"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

‘Cehennem’de bir melek...

Bazısı net, bazısı ucundan kıyısından ‘Savaş karşıtı’ mesajlarla yüklü filmlerin geçit törenine soyunduğu haftada Mel Gibson, Amerikan tarihinin ‘Şeref Madalyalı’ ilk vicdani retçisi Desmond T. Doss’un öyküsünü anlatıyor. ‘Hacksaw Ridge: Savaş Vadisi’, özellikle Okinawa’daki cehennemi ortamı resmeden sahneleriyle dikkat çekiyor.

Henüz yolun başındayken, sinema serüveninin en etkileyici çıkışlarından birini ‘Savaş karşıtı’ (‘Gelibolu’) bir filmle yaparsan zaten mesele hakkında temel bir fikrin olur! Lakin sonraları yönetmen olarak imza attığın yapıtlarda aksiyona, şiddete, kanlı sahnelere yüklenmişsen de ortaya ‘Hacksaw Ridge: Savaş Vadisi’ gibi bir filmin çıkması da doğaldır sanki.

 

Mel Gibson, 2006’da çektiği ‘Apocalypto’dan tam 10 yıl sonra yeniden kamera arkasına geçmiş ve söz konusu yapımla huzurlarımıza gelmiş. ‘Hacksaw Ridge: Savaş Vadisi’, gerçek bir karakterin, eline silah almayı reddetmesine rağmen sağlık görevlisi olarak 2. Dünya Savaşı’nın Pasifik cephesinde görev yapmış ve yaklaşık 75 kişinin hayatını kurtarmış Desmond T. Doss’un öyküsüne odaklanıyor. 1. Dünya Savaşı’nda en yakın arkadaşlarını kaybetmiş ve her türlü yıkıma, en yakınından şahit olmuş, dönüşte kederini alkolde çözmeye çalışmış bir babanın iki evladından biri olan Desmond, kardeşiyle yaşadığı trajik bir olayın ardından temel dini öğretilerden birine, “Öldürmeyeceksin”e sığınıyor ve hayatını bu eksen etrafında kuruyor. Arabanın altında kalmış birine (bu noktada ‘Sefiller’in Jean Valjean’ını hatırlamamak mümkün mü!) yardım ederken tanıştığı hemşire Dorothy’ye âşık olan bu genç adam, bütün dünyayı sarıp sarmalayan savaş belasına karşı koymak adına her ‘vatansever’ gibi ordunun kapısını çalıyor. Lakin bu çelimsiz ama her idmanın en dayanıklısı görünümündeki genç, iş eline tüfek alma aşamasına gelindiğinde inançlarını öne sürerek tavrını belli ediyor. Sonuçta sorun askeri mahkemeye kadar taşınıyor lakin Anayasa Mahkemesi’nin kimi hükümleri gereği, bu viraj bir şekilde dönülüyor. Ve nihayetinde Desmond, bağlı bulunduğu birlikle Okinawa Cephesi’ndeki yerini alıyor ama...

 

İKİ AYRI FİLM GİBİ

 

Mel Gibson, ‘Hacksaw Ridge: Savaş Vadisi’nde sanki iki ayrı film çekmiş, ilk yarıda karakterinin nasıl bir ‘vicdani retçi’ olduğunu ve bu kimliğiyle, ordu içinde yaşadığı sıkıntıları anlatıyor. Aynı zamanda bir ‘Adventist’ olarak yedinci günde (cumartesi) dünyevi işlerden kaçınan Desmond (tabii bu durum akla ‘Ateş Arabaları’ filmini de getiriyor), babasının yardımıyla ‘Vicdani retçi’ kimliğiyle savaş ortamına yollanıyor.


Gibson, sanki öykünün ikinci kısmında önceki filmlerinde alamet-i farikası olarak önümüze sürdüğü aksiyona ve kanlı sahnelere yüklenen dinamik anlatımını bir kez daha gerçekleştirme fırsatı bulmuş. Japonları, insani bir bakış atmadan öldürülmesi, taranması, yakılması gereken düşmanlar olarak sunan bu sahnelerde karşımıza gelen, Desmond’un yaralı bir Japon askerine morfin enjekte ederek yardıma soyunması da, Gibson’ın, “Bakın karşı tarafı da gözetiyorum” savunusu kadar ana karakterinin ‘hümanizm’ine ilişkin bir not gibi geldi bana. Okinawa’daki cehennemi tasvire soyunan ve işin içine fareleri de sokan bu bölüm, sanki ‘Er Ryan’ı Kurtarmak’ın o ünlü ilk 25 dakikasını da hatırlatıyor. Filmde, ‘İnanılmaz Örümcek Adam’ serisinin Peter Parker’ı olarak tanıdığımız Andrew Garfield, Desmond T. Doss’u etkileyici bir kompozisyonla karşımıza getirirken baba Tom’da Hugo Weaving, Yüzbaşı

 

Glover’da Sam Worthington, Çavuş Howell’da Vince Vaughn ve Dorothy’de Teresa Palmer çok iyiler.

