"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

Bir şarkısın sen, ömür boyu sürecek...

Bir hayatın üç ayrı evresine göz atarken ele aldığı karakterin kişiliğini ve cinsel kimliğini bulma çabasını perdeye taşıyan ‘Ay Işığı’, sekiz dalda Oscar’a aday. Barry Jenkins imzalı yapım, sinema tarihinin en etkileyici eşcinsel aşk hikâyelerinden birini anlatıyor.

La La Land’ın neşe saçtığı bir dönemde bazı yapımlar da sanki denge kabilinden aşırı kederle yüklü. Bu kulvarın ilk önemli hamlesi ‘Yaşamın Kıyısında’ydı (‘Manchester by the Sea’), şimdi sahne sırası ‘Ay Işığı’nda (‘Moonlight’). Barry Jenkins’in, Tarell Alvin McCraney’nin tiyatro oyunu ‘In Moon-light Black Boys Look Blue’dan (‘Ay Işığı Siyah Çocukları Mavi Gösterir’) -yazarıyla birlikte kaleme aldığı senaryoyla- sinemaya uyarladığı filmde, bir hayatın üç ayrı evresinde (çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik) dolaşıyoruz. Söz konusu hayata ilk adım attığımızda öykünün kahramanı Chiron’ı dokuz yaşlarında buluyoruz. Okulda sürekli olarak itilip kakılan Chiron’a günün birinde, peşindeki çocuklardan kurtulmak için sığındığı virane evde yardım eden Juan adlı bir uyuşturucu satıcısı kol kanat geriyor. Bu giriş bölümünün adı ‘Ufaklık’ (‘Little’); peşi sıra kahramanımızın lise döneminin anlatıldığı ‘Chiron’ faslını ve nihayetinde son adım olan ‘Siyah’ı (‘Black’) izliyoruz.

Bir şarkısın sen, ömür boyu sürecek...

Yönetmen: Barry Jenkins

Oyuncular: Alex R. Hibbert, Ashton Sanders, Trevante Rhodes, Naomie Harris, Mahershala Ali, Janelle Monáe, Jharrel Jerome, André Holland

ABD yapımı

ADAYLIKLARI...

- En İyi Film

- En İyi Yönetmen (Barry Jenkins)

- En İyi Uyarlama Senaryo (Barry Jenkins-Tarell Alvin McCraney)

- En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Naomie Harris)

- En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Mahershala Ali)

- En İyi Kurgu (Joi McMillon-Nat Sanders)

- En İyi Görüntü Yönetmeni (James Laxton)

- En İyi Orijinal Müzik (Nicholas Britell)

‘BEYAZ’SIZ BİR FİLM

‘Ay Işığı’, bir büyüme öyküsü olduğu kadar ele aldığı karakterin kişiliğini ve cinsel kimliğini de bulma öyküsü. Uyuşturucu müptelası annesinden uzaklaşıp hayatındaki en önemli eksikliklerden biri olan ‘baba figürü’nü ve ‘mutlu aile tablosu’nu Juan ve kız arkadaşı Teresa’yla tamamlıyor. Küba kökenli uyuşturucu satıcısı küçük çocuğa hayatta ve ayakta kalma derslerini verirken, minik Chiron da arkadaşlarının kendisine neden ‘Yumuşak’ dediklerinin sorgulanmasına ortak ediyor Juan ve Teresa’yı. Ergenlikte ise artık Juan yoktur ama aynı dertler sürmekte, Chiron okulda ‘erkeklik taslayan’ kimi bıçkınlar tarafından sözel ve fiziksel tacize uğramaktadır. Bu dönem, onun için ilk cinsel deneyimlerin yaşandığı ve ihaneti tattığı sürecin ifadesidir. Bir öfke patlaması farklı bir yolun başlangıcı oluyor. Yetişkinlikte saptığı güzergâhın onu sürüklediği noktada da bambaşka bir kişiliği görüyoruz.

