"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

Bari siz kutuplaşmayın...

‘Kaptan Amerika: Kahramanların Savaşı’, tıpkı ‘Batman v Superman’de olduğu gibi karakterler arasında zorlama bir kutuplaşma meselesine odaklanıyor. Filmin görselliği kurtarır ama öyküde derinlik arayanlar için ‘Başka sefere’ diyoruz...

'Rekabet iyidir’ derler, lakin Marvel’la DC Comics arasındaki çekişme yaratıcılıktan çok tekdüzeliğe geçit sağlıyor gibi. Malum, Marvel kanadı eldeki değerleri uzun bir süredir tek tek ve toplu (‘The Avengers’ları kastediyorum elbet) olarak sahaya sürüyordu, DC Comics cephesi de rakibin özellikle ‘toplu hücum toplu defans’ refleksinin gişedeki etkisine binaen yakın zaman önce ‘Batman v Superman: Adaletin Şafağı’yla huzurlarımıza geldi, ‘Justice League 1’ ve ‘2’ gibi çok kahramanlı yapımlar da sırasını bekliyor. Ve fakat bu haftadan itibaren salonlarımıza uğrayan ‘Kaptan Amerika: Kahramanların Savaşı’ (‘Captain America: Civil War’), her iki cephede de farklılık adına aynı temaların yüzeye vurduğunu göstermekten öteye gidememiş.

 

FARKLI BAKIŞ AÇILARI ‘YENİLMEZLER’ EKİBİNİ İKİYE BÖLÜYOR

 

Hatırlanacağı gibi ‘Batman v Superman: Adaletin Şafağı’nda Superman’in bir felaketi önleme sırasında bazı insanların hayatını, bazılarının da kimi organlarını kaybetmesine neden olması Batman’le arasını açıyordu. ‘Kaptan Amerika: Kahramanların Savaşı’nın öyküsü de benzer şekilde zorlama bir ‘kutuplaşma’ya dayanıyor. ‘Yenilmezler’ (The Avengers’) üyesi kahramanlarımız Lagos’taki bir operasyon sırasında sivil halktan kayıplara neden oluyor. Daha önce de Sovokia’da (kurgusal bir ülke) benzer bir manzara yarattıkları için tepki topluyorlar ve hükümetçe bir tