"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

Dondurmam hamaset...

1915’te gerçekleştirilen, Avustralyalıların acılı sayfalarından biri olarak kabul edilen ve tarihe ‘Broken Hill Saldırısı’ olarak geçen bir terör vakasından yola çıkılarak çekilen ‘Türk İşi Dondurma’, kendince yeni bir tarih ve kahramanlık destanı yazıyor. İnandırıcı bir senaryodan yoksun olan film, komediyle dram arasında gidip gelirken bolca hamasete soyunuyor.

Türk İşİ Dondurma (5 üzerinden 1,5)
Yönetmen: Can Ulkay
Oyuncular: Erkan Kolçak Köstendil, Ali Atay,  Şebnem Bozoklu, Will Thorp,Caner Kurtaran, Marleen Mathews, Tristan Alexander, James Farley, Alma Terzic, Carl Warthon
Türkiye yapımı

Dondurmam hamaset...

Ocak 1915’te Avustralya’nın iç kesimlerinde yer alan Broken Hill kasabası yakınlarında, pikniğe gitmek için yola koyulan 1200 sivili taşıyan tren silahlı saldırıya uğradı. Olay sonucu, eylemi gerçekleştirenler dahil altı kişi hayatını kaybetti, bazı yolcular da yaralandı. Failler Afgan kökenli iki yabancıydı. Uzun süredir yörede yaşıyorlardı ve tanıdık simalardı. İkiliden Gül Muhammed geçimini dondurma satarak sağlıyordu, Molla Abdullah ise bölgedeki tek caminin imamıydı ve İslami usullere göre kesim yaptığı için kanunlarla başı derde girmişti. ‘Öteki’leştirme, dışlama, kültür farklılıkları gibi nedenlerden dolayı yaşadıkları topluma karşı öfkeliydiler... Ama bu, sivillere saldırmayı ve bir katliam gerçekleştirmeyi haklı kılar mıydı? Saldırı sonrası ‘Beyaz Kayalıklar’ denilen yerde kıstırıldılar, Molla Abdullah çatışmada öldürüldü, Gül Muhammed ise hastanede hayatını kaybetti.

Dondurmam hamaset...

Tarihsel acıları eğip bükmek

Bugünden bakıldığında ‘Broken Hill Saldırısı’ olarak adlandırılan bu olay Avustralya tarihine kıtadaki ‘ilk terör eylemi’ olarak geçti. İngilizlerin Çanakkale’yi ele geçirmek için asker toplamaya çalıştığı bir dönemde, Afganların üzerinde bulunduğu iddia edilen Türk (Osmanlı) bayrağı, ‘Savaşa hayır’ kampanyalarının yükseldiği ülkede rüzgârı tersine çevirdi. Britanyalıların “Osmanlılar buraya kadar gelecek” propagandası karşılığını buldu. Olay ve failleri halen bir muamma; iki gariban Afgan’ın (ki Hint kökenli oldukları da iddia edilir) durduk yerde sivilleri taşıyan bir trene niye saldırdıkları, tam olarak açıklığa kavuşmadı. Söz konusu eylem üzerine birçok teori öne sürülürken İngilizlerin, ‘ANZAK’ları Çanakkale’ye getirebilmek için düzenledikleri bir provokasyon olduğuna dair iddialarda bulunuldu (ki bence de en akla yakını bu duruyor). Gerçekte Molla Abdullah ve Gül Muhammed bu eylemi niye planlamışlardı, niyetleri neydi, birer piyon muydular; bilinmez ama olay halihazırda yukarıda özetlediğim şekliyle tanımlanıyor ve ‘Broken Hill Saldırısı’, Avustralya halkının zihninde en nefret edilen tarihsel acılardan biri olarak duruyor.