Herhangi bir karesinde neredeyse hiçbir beyazın görünmediği ‘Ay Işığı’, sessiz, sakin, öfkesini içine atan, kederle yüklü, kendini sözlerden çok gözleriyle ifade eden Chiron’ın dönüşümü kadar bizi getirip bıraktığı nokta itibariyle insanı fena halde çarpan bir ‘aşk hikâyesi’nin de filmi. Öykü asıl olarak eşcinselliğin toplumsal yapı içindeki zorluklarına odaklanırken meselenin siyahlar arasındaki durumu ‘öteki’nin ötekiliği çizgisine taşıyor filmi. Jenkins’in yapıtı bir kere bu yanıyla bile çarpıcı. Daha sonrasında öyküde Miami’nin uyuşturucu bataklığından manzaralar, çıkışsızlığın ve seçeneksizliğin yarattığı hayat modelleri (satıcı olmak mesela), okul ortamındaki çocuklar arası hiyerarşinin şiddetle örülü yapısı gibi limanlar çıkıyor karşımıza. ‘Ay Işığı’nın güzelliğini ve çarpıcılığını, bütün bu noktalarda klişelerden uzak duran tavrı ve beklenen cevaplarla vakit kaybetmeden farklı sokaklara sapan yapısı belirliyor.

OYUNCULUKLAR MUHTEŞEM

Jenkins, zorlu, sert ve acımasız bir dünyayı tasvir ederken şiirsel bir anlatım tutturuyor. Ki bu yolda görüntü yönetmeni James Laxton’ın kamerasından ve Nicholas Britell’in müzik çalışmasından büyük ölçüde yardım görüyor (filmin soundtrack’inde de ‘Cucurrucucu Paloma’ ve de ‘Hello Stranger’ gibi iki muhteşem şarkı var).

Oyuncular deseniz, orası da ayrı bir güzellik alanı... Chiron’ın çocukluğunu canlandıran Alex R. Hibbert, gözleriyle oynadığı her sahnede yürek dağlıyor. Minik oyuncunun, ‘Lion’daki Sunny Pawar’la birlikte bu aralar sinemanın bizle buluşturduğu en parlak değerler olduğunu düşünüyorum. Chiron’ın ergenliğinde karşımıza gelen Ashton Sanders’la yetişkinliğini canlandıran Trevante Rhodes da ışıltılı performanslar ortaya koyuyor. Chiron’ın hayattaki tek dostu (ve aşkı) Kevin’ın ergenliğindeki Jharrel Jerome da çok iyi ama yetişkinliğindeki André Holland’ın yeri bambaşka. Keza Chiron’ın annesi Paula’da Naomie Harris, Juan’da Mahershala Ali de çok iyiler (zaten ‘En İyi Yardımcı Kadın ve Erkek’te Oscar’ a adaylar). 

Sinema tarihine geçmesi muhtemel yüzme öğretme sahnesinin yanı sıra Chiron’ın Kevin’la yıllar sonra buluşma bölümüyle akıllarda yer edecek ‘Ay Işığı’, eşcinsel aşkı üzerine İngiliz yapımı ‘Weekend’le birlikte son zamanlarda izlediğim en hüzünlü, kederli, derin ve kalplere seslenen film diyebilirim. Naçizane Oscar yarışında ‘En İyi Film’ ve ‘En İyi Yönetmen’ dallarındaki tercihlerim ‘Ay Işığı’ ve Barry Jenkins olurdu.  

Bir şarkısın sen, ömür boyu sürecek...

PARÇALANMIŞ

Yönetmen: M. Night Shyamalan

Oyuncular: James McAvoy, Anya Taylor-Joy, Betty Buckley, Haley Lu Richardson, Jessica Sula, Brad William Henke 

ABD yapımı

ÇOK BEN VARDIR BENDE, BENDEN İÇERİ...

 Bir sadist tarafından kaçırılarak bir odada tutulan üç genç kız... M. Night Shyamalan’ın son filmi ‘Parçalanmış’ (‘Split’), ilk elde son dönemlerde izlediğimiz Lenny Abrahamson’ın ‘Room’uyla Dan Trachtenberg’in ‘10 Cloverfield Lane’ini hatırlatsa da asıl bağını Hitchcock’un ‘Sapık’ıyla (‘Psycho’) kuruyor. Tıpta, ‘Çoklu kişilik bozukluğu’ (‘Multiple personality disorder’) olarak adlandırılan psikolojik rahatsızlık üzerinde gelişen bir hikâyeye sahip ‘Parçalanmış’ta, ikisi kardeş üç kıza zulüm yapan bir vak’anın izlerini sürüyoruz. Söz konusu hastalıklı kişilik, kızların önüne obsesif Dennis, dokuz yaşındaki Hedwig, orta yaşlı bir kadın olan Patricia ya da çizer Barry olarak çıkıyor. Asıl kimliği ise Kevin, ki aslında 23 ayrı karakteri bünyesinde taşıyor (ya da yaşıyor).

