"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

Bir zamanlar Meksika’da...

Alfonso Cuaron çocukluğuna bakıyor ve 70’ler Meksika’sından son derece etkileyici bir aile panoraması çıkarıyor. Birçok eleştirmen tarafından ‘Yılın En İyi Filmi’ olarak gösterilen ve siyah-beyaz çekilen ‘Roma’, hem sinema salonlarında hem de Netflix ekranlarında seyircisini bekliyor.

70’ler, Mexico City... Başkentin hatırı sayılı mahallelerinden ‘Roma’da yaşayan bir aile; doktor baba Antonio sürekli ‘iş gezisinde’ (ama gerekçesi Kusturica’nın anlattığı öyküdekinden farklı), anne Sofia ise biri kız üçü erkek dört çocuğuyla ev içi düzeni sağlamaya çalışırken en büyük desteği hizmetçileri Cleo’dan alıyor...
Bir zamanlar Meksika’da...
Alfonso Cuaron’un son filmi ‘Roma’, işte temel olarak bu kısa özette gezinen otobiyografik bir hesaplaşma, hatırlatma çabası... Siyah-beyaz çekilmiş film, ülke tarihinin kaotik dönemlerinden birinde küçük bir burjuva ailenin yaşadığı ‘sıkıntılara’, gündelik hayatın işleyişine ve sonrasında da bu aile üyelerinin (hizmetçi Cleo da dahil) sokakla, sosyal ve siyasi gelişmelerle kesişme noktalarına odaklanıyor.
Cuaron’un ‘Amarcord’u...
Cuaron çocukluğundan ve anılarından çekip çıkardığı ayrıntılarla, detaylarla ördüğü filminde bir anlamda kendi ‘Amarcord’unu çekmiş. Öyküsünü perdeye taşıdığı bu topluluk bizatihi ailesi, Cleo da hizmetçileri... Fransızlar, “İlk filmler genellikle sıkıcı olur, çünkü yönetmenler kendi hayatlarını anlatırlar” der. Cuaron bugüne kadar ‘Y Tu Mama Tambien’ (2001), ‘Children of Men’ (2006), ‘Harry Potter ve Azkaban Tutsağı’ (2004) ve (son olarak) ‘Gravity’ (2013) gibi yapıtlara imza atmış deneyimli bir yönetmen; dolayısıyla kendi hayatını anlatma hamlesine 57 yaşında soyunduğuna göre ortada Fransızların bahsettiği türden bir ‘sıkıcılık’ yok... Lakin film belli bir noktaya kadar çok gevşek ve kendi sınırları içinde yayıla yayıla ilerliyor. Bu aşamalarda kamera ve öykü daha çok aile bireylerinin tekrarlarla dolu hayatlarına, Cleo’nun başlarda evde aynı işi paylaştığı diğer hizmetçi Adela’yla sosyalleşme çabalarına kulak kabartıyor. Bu bölümlerde Cleo’nun Fermin adlı gençle olan ilişkisi, buluşma yerleri olan sinema salonları, sonrasında hamileliği vs. ön planda. Aile cephesinde ise aslında kendi evinde bir tür misafir gibi takılan baba Antonio’nun “Bu köpek de her tarafı pisletiyor” türünden otoritesini (!) hatırlatan uyarılarını, görev yeri adresi olarak Quebec’i göstererek sahneden çekilişini ve de aileyi kendi başına bırakma aşamalarını izliyoruz.
‘Corpus Christi Katliamı’...
