"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

Hem yerden hem havadan oynuyor...

‘Görevimiz Tehlike’ serisinin altıncı adımı ‘Yansımalar’, safi aksiyon sineması örneği. Her zaman olduğu gibi Tom Cruise’un ana karakter Ethan Hunt’ı canlandırdığı yapımda, adrenalin bağımlısı seyirciye seslenen çok sayıda sahne var. Paris, Londra, Keşmir arasında mekik dokuyan film, birçok yabancı eleştirmene göre serinin en iyisi...

Bir önceki adım olan ‘Mission Impossible: Rouge Nation’a ilişkin eleştiri yazımda da belirtmiştim, bu serinin ana karakteri Ethan Hunt, kendisini canlandıran Tom Cruise için bir anlamda ‘Benjamin Button’ işlevi üstleniyor. Amerikalı aktör ‘Mission: Impossible-Ghost Protocol’de (o zaman yaşı 49’du), dublör kullanmadan ‘Dünyanın En Büyük Gökdeleni’ unvanına sahip Dubai’deki ‘Burç Halife’ye tırmanıyordu. ‘Rouge Nation’da (53 yaşındaydı) ve bu kez hareket halindeki bir kargo uçağının kanatlarında koşuşturup duruyordu. Bu hafta salonlarımıza uğrayan serinin son adımı ‘Yansımalar’da (‘Mission Impossible: Fallout’) ise 56 yaşında ve filmin 2 saat 27 dakikalık süresi boyunca nefes aldığı bir sahne yok gibi: Ya gökyüzünde turluyor ya da yeryüzünde motosiklet üzerinde gaza basıp duruyor...
Hem yerden  hem havadan oynuyor...

Serinin beşinci hamlesi ‘Rouge Nation’ gibi Christopher McQuarrie’ın yazıp yönettiği ‘Yansımalar’, bir tür devam filmi niteliğinde... İki karakter dışında iyiler ve kötüler aynı kadroyla yola devam ediyor. Hikâye Belfast’ta açılıyor, Paris’e taşınıyor, oradan Londra’ya geçiliyor ve son nokta Keşmir’de konuluyor.
Paris sokaklarında aksiyon
‘IMF’ (‘Impossible Mission Force’) üyesi Ethan Hunt, “Beş saniye sonra yok edilen” mesajını aldıktan sonra üç adet nükleer bombanın peşine düşüyor. Ekip elemanlarını kurtarma adına başarısız bir takasın ardından açıldıkları suyun çapı ve derinliği genişliyor. Yollar tekrar, ‘Rouge Nation’da tanıştığımız ve ‘Skyfall’da Javier Bardem’in canlandırdığı Silva benzeri özel bir psikopat olan Salomon Lane’e çıkarken Hunt ve takımı Benji’yle Luther, ‘Beyaz Dul’ lakaplı ‘aracı kurum’ üzerinden Paris’te bir kaçırma operasyonuna girişiyorlar. Londra’da takip, Keşmir’de de nükleer bombaların işlevsiz hale getirme gayreti var...
Eski MI6 üyesi Ilsa Faust, aynı zamanda eski bir göz ağrısı olarak da öyküde yer alırken CIA ajanı August Walker da, en çok öne çıkan yeni karakter olarak dikkat çekiyor.
Bir zamanların çok tutmuş TV dizisi ‘Görevimiz Tehlike’nin sinemasal uzantısı, tıpkı James Bond gibi ‘İki kutuplu bir dünya’dan miras kalıp ‘şimdiki zamanlar’da da mevcudiyetini sürdüren bir yapı. Bazen işin içine entelektüel derinlik katılmak istense de doğaları gereği Bond da Hunt da daha çok aksiyonel varlıklarını sürdürmek zorundalar ve bu yönde hareket ediyorlar. Ben, McQuarrie imzalı bir önceki filmi aksiyon-içerik dengesi açısından bir hayli beğenmiştim. ‘Yansımalar’ içeriğe önem veriyor gibi yapıyor ve kaygan zeminlerin (kimse kimseye güvenmiyor ve ortalığa sürekli kumpaslar hâkim oluyor, ayrıca McQuarrie’ın ‘Olağan Şüpheliler’in senaristi olması da zaten öyküye şaşırtıcı unsurların katılmasını zaruri hale getiriyor) tasvirine soyunuyor. Bir de ekip bu kez ABD, İngiltere, Fransa gibi ‘muktedirler’ yerine ‘Üçüncü Dünya’yı (Pakistan, Hindistan vs.) kurtarmaya çalışıyor. Ama filmin asıl belirleyici yanı aksiyon sahneleri. Dar Paris sokaklarındaki takip bölümleri, an geliyor yerini Keşmir semalarındaki helikopter kovalamacasına bırakıyor. Seyircinin adrenalini film boyunca her daim yüksek tutuluyor.
Hem yerden  hem havadan oynuyor...
Filmde eski MI6 ajanı Elsa Faust rolünde İsveçli oyuncu Rebecca Ferguson’ı izliyoruz.
Jason Bourne gibisi var mı?
Yani ‘Yansımalar’ birinci sınıf bir aksiyon filmi. Ancak birçok yabancı eleştirmenin vurguladığı gibi serinin en iyisi mi, burası tartışmalı. Sanırım ben bir önceki filmi, yani ‘Rouge Nation’ı yeğlerdim. Ama tabii ‘arkaik’ bir eleştirmen kuşağının mensubu olarak tarafım belli; benim için ‘casus ya da ajan filmi’ kategorisi ve yakın çevresinde gezinen yapımlar için tarif, John Le Carré ekolü ya da tadıdır... Bu geleneğin günümüzdeki uzantısı da birebir olmasa da belli çizgiler itibariyle Jason Bourne’dur...
Özellikle final bölümündeki kimi sahneler itibariyle James Bond’un Roger Moore’lu filmlerini (ki ‘Beyaz Dul’ karakteri de ruhu ve tavırları açısından ‘Majestelerinin Ajanı’nın kadınları ekolünden gibi görünüyor) çağrıştıran, ‘Beş saniye içinde’ repliğiyle ‘retro’ tadını bırakmayan (oysa bu çağda mesajlar böyle mi gelir!), Hunt’ın iki kadın arasında kalan kalbiyle romantizm peşinde de koşan ‘Mission Imposibble: Yansımalar’, klas bir aksiyon filmi olarak kayıtlardaki yerini alacak gibi. McQuarrie’ın yapıtı, ayrıca zamanımızın ‘Superman’i Henry Cavill’i de ‘Kod Adı: U.N.C.L.E.’dan sonra tekrar ajanlar dünyasına, bu kez bıyıklarıyla dahil ediyor...
Sonuç? Özellikle gözü yükseklerde adrenalin bağımlısı seyirciye gönül rahatlığıyla tavsiye edebiliriz.