 

Yer yer milliyetçi duygulara da seslenen ‘Hacksaw Ridge: Savaş Vadisi’, nihayetinde mesajını ‘gerçekçilik’ adına şiddet sömürüsü kokan kanlı sahneler eşliğinde verirken beğenimiz açısından ‘araf’ta (!) kalmış bir yapıt gibi görünüyor. Ama yönetmen Mel Gibson’ın filmografisini takip edenler için kaçırılmaması gereken bir adım tabii ki.

 

HACKSAW RIDGE: SAVAŞ VADİSİ

Yönetmen: Mel Gibson

Oyuncular: Andrew Garfield, Hugo Weaving, Vince Vaughn, Sam Worthington, Teresa Palmer, Rachel Griffiths, Robert Morgan / ABD yapımı

 

YASINI TUTARKEN...

 

François Ozon, ‘Frantz’da son derece incelikli öyküyü benzer bir görsel estetikle desteklemiş.

 

Kadının kocası hapistedir. Evine gelen garip ziyaretçi, hareket ve mimikleriyle inanılmaz şekilde eşini andırmaktadır. Zamanla anlaşılır ki kadının kocası ölmüştür ve gelen kişi, eşiyle yıllarca aynı hücrede kalmıştır. Kadın, ziyaretçiyle yarım kalan ilişkisini yaşamayı dener...


‘Macar Sineması’nın büyük ustalarından Zoltan Fabri’nin 1981 tarihli başyapıtı ‘Ağıt’ (‘Requiem’) işte böyle ilginç bir konuya sahiptir. François Ozon, Ernst Lubitsch’in az bilinen çalışmalarından ‘Broken Lullaby’nin kimi değişikliklerle donatılmış yeniden çevrimi ‘Frantz’da, benzer bir durumun izlerini sürüyor. Film, nişanlısı Frantz Fransızlar tarafından öldürülmüş Alman Anna’nın trajedisini anlatıyor. Genç kadın, kayınvalidesi ve kayınpederinin yeni bir hayat kurma önerilerine ve kendisine âşık olan Kreutz’un ısrarlı teklifine karşı, “Onu unutmak istemiyorum” derken günün birinde karşısına tıpkı ‘Ağıt’taki gibi ‘tuhaf’ ziyaretçi çıkar. Nişanlısının mezarına çiçek bırakan bu kişi genç bir Fransızdır ve Frantz’ın Paris’ten yakın arkadaşı olduğunu iddia etmektedir. Paul Verlaine şiirlerine tutkusu, Édouard Manet tablolarına ilgisi ve keman çalma yeteneğiyle Adrien, Frantz’ın adeta bir kopyasıdır. Lakin Anna’nın, bu genç Fransıza olan yakın ilgisi, savaş sonrası ortamında, küçük Quedlinburg kasabası ahalisi tarafından onaylanmaz. Üstelik zamanla Anna önemli bir sırrı, Adrien’in Frantz’la olan ilişkisinin gerçek niteliğini öğrenecektir...

 

ANTİ-MİLİTARİST’ RUH...

 

François Ozon, ‘Frantz’da en iyi işlerinden birine imza atmış. Son derece incelikli öykü, benzer bir görsel estetikle desteklenmiş ve her biri ağırlıklı olarak ‘Pastoral’ tattaki tablolar niteliğindeki kadrajlarla büyülü bir filme dönüşmüş. Siyah-beyaz başlayan ve kimi anlarında renklenen ‘Frantz’, kendi adıma son zamanlarda izlediğim en etkileyici filmlerden biri. Ozon, Anna’nın hüznünü, kederini ve karşısına çıkan esrarengiz bir adamla birlikte yeniden yaşama sevincini bulmasını anlatırken belli bir noktadan sonra tekrar yeni bir trajedinin parçasına dönüşmesini gayet zarif bir anlatımla karşımıza getirmiş. Öykünün Fransa bölümleri de ayrı bir acının ifadesi olmuş. Filmin bir başka önemi, özellikle Frantz’ın doktor babası Hans Hoffmeister karakteri vasıtasıyla dışa vurulan savaş karşıtı duruşu (O baba ki, oğlunu kendi elleriyle cepheye yollamıştır).

 

‘Frantz’ı özel yapan yanlardan biri de canlandırdığı karakterin (Anna) acısını her daim yansıtan ve sakin güzelliğiyle dikkat çeken Paula Beer’in incelikli performansı. İlk olarak Avusturya westerni, ‘Kara Vadi’yle (‘Das finstere Tal’) tanıdığımız genç oyuncunun ‘Frantz’dan sonra yolunun daha da açık olacağı kesin. Jalil Lespert imzalı ‘Yves Saint Laurent’de ünlü modacıyı canlandıran Pierre Niney ise Adrien’de kırılgan karakterini sahici bir kimliğe dönüştürüyor. Ben ayrıca doktor Hoffmeister’de Ernst Stötzner’i çok beğendim.