Hal böyleyken bu hafta vizyona çıkan ve yönetmenliğini Can Ulkay’ın üstlendiği, senaryosunu da Gürkan Tanyaş’ın kaleme aldığı ‘Türk İşi Dondurma’, girişinde yazıldığı gibi bu olaydan esinlenerek kendince yeni bir tarih yazıyor, saldırının faillerini dondurmacı Mehmet’le deveci Ali, iki Türk yapıyor. Bu karakterler önce tatlı iki kafadar olarak çiziliyor ve yaşadıkları komedi tonunda anlatılıyor, sonra öykü milliyetçi sulara kayıyor ve ikili, Çanakkale’ye gitmek için yola çıkan ANZAK’ları durdurma düşüncesiyle asker dolu trene saldırı düzenliyor. Bu arada bütün bunlara sebebiyet veren, Türk-Avustralyalı demeden kendisine engel olanları yok eden biri var; İngiliz yüzbaşı Wayne...

Sinemada tarih elbette yeniden yazılabilir; bugüne kadar başta Amerikan filmlerinde olmak üzere hangi yaşanmışlıklar yeniden yazılmadı, hangi günahlar perdede aklanmadı ki? Ama mesela Avustralya cephesinden gelmiş, meselenin bütün boyutlarını enine boyuna perdeye taşımış, ANZAK’ların nasıl kandırıldığını göstermiş ve bunu tarihle oynamadan dürüstçe yapmış ‘Gelibolu’/‘Gallipoli’ (Yönetmen: Peter Weir / 1981) gibi bir film varken, benzer bir dürüstlüğe soyunmaksızın Avustralya halkının ruhunda ve zihnindeki acısı silinmemiş bir olaydan, hamaset dolu bir kahramanlık öyküsü çıkarmak ne derece savunulacak bir şeydir; doğrusu bilemiyorum. Kuşkusuz filmler tarih dersi vermek zorunda değildir, öykülerin ‘belgesel’ tavrında olmasını beklemek de beyhudedir. Ama Jean-Luc Godard der ki, “Bir kamera kaydırması ahlaki bir harekettir”. Başkalarını bilemem ama benim için öykünün kaydırılması da bir ahlaki harekettir ve ‘Türk İşi Dondurma’, öyküyü fazlaca kaydırmıştır.

En karikatürize karakter Yüzbaşı Wayne

Meselenin sinematografik yanlarına gelince: Filmin kostüm tasarımı ve görüntü yönetmenliği iyi, buna mukabil senaryo problemli, diyaloglar yer yer tutarsız, karakterler Avustralya’ya nasıl gelmiş, nasıl tutunmuş, ticarete atılmış biri (dondurma satıyor) nasıl İngilizce bilmez ve mesleğini sürdürür, bazı Avustralyalılar niye Türkçe konuşuyor; bütün bunlar muamma... Oyuncu kadrosu ise profesyonelce kendilerine tanımlanan karakterleri ete kemiğe büründürmeye çalışmış lakin asıl mesele yazı boyunca vurgulamaya çalıştığım gibi öykünün inandırıcı olmaması. En karikatürize karakter kimliğindeki Yüzbaşı Wayne ise Yeşilçam’daki ‘Önder Somer-Erol Taş kötülük geleneği’nin bir devamı gibi...

Böylesi bir tabloda öyküdeki Aborjinlere göz kırpma ve Avustralyalı kadınların savaşa giden evlatlarını koruma çabaları da birer süs olmaktan öteye gidememiş. Özetle, karşımızda bir hamaset destanı var, ne diyelim; isteyen bu öyküye inansın, isteyen tarihsel gerçeklere göz atsın...

 Meraklısına: Filmde anlatılan tarihsel olaya ilişkin Türkçe ve İngilizce iki yazı linki...

 http://www.hurriyet.com.tr/gundem/broken-hill-saldirisi-komplo-mu-21951919

 https://www.smh.com.au/national/nsw/broken-hill-new-years-day-1915-was-australias-first-terrorist-attack-20141014-115weh.html

Babalar ve oğullar...