 ‘Altıncı His’, ‘Unbreakable’, ‘İşaretler’, ‘The Village’ gibi çizgi üstü yapımlarla dikkat çektikten ve ‘Dâhi çocuk’ sıfatıyla ele alındıktan sonra yaklaşık 10 yıllık bir çöküş süreci yaşayan Shyamalan için ‘Parçalanmış’, kıpırdanma ve eski günlere hafiften selam gönderme filmi olmuş. Aslında ben, dışarıdaki övgülere paralel olarak daha iyi bir yapıt bekliyordum ama Shyamalan’ın bu son adımı, kendi içinde ilginç, öte yandan ele aldığı konunun klişeleri ve bildik refleksleriyle ilerleyen bir yapımdan öteye gidememiş. Hikâyede, hasta ve psikiyatrı arasındaki ilişki ve bu ilişkinin ileride nereye evrileceği bile tahmin edilebilir türden. Ama hakkını teslim edelim, filmin en iyi yanı 23 ayrı kişiliğin bazılarında gezinen ve yeteneklerini bu farklı profillerde ortaya koyan James McAvoy’un takdir edilesi performansı. Sıkı ‘Celtic taraftarı’ İskoç oyuncu, kariyerindeki iyi işlerden birine imza atmış Kevin, Dennis, Hedwig, Patricia, Barry ve ‘Canavar’ rollerinde! Lakin filmin bence aslı keşfi, kaçırılan kızlardan Casey Cooke’yi canlandıran Anya Taylor-Joy. Kuşkusuz genç oyuncunun yeteneğini ‘The VVitch: A New-England Folktale’ filmiyle fark edenler olmuştur ama söz konusu yapımı izlemeyenler için ‘Parçalanmış’ ilk keşif hamlesi sayılır.

Bu filme ilişkin ne tür bir beklentiniz var bilemem ama yönetmeninin eski yapıtlarından ‘Unbreakable’a zarif ve zekice bir göndermenin de 

bulunduğu ‘Parçalanmış’, izlenmeye değer bir çaba. 

Bir şarkısın sen, ömür boyu sürecek...

ÇOK KİŞİLİKLİ’ FİLMLER BUNLAR!

‘Parçalanmış’ vesilesiyle ‘Çoklu kişilik bozukluğu’nu konu edinen filmleri 
hatırlayalım dedik...

- Dr. Jekyll And Mr Hyde (Yön: Victor Fleming / 1941)

- The Three Faces of Eve (Yön: Nunnally Johnson / 1957)

- Psycho (Yön: Alfred Hitchcock/1960)

- Dressed to Kill (Yön: Brian De Palma / 1980)

- Raising Cain (Yön: Brian De Palma / 1992)

- Primal Fear (Yön: Gregory Hoblit / 1996)

- Fight Club (Yön: David Fincher / 1999)

- Me, Myself & Irene (Yön: Farrelly Biraderler / 2000)

- Identity (Yön: James Mangold / 2003)

- Secret Window (Yön: David Koepp / 2004)

- Beyza’nın Kadınları (Yön: Mustafa Altıoklar / 2006)

- Mr. Brooks (Yön: Bruce A. Evans / 2007)

Bir şarkısın sen, ömür boyu sürecek...

RECEP İVEDİK 5

Yönetmen: 
Togan Gökbakar

Oyuncular: Şahan Gökbakar, Çağlar Salman, Orkan Varan, Deniz Ceylan

Türkiye yapımı

RECEP İVEDİK CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK

‘Türkiye sinemasında komedi formatıyla önümüze gelen tiplemeler, sosyolojik reflekslerin de ifadesidir aynı zamanda. Sadri Alışık’tan Kemal Sunal’a, Vahi Öz’den Şener Şen’e, Cilalı İbo’dan Öztürk Serengil’e, bu büyük isimlerin hayat verdiği temel karakterler genellikle dönemin ruhunu ve bu ruhun yarattığı insan tipolojisini perdeye taşır. Şimdiki zamana gelindiğinde ise benzer yapıyı Cem Yılmaz, Ata Demirer ve de Şahan Gökbakar üçlüsünün sinemaya aksettirdiği Arif, Hüseyin ve tabii ki Recep İvedik profillerinde de görüyoruz. Yılmaz’ın yarattığı karakter tarihsel bir uyanıklığın, Demirer’in Hüseyin’i saflığın, hayat şaşkını olmanın, Recep İvedik ise uyanıklığın yanı sıra hoyratlığın, magandalığın, bencilliğin tezahürüdür.

