’a özel dokunuşlar katıyor. Öte yandan uzay gemisinin tasarımının ve yüzme havuzunda yerçekiminin ortadan kalktığı sahnenin görsel olarak etkileyici olduğunu belirtmeliyim.  

Sonuç olarak ‘Uzay Yolcuları’, felsefi takıldığı bölümlerde etkileyici ama aksiyona göz kırptığı andan itibaren de irtifa kaybeden bir film olmuş. 

HAYAT ONLARIN GÖZLERİNDE PARLIYOR

Akademi’nin, ‘Yabancı Dilde En İyi Film’ kategorisinde ‘Son dokuz’a kalan toplamı arasında yer alan ‘Kabakçığın Hayatı’ (‘Ma vie de Courgette’), ‘çizgidışı’ animasyonlardan. Gilles Paris’nin romanından Fransız Céline Sciamma’nın yazdığı senaryoyla perdeye taşınan yapımda, annesinin ‘Kabak’ adını taktığı Icarde’nin zorlu hayat yollarında rotasını bulmaya çalışması anlatılıyor. Yalnız bir çocuk olan ‘Kabak’, annesinin bir kaza sonucu hayatını kaybetmesiyle yetimhanenin yolunu tutuyor. Burada kendisiyle birlikte altı çocukla yeni bir serüvene atılırken ayakta durmayı, yaşama tutunmayı ve en önemlisi dayanışmayı öğreniyor. Sonradan ekibe dahil olan Camille sayesinde de aşkı diyelim...

Yönetmenliğini İsviçreli Claude Barras’ın üstlendiği film, ‘stop-motion’ tekniğiyle çekilmiş. ‘Kabakçığın Hayatı’nı ilk olarak basit ve sade olarak tanımlayabiliriz. Öte yandan film, bu basit ve sade öyküyü son derece güçlü duygularla ve yüreğinize işleyen detaylarla aktarıyor. Aslında tasvir edilen dünya, Kabak ve diğer çocukların da tek tek öykülerine bakıldığında yüksek dozda trajedi içeriyor.

Film, bu katlanılması zor durumlara karşı kenetlenerek ve hınzırca bir bakışı da ekleyerek, hayatın kendilerine çizdiği dar koridorların dışına taşan miniklerin çabasına odaklanıyor. Barras’ın sakin ve telaşsız anlatımı o kadar güzel, o kadar derinlemesine ki, ‘Kabakçığın Hayatı’nı unutulmaz yapıtlar arasına sokuyor. Kimi yabancı eleştirmenler filmi, Henry Selick’in ‘Coraline’ıyla akraba ilan etmişler, haklılar.

Fransa’nın parlak senaristlerinden kabul edilen Céline Sciamma’nın dokunuşları da karakterlere özel derinlikler kazandırmış gibi; topluluğun patronu gibi davranan arıza Simon, Kabak’a kol kanat geren ve bir tür baba figürüne dönüşen altın kalpli polis Raymond, yetimhanenin diğer üyeleri Ahmed, Alice, Jujube; hepsi özel ve öyküleri kulak kabartmaya değer kişiliklere dönüştürülmüş. Ayrıca çizim olarak karakterlerin o iri gözleri de, ruh durumlarını anlatmada önemli bir unsur olarak öne çıkıyor.

Aslında ‘Kabakçığın Hayatı’ için Charles Dickens-Kemalettin Tuğcu tatları da içeriyor demek mümkün. Her yaştan seyirci için hayat dersleri ve güzellikler barındıran bu özel ve güzel animasyonu kesinlikle kaçırmayın derim...

YOLLARIN ‘YILDIZ’I...

Zor bir hayat denkleminin acılarını, şehir şehir dergi aboneliği satan bir gruba katılarak dindirmeyi düşünen Star, burada ‘satıcıların şahı’ konumundaki Jake’le yakınlaşınca, sistemin başındaki Krystal’la sorun yaşar. Geçen yıl Cannes’da ‘Jüri Özel Ödülü’ alan ve çoklarınca çok beğenilen ‘American Honey’, ‘Filmekimi’ turunun ardından yeniden seyirci huzuruna çıkıyor. ‘Fish Tank’ ve Emily Bronte uyarlaması ‘Uğultulu Tepeler’ gibi yapıtlarıyla tanınan İngiliz Andrea Arnold imzalı çalışma, Dickens’ın ‘Oliver Twist’iyle 60’ların sonuyla 70’lerin başındaki ‘Derin Amerika’nın özgür ruhlu filmleri’nin (‘Easy Rider’ mesela) harmanı gibi. Lakin söz konusu yapımlar genel bir sosyolojik refleksin yansımasıydı, burada benzer bir derinliğe rastlamak (en azından benim için) pek mümkün olmadı. Daha çok ayakta kalmaya çalışan ve bu arada, “Boş durmayalım, eğlenelim, gençliğimizin tadını da çıkaralım” diyen bir grup ergenin serüvenlerini ve çekişmelerini izliyoruz. Şarkılar da cabası...

Shia LaBeouf dışında amatör isimlerin sürüklediği yapımda Star’ı canlandıran Sasha Lane’in performansı dikkat çekici.

DİĞER SEÇENEKLER

Haftanın diğer seçeneklerine gelince: Orçun Benli’nin yönettiği ‘Hep Yek 2’de Gökhan Yıkılkan, İnan Ulaş Torun, Gürkan Uygun ve Tuna Orhan gibi isimler rol alıyor. Hint kökenli Mira Nair imzalı ‘Queen of Katwe’nin kadrosu ise şu oyunculardan oluşuyor: Madina Nalwanga, David Oyelowo, Lupita Nyongo ve Martin Kabanza.‘Sebastian: Sevgili Dostum’u (‘Belle et Sebastien: L’Aventure Continue’) Christian Duguay yönetmiş, oyuncular Felix Bossuet, Tcheky Karyo, Thierry Neuvic ve de Margaux Chatelier. Yerli gerilim ‘Gölge’de Yüksel Molla, Funda Dönmez, Şenol İpek ve Deniz Gönen oynuyor, yönetmen Burak Donay. Bir diğer gerilim olan ‘Felak’ da Mehmet Emin Şimşek imzasını taşıyor. Filmin oyuncuları Özlem Durmaz, Banu Çiçek, Yusuf Memiş ve Selim İşcan.   

X