Uyuşturucu bağımlısı oğlunu girdiği bataktan çıkarmak için çabalayan ama bir türlü bunu başaramayan bir baba... ‘Çölde Kutup Ayısı’, ‘Kırık Çember’, ‘Belgica’ gibi yapıtlarıyla tanıdığımız Felix van Groeningen’in Amerika’da çektiği ilk film olan ‘Güzel Oğlum’ (‘Beatiful Boy’) etkileyici bir drama. Bir baba (David Sheff) ve oğlunun (Nic Sheff) ayrı ayrı kaleme aldıkları iki anı kitabından (‘Beatiful Boy’ ve ‘Tweak’) Van Groeningen’le birlikte Luke Davies’in ortaklaşa yazdıkları senaryodan perdeye taşınan film, mesafeler açıldıkça derinleşen ve meselenin çarpıcılığıyla seyircisini yüzleştiren bir yapıya sahip.

Dondurmam hamaset...

Konu kısaca şöyle: Çeşitli dergi ve gazetelere yazdığı yazılarla hayatını kazanan David Sheff, ilk eşinden ayrıldıktan sonra yeni geleceğe yelken açar. San Francisco’da ikinci karısı ve iki çocuğuyla birlikte yaşarken önceki evliliğinden olan oğlu Nic’in uyuşturucu bağımlılığı giderek büyüyen bir derde dönüşür. Başlarda kolay atlatılabilir bir sorun gibi duran bu mesele Nic’in ağır uyuşturuculara yönelmesi, rehabilitasyon sürecini yarım bırakması, vazgeçtiği her noktada tekrar başa dönmesi derken umut, umutsuzluğa dönüşür. ‘Güzel Oğlum’un güzel taraflarından biri ahlaki öğütlerden uzak durması, aynı kulvardaki filmlerin bildik formüllerine ve reçetelerine sığınmaması olmuş. Öykünün belki de en çarpıcı yanı David’in bir baba olarak oğlunun değiştiğini görmemekte ısrarı ve hep, beş-altı yaşlarındaki masumiyetinin peşinde koştuğuna yaptığı vurgu ve buna karşın Nic’in bu yaklaşımın farkına varıp, “Artık ben, o ben değilim”in altını ısrarla çizmesi sanırım.

Komedi kadar dramda da iyi

Oyunculuklara gelince: David’de Steve Carell komedi kadar dramda da ne kadar başarılı olduğunu bir kez daha gösterirken canlandırdığı karakterin açmazlarını, sorunun büyüklüğü karşısındaki darmadağın oluşunu, her şeyin adım adım kontrolünden çıkmasını çok iyi yansıtıyor. Timothée Chalamet de bağımlı Nic’te kuşağın en iyilerinden biri olduğunu hatırlatan bir performansa imza atıyor. Senaryo, belki süreler bakımından öykünün kadınlarıyla (Nic’in gerçek annesi Vicky / Amy Ryan ve üvey annesi Karen / Maura Tierney) pek ilgilenmiyor gibi görünüyor ama onların yaşadıkları dramı az ama öz ve çarpıcı hamlelerle perdeye taşıyor.

Amerikalı bir eleştirmenin de belirttiği gibi ‘bağımlı bir gençle, onu bu dertten kurtarmaya bağımlı babasının öyküsü’nü anlatan ‘Güzel Oğlum’, haftanın en iyi seçeneği. Belçikalı Van Groeningen’in nispeten Avrupalı bir dokunuşla derinlik kazandırdığı bu filmi kaçırmayın derim.

Güzel Oğlum (5 üzerinden 3,5)

Yönetmen: Felix van Groeningen
Oyuncular: Timothée Chalamet, Steve Carell, Maura Tierney, Oakley Bull, Christian Convery, Amy Ryan, Timothy Hutton
ABD yapımı

İki yıldız ‘Morg’ sokağı cinayetleri!