 


Ozon, her daim farklı ama kendi üslubu içinde benzer temalarda dolaşan filmlere imza atar. Bu yanıyla da Almodóvar’ı andırır. Yakın zaman önce izlediğimiz ‘Julieta’ nasıl İspanyol yönetmenin filmografisi açısından kendi yolculuğu içinde tutarlı ama farklı bir duraksa, ‘Frantz’ da Ozon için benzer bir durumun ifadesi olmuş. Sezonun en iyi filmlerinden biri olan bu çalışmayı kesinlikle kaçırmayın derim.

 

Yönetmen: François Ozon
Oyuncular: Paula Beer, Pierre Niney, Ernst Stötzner, Marie Gruber, Cyrielle Clair, Johann von Bülow
Fransız yapımı

 

GENÇLİĞİM EYVAH!

 

‘Trainspotting’in sinemaya armağan ettiği Ewan McGregor, ‘Pastoral Amerika’yla (‘American Pastoral’) ilk uzun metraj yönetmenlik sınavına soyunmuş. Philip Roth’un 1997 tarihli romanından uyarlanan film, bir baba-kız öyküsü ekseninde dönem panoraması sunuyor. Öykü kısaca şöyle: Kolejin ‘Sportif gözdesi’ Seymour ‘Swede’ Levov, yörenin en güzel kızı (eski ‘New Jersey Güzeli’) Dawn Dwyer’la evleniyor ve kızı Merry’nin doğumuyla birlikte, mutlu-mesut günlere yelken açıyor. Lakin minik Merry büyüdükçe aile içindeki dertler de büyüyor. Asi kızın çocukluğundaki sürekli rol çalma çabaları (ki psikiyatrı kekemeliğini bile buna bağlıyor) derken gençlik döneminde aile karşılarında sisteme karşı militan bir profil buluyor...Ewan McGregor, ideal bir Amerikan ailesinin ülkedeki politik çalkantılar karşısında ne denli eğilip büküldüğünü, genç üyeleri ekseninde nasıl gelgitlere uğradığını anlatan bir romanı sinemaya uyarlarken filmiyle, sanki metnin daha derinlemesine uğradığı limanlarda fazla durmadan hareket etmiş izlenimi veriyor. Hoş, bütün arka planına rağmen hikâye özde babasına âşık olan ve annesinin güzelliğini kıskanan küçük bir kızın psikolojik okumasını yani Freud’yen bir meseleyi takipte kararlı. Sosyolojik arka planVietnam savaşı, gençliğin ‘şiddet’ dolu öfkesi, Newark’taki (ki Levov ailesinin orada ‘Eldiven fabrikası’ var) ‘Siyah ayaklanması’ vs.; film (sanırım roman da) bu meselelere uğruyor ama sanki asıl dert Merry’nin kafa karışıklığı, politik bir zemine oturmayan anarşizmi ve bir babanın, evladına karşı duyduğu sorumluluk. Bu arada kızının dengesizliğiyle mutlu yuvası dağılan bir annenin, kocasının belli bir noktadan sonra kendisine karşı ilgisizliği karşısındaki savruluşu.Oyuncu Ewan McGregor’ın, yönetmen McGregor’dan daha etkili gözüktüğü yapımda Jennifer Connelly ve Dakota Fanning de idare eder performanslar sunuyor. Evet, film tarihsel hatırlatmalarda bulunuyor, dönemi özellikle görsel açıdan başarıyla resmediyor ama derinleşmekte ve sosyolojik bakışta zorlanıyor. Yine de “Ewan McGregor’, kamera arkasına hoş geldin” diyelim...  

 

PASTORAL AMERİKA

Yönetmen: Ewan McGregor

Oyuncular: Ewan McGregor, Jennifer Connelly, Dakota Fanning, Peter Riegert, Rupert Evans, Molly Parker, Valorie Curry ABD yapımı

 

DİĞER SEÇENEKLER

Haftanın diğer yapımlarına gelince: Gerilim filmi ‘Lanetli Ev’i (‘The House on Pine Street’) Aaron ve Austin Keeling kardeşler yönetmiş, oyuncular Emily Goss, Taylor Bottles, Cathy Barnett ve Natalie Pellegrini. Bir serinin son halkası olan ‘Çakallarla Dans 4’ü, ilk üç filmde olduğu gibi Murat Şeker yönetmiş, oyuncular önceki filmlerden hatırlandığı gibi Şevket Çoruh, İlker Ayrık, Timur Acar ve Murat Akkoyunlu. Haftanın bir diğer yerli seçeneği ‘Bana Git De’, yönetmen olarak Handan Öztürk’ün imzasını taşıyor. Filmin oyuncu kadrosunda Tayanç Ayaydın, Atiye, Seyyal Taner ve Birsen Dürülü gibi isimler yer alıyor.

 

X