‘Roma’ birçok eleştirmene göre ‘yılın filmi’, çoklarına göre de bir başyapıt. Beni bu yargılarla buluşturmayan gerekçe ise Cuaron’un yaklaşık bir buçuk saat kadar öyküyü alabildiğine yayması ve kendi çocukluk günlerine olan sadakati, sevdası ve romantize etme çabasıyla asıl yüreğimizi çarpacak bölümlerle seyircisini geç buluşturması. Evet, bazen böyle olur; öykünün parçaları fazla dağıtılır ve sonrasında çok çabuk, etkili bir biçimde toparlanır. ‘Roma’da da benim için asıl güzellikler ve derinlikler büyük mobilya dükkânında, kameranın üstten geniş planda Meksika’nın kanlı tarihine ‘Corpus Cristi Katliamı’ olarak geçen resmi ve sivil polislerin para militer güçlerle birleşerek eğitim fonları üzerine gösteri yapan solcu öğrencileri katlettikleri günden kareyi (kareleri) gösterdiği anda başladı. Ki 10 Haziran 1971 tarihli bu faşist saldırıda 42 öğrenci hayatını kaybetmişti. Cuaron bu sekansı baştan sona mükemmel çekmiş (hele ki bu bölümün finalinde Cleo’nun kendi hayatına ilişkin şahit olduğu bir olay var ki, söz konusu karakterle birlikte seyirciyi de büyük bir şaşkınlığın içine çekiyor. Bir de doğum sahnesinden bahsetmem lazım; insanın yüreğine o kadar derinden ve çarpıcı bir şekilde işliyor ki...
Bir zamanlar Meksika’da...
Filmde yönetmen Cuaron, faşistlerin öğrencileri öldürdükleri ‘Corpus Christi Katliamı’nı da hatırlatıyor.
Trump’a inat!
‘Roma’, çocukluk günlerinde geçmesi bakımından ‘Amarcord’u akla getirdiği kadar şimdiki zamanın içinden ‘Yeni Gerçekçilik’e de selam yolluyor. Kimi Amerikalı eleştirmenler bu açıdan filmin Vittorio De Sica ve Satyajit Ray gibi isimleri hatırlattığına dair yorumlarda bulunmuşlar. Bense bu konuda da şu şerhi düşmek istiyorum: Cuaron’un filmi, özellikle ilk bölümleri itibariyle ‘Yeni Gerçekçilik’ manzaraları sunsa da sanki böyle olmak için özel olarak uğraşmış, dolayısıyla bu haliyle dersine çalışmış bir öğrencinin elinden çıkmış hissi veriyor. Bu tür refleksler bakımından ‘Roma’nın, Nuri BilgieCeylan sinemasıyla da örtüştüğü kanısındayım.
Kimi sahnelerinde, ülke ‘Kirli Savaş’ adı verilen dönemi yaşarken burjuvaların av partilerindeki ‘hoşça zaman’ geçirmelerine de uğrayan Cuaron’un bu son adımının Oscar’ın ana dallarında aday olması muhtemel. ‘En İyi Film’, ‘En İyi Yönetmen’ ve ‘En İyi Görüntü Yönetmeni’nin yanı sıra ailenin her anlamda (fiziksel ve ruhsal) dağınıklığını toparlayan Cleo’da karşımıza gelen ve ilk sinema deneyiminde harikalar yaratan Yalitza Aparicio’nun da ‘En İyi Kadın Oyuncu’da aday olması büyük bir olasılık. Filmin Akademi tarafından ödüllendirilmesi elbette (geçen yıl ‘Coco’ adlı animasyonda olduğu gibi) Trump’ın ‘Duvar’ eksenli Meksika politikalarına da bir cevap niteliği taşıyacak.
Son olarak yönetmeni Cuaron’un “Beni yetiştiren iki kadın ve onları terk eden adamla ilgili” şeklinde tanımladığı ‘Roma’yı kesinlikle kaçırmayın derim...
Bu kez ağlarla buluşmaktan
çok memnunuz...
Marvel klasiklerinden ‘Örümcek Adam’, 2002’den bu yana karşımıza üç ayrı oyuncunun suretiyle geldi: Tobey Maguire, Andrew Garfield ve son olarak da Tom Holland... Ortada ciddi bir kuşak değişikliği bile yokken bu sayı fazla değil mi? Bence fazla...
Neyse, bu ayrı bir konu... Şimdi huzurlarımızda yeni bir ‘Örümcek Adam’ var ve bu kez “Ama bu da çok fazla” dedirtmiyor... Malum, ‘Örümcek Adam’ (‘Spider Man’) yakın bir zaman önce kaybettiğimiz Stan Lee-Steve Dilko ortaklığının bir ürünü. Bu hafta salonlarımızda ağırladığımız ‘Örümcek Adam: Örümcek Evreninde’ (‘Spider-Man: In to the Spider-Verse’) adlı animasyon ise meseleye Brian Michael-Bendis ve Sara Pichelli ikilisinin yarattıkları Miles Morales karakteri üzerinden bağlanıyor.
Bir zamanlar Meksika’da...
Senaryo ve göndermeler çok iyi
Bu karakteri açmak gerekirse minik Morales bir lise öğrencisi, Çalışkan, zeki, kendi dünyasını kurmuş, çevresinde popüler bir genç. Polis babasıyla hastabakıcı annesi onu, daha iyi koşullarda eğitim alabilmesi için özel bir okula kaydettirmişler. Miles, bu yeni okulda sıkılıyor, kendisini attırmak için ‘vasat’ı oynuyor ama öğretmenleri bu numarasını yemiyor! Derken bir örümcek tarafından ısırılıyor ve kendisini ‘bambaşka bir evren’de buluyor.
Yönetmenliğini üç ayrı ismin; Bob Persichetti, Peter Ramsey ve Rodney Rothman’ın üstlendiği bu etkileyici animasyon, ‘Örümcek Adam’ geleneğine yeni bir soluk getirirken zekice yazılmış senaryosu ve hem popüler kültüre hem de kahramanın ait olduğu külliyata ilişkin ince ve çarpıcı göndermeleriyle dikkat çekiyor. ‘Kingpin’ adlı kötü bir karakterin düzeni bozarak başka evrenleri işin içine sokup her şeyi kaotik hale getirdiği bir ortamda Miles, yeni bir ‘Örümcek Adam’ olma, sorumluluk alma (bu arada filmin en iyi esprilerinden biri Ben Amca’nın “Büyük güç büyük sorumluluklar getirir” sözüne ilişkindi) ve bir tür ergenlikten yetişkinliğe geçme sınavlarına tabi tutuluyor.
Anne Hispanik, baba siyahi...
Seslendirme kadrosunda Mahershala Ali, Nicolas Cage, Lily Tomblin, Zoe Kravitz gibi isimlerin olduğu filmde Miles Morales’i de Shameik Moore seslendirmiş.
Karakterin anne tarafından Hispanik (Porto Riko’lu), baba tarafından siyahi olması ise belki de ‘Örümcek Adam’ karakterine getirilen en ‘devrimci’ soluk. Bu hamle sanırım ‘Black Panther’ gibi siyahi bir ‘Süper kahraman’ın boy gösterdiği 2018’e, yeni bir not daha düşülmesini de sağlıyor. Bu arada ‘May Hala’ da enfes bir karaktere (yaşlı ama zıpır mı zıpır) dönüştürülmüş.
Sonuç olarak ‘Örümcek Adam: Örümcek Evreninde’ süresinin biraz fazla görünen uzunluğunun dışında pek bir handikap içermeyen ve de bence son dönemlerde sinema salonlarına uğramış en iyi animasyon. Naçizane ‘Mutlaka izleyin’ derim...
Diğer seçenekler...
Bir zamanlar Meksika’da...

Haftanın ilgi çekici yapımlarından ‘Donbass’, Sergei Loznitsa imzasını taşıyor. Ukrayna’da yaşanan karışıklıklar üzerine etkileyici bir bakış açısına sahip filmin oyuncuları şöyle: Boris Kamorzin, Valeriu Andriuta, Tamara Yatsenko, Natalya Buzko, Georgiy Deliev, Sergey Russkin ve Olesya Zhurakovskaya. ‘Aşk Bu mu?’yu Ömer Uğur yönetmiş, filmin kadrosunda Afra Saraçoğlu, Kubilay Aka, Salih Kalyon, Şerif Erol, Sadi Celil Cengiz ve Evrim Doğan gibi isimler yer alıyor. ‘Bana Bir Soygun Yaz 2’, Murat Toktamışoğlu imzasını taşıyor, oyuncular Şafak Sezer, Çetin Altay, Umut Oğuz ve Hasan Elmas. ‘Yılbaşı Sürprizi’ (‘A Christmas Star’) ise Richard Elson’ın yönettiği bir yapım, filmin kadrosunda Robert James-Collier, Suranne Jones, Bronagh Waugh, Erin Galway-Kendrick ve Pierce Brosnan var.


 

X