Bulduğu bir beden vasıtasıyla etrafa dehşet satan bir iblis… William Friedkin’in 1973 tarihli klasiği ‘Şeytan’dan (‘The Exorcist’) beri sinemanın çok bildik bir gerilim temasıdır bu. Defalarca sahaya sürülmüş ama birkaç film dışında eleğin üzerinde tutunama pek rastlanamamıştır. Haftanın yenilerinden ‘Kadavra’ da (‘The Possession of Hannah Grace’) aynı güzergâhta ısrar eden bir yapım olmuş. Film, genç bir kızın (ismi Hannah Grace) bedenine çöreklenmiş bir iblisi çıkarmak için uğraş yeren iki rahibin beyhude çabasını izlediğimiz sahnelerle açılıyor. Nihayetinde sekans, mekânda bulunan babanın, kızını bir yastıkla boğmasıyla sonuçlanıyor. Aradan üç ay geçiyor. Bir operasyon esnasında partnerinin ölümünü engelleyemeyen, peşi sıra yaşadığı vicdan azabı ve suçluluk duygusuyla birlikte mesleğini bırakan kadın polis Megan, Boston’daki bir hastanenin morgunda çalışmaya başlıyor. Ne var ki görevindeki ilk gece morga getirilen bir cesetle birlikte sessiz sakın ortam hareketleniyor; çünkü iblis, yeniden hayata dönmek için hamlelere soyunuyor…
‘Kadavra’, sırtını klişelere dayayan, tahmin edilebilir sahnelerle dolu, seyircisini germe konusunda ise pek de etkili olamayan vasat bir gerilim film. Yunanistan ve Birleşik Amerika’da büyüyen Hollanda kökenli Diederik Van Nooijen imzalı bu yapım yerine orijinal ‘Şeytan’ı oturup bir kez daha izlemek bile sinema adına daha hayırlı bir iştir diye düşünüyorum.

Kadavra
Yönetmen: Diederik Van Rooijen
Oyuncular: Shay Mitchell, Gray Damon, Kirby Johnson, Nick Thune, Louis Herthum, Stana Katic, Max McNamara, Jacob Ming-Trent, James A. Watson, Jr.
ABD yapımı


Dondurmam hamaset...

Diğer seçenekler...

Yerli drama ‘Güven’, Sefa Öztürk imzasını taşıyor, filmin başrollerinde Gözde Çığacı, Bülent Çolak, Ahmet Kaynak ve Serkan Keskin gibi isimler var. ‘İstila Altında’yı (‘Captive State’) Rupertt Wyatt yönetmiş, oyuncular John Goodman, Ashton Sanders ve Jonathan Majors.

Dondurmam hamaset...

Haftanın gerilimlerinden ‘Kadavra’da (‘The Possession of Hannah Grace’) başrolleri Shay Mitchell, Grey Damon ve Kirby Johnson paylaşıyor, yönetmen Diederik Van Rooijen. Kemal Özdemir imzalı ‘Marid’in kadrosunda ise Onur Bilgin, Hilal Anay ve Mustafa Mutlu gibi isimler var. Haftanın animasyonu ‘Mucizeler Parkı’nı (‘Wonder Park’) Dylan Brown yönetmiş. ‘Sokağın Çocukları’ Faik Ahmet Akıncı imzasını taşıyor, oyuncular Belma Mamati, Faik Ahmet Akıncı ve Metin Keçeci. İsveç yapımı ‘Kıyamet’i (‘Den blomstertid nu kommer’) Victor Danell yönetmiş, kadroda Christoffer Nordenrot, Lisa Henni ve Magnus Sundberg yer alıyor.

Dondurmam hamaset...

 ELEŞTİRMENLER ZİRVESİ

Türkiye’nin en iyi sinema yorumcuları haftanın filmlerini değerlendiriyor...

Dondurmam hamaset...

X