‘Gel seni bir öpeyim’...
Hem yerden  hem havadan oynuyor...

Edebiyatımızın koca çınarı, çilekeş yolcusu... ‘İnce Memed’in, ‘Yer Demir Gök Bakır’ın, ‘Ortadirek’in, ‘Ölmez Otu’nun, ‘Yılanı Öldürseler’in, ‘Demirciler Çarşısı Cinayeti’nin ve birçok klasiğin yazarı... Öyküsü Ekim 1923’te başlayan, Şubat 2015’te ‘Benden bu kadar” diyerek aramızdan ayrılan Çukurova’nın ölümsüz kalemi... Evet, Yaşar Kemal ve hayat hikâyesinden pasajların, dönemeçlerin, acıların, anıların, hasretlerin, mutlulukların yer aldığı belgesel ‘Yaşar Kemal Efsanesi’ huzurlarımızda. Aydın Orak imzalı yapım, aynı zamanda Türkiye’deki aydın profilinin de izdüşümü: Sürekli devletle başı belaya giren, sürekli mahkeme koridorlarında ömür tüketen, “Demokrasi, özgürlük, insan hakları” dedikçe sürekli sesi bastırılmaya, kıstırılmaya çalışılan, hapishane denen gerçeği tatmak zorunda kalan bir profil, bir portre bu... Ve Sait Faik’in deyişiyle “Kürtlerin en Türk’ü, Türklerin en Kürt’ü”...
Yüreğin kadar
yer kaplarsın
4.5 yaşında camide, himayesine aldığı Yusuf adlı bir çocuk tarafından babasının ölümüne şahit olan, kurban kesen halasının kocasının elinden bıçağın kaymasıyla sağ gözünü yitiren ve yaşadığı onca deneyimi, duyduğu halk efsanelerini, dinlediği ağıtları yazıya döken, kendi Çukurova’sını yaratan, yerelden evrensele uzanan bir büyük edebiyat şaheseri...
Orak, belgeselinde yazarla yapılmış söyleşilerden, televizyon görüntülerinden, dostluğuna, acılarına, sevinçlerine tanıklık etmiş onca insanın görüşlerinden yararlanmış. Filmin bence yürek yakan bölümlerinde bugün itibariyle kaybettiğimiz onca değere de rastlıyoruz. Hele ki bir mahkeme çıkışı, beraat kararının ardından ‘rahmetli’ Tarık Akan’ın Yaşar Kemal’e yaklaşıp “Gel seni bir öpeyim” deyişi var ki, gözleriniz dolu dolu oluyor.
“İnsan evrende gövdesi kadar değil yüreği kadar yer kaplar” demişti Yaşar Kemal... Aslında onun kapladığı yer bütün bir insanlık, geride bıraktığı yapıtlarıyla da sonsuzluk... ‘Yaşar Kemal Efsanesi’, bu edebiyat devinin ilkelerini, onurlu duruşunu da hatırlatan bir çaba; kaçırmayın derim...
Hem yerden  hem havadan oynuyor...

O senin dengin mi?

Paris’te yaşayan Anne ve Bob Fredericks çifti... Yakın arkadaşlarına yemek daveti verirler... Lakin bir aksilik sonucu sayının 13 olması, batıl inanca sahip Anne’i değişik bir çözüme iter: 10 yıllık hizmetçileri İspanyol göçmeni Maria, uzak dostları kimliğiyle masada yer alacaktır. Bu arada edebiyatla uğraşan ve kitabı için malzeme toplayan evin hınzır oğlu Steven, Maria’yı konuklara espri niyetine bir İspanyol soylusu (prenses) olarak tanıtır. Gecenin ilerleyen saatlerinde Maria davetin neşesi haline gelir ve İngiliz sanat komisyoncusu David Morgan’ın ilgisine mazhar olur. Bu ilgi çok geçmeden aşka dönüşecek ve işler sarpa saracaktır...
Hem yerden  hem havadan oynuyor...

Fransız yazar-yönetmen Amanda Sthers’in imzasını taşıyan ‘Madame’, sosyal sınıflar arası geçişler ve katılıklar üzerine bir yanlışlar komedisi... İyi kalpli yardımsever burjuva görüntüsü eşliğinde hizmetçisiyle arasına çizgi çekmeden yaşadığı iddiasındaki Anne’in ikiyüzlülüğü, dışarıya verdikleri mutlu aile tablosunun ardındaki çürümüşlük, iki tarafın da birbirlerini aldatmalarına dayalı ilişki biçimi ve bu ortamda duygularını en içten biçimde yaşayan bir hizmetçi... Yer yer tiyatro oyunu tadı da veren ‘Madame’, çok iddialı olmasa da derdini sakince ve tutarlı bir biçimde aktarmayı başarmış. Toni Collette ve Harvey Keitel’ın Amerikalı çifti canlandırdıkları filmin ışıldayan ismi Maria rolünde izlediğimiz, Almodovar’ın sadık oyuncusu Rossy de Palma...
Toparlarsak, beklenti çıtası yüksek tutulmadan izlenecek bir komedi ‘Madame’...
Hem yerden  hem havadan oynuyor...

Diğer seçenekler

Haftanın yenilerinden ‘Dört Köşeli Üçgen’i Mehmet Güreli yönetmiş, oyuncular Mustafa Dinç, Ali Altuğ, Ali Pınar ve Alper Saldıran. Anders Walter imzalı ‘Dev Avcısı’nın (‘I Kill Giant’) başrollerinde Madison Wolfe, Zoe Saldana, Imogen Poots ve Sydney Wade var. Kadrosunda Steve Carell, Bryan Cranston, Laurence Fishburne ve J. Quinton Johnson gibi isimlerin yer aldığı ‘Sıkı Dostlar’ın (‘Last Flag Flying’) yönetmeni Richard Linklater. Arkın Aktaç imzalı ‘Kabir Azabı’nda ise Hakan Özgömeç, Özlem Başkaya, Ebru Saçar Aktaç ve Ufuk Aşar gibi isimler başrolleri paylaşıyor. Julio Soto Gurpide’nin yönettiği ‘Dipdip: Okyanus Macerası’ (‘Deep’) ise haftanın animasyon seçeneği.

Hem yerden  hem havadan oynuyor...

 

 

X