Yaratıcıların bir tür çocukları olan karakterlerine olan inançları, sevgileri, bağlılıkları normaldir. Hele hele onlar kendileri için aynı zamanda önemli bir kazanç kapısı, gişe garantisiyse! Bu mantığın uzantısı olarak Şahan Gökbakar, ‘Recep İvedik’i -bu hafta itibariyle- beşinci kez seyirci önüne çıkarıyor. Söz konusu karakterin özelliklerini yukarıda kısaca özetledik; Gökbakar’ın kariyerindeki bütün filmler gibi kardeşi Togan’ın yönettiği bu son adımda da Recep İvedik, klasik kişiliğiyle huzurlarımızda.

Önce filme ilişkin kısa bir özet geçelim: Mahalle sakinlerinden şoför İsmet’in vefatıyla Recep ve ‘yancısı’ Nurullah, ‘müteveffa’nın eşine ekonomik açıdan yardım amacıyla yerine geçerek genç sporculardan oluşan Milli Takım’ı Üsküp’teki bir turnuvaya götürür. Yolda verilen kuru fasulye molasında takımdaki erkekler yemekten dolayı rahatsızlanınca Recep duruma el koyar ve kamyon şoförü arkadaşlarından yeni bir ekip oluşturarak turnuvaya katılır. Bundan sonrası her dalda madalya mücadelesidir.

YUNANLILARIN VE RUSLARIN SESİ ÇIKMAYINCA!

Şahan Gökbakar, gişede aradığını pek bulamadığı ‘Osman Pazarlama’dan sonra garanti top oynama adına tekrar ‘Recep İvedik’ ipine sarılmış görünüyor. Basit bir öyküye sahip film, yine cinsiyetçi, ırkçı, küfürbaz, kaba saba, ‘Beyaz Türkler’i (özellikle kafile başkanı karakteri üzerinden) aşağılayan esprilerle donatılmış. Bazı sahneler çok komik ama bazı sahneler de vasat altı ve tahammül ötesi (gaz çıkarma, apış arasını kaşıma vs.). “Ama zaten ‘Recep İvedik’ bu” diyerek de meseleyi özetlemek mümkün. Bu arada filmin fragmandaki bir sahneye Azeri kardeşlerimizin tepki göstermesinin ardından söz konusu bölümler çıkarılmış ama Yunan ve Rus dostlarımızın böyle bir isteği olmayınca (!), onlara yönelik aşağılayıcı sözel ve fiziksel espriler filmde gırla gidiyor.   

Öte yandan, Gökbakar kardeşlerin böyle bir derdi var mı bilmiyorum ama filmi genel bir olimpiyat parodisi olarak da görmek mümkün. Bir önceki Olimpiyat Oyunları’na (Londra) dopingli sporcularımız, son oyunlara da (Rio) ‘Devşirme isimler’den oluşan atletizm takımımız damga vurmuştu. ‘Recep İvedik 5’te dopingi biz yapmıyoruz ama rakibi dopingli gösterip haksızca altın madalyaya uzanıyoruz, asıl takım yerine de kamyonculardan ‘Devşirilen’ (!) bir ekip gönderiyoruz. Belki de Gökbakarlar, “Böyle takımlara böyle film” demiş olabilir.

Toparlarsak Şahan Gökbakar, serisinin beşinci filminde magandalığın kitabını bu kez spor üzerinden yazmaya devam ediyor. Yani “Recep İvedik cephesinde yeni 
bir şey yok” diyebiliriz. 

Bir şarkısın sen, ömür boyu sürecek...

Festivalde David Lynch klasiği ‘Twin Peaks: Fire Walk with Me’nin yenilenen kopyası da gösterilecek.

ŞİMDİ !F İSTANBUL ZAMANI...

Ve şehre festival geldi.. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin ‘Yedi tepeli şehrimiz’deki turu perşembe günü itibariyle başladı, maraton 26 Şubat’a kadar sürecek. 34 ülkeden 144 yönetmenin toplam 125 filminin gösterileceği organizasyon daha sonra 2-5 Mart tarihleri arasında da Ankara ve İzmir’e taşınacak. İstanbul’daki film gösterimleri Cinemaximum City’s, Cinemaximum Kanyon, Cinemaximum Akasya ve Cinemaximum Budak sinemalarındaki salonlarda gerçekleştirilecek. İyi seyirler dileklerimizle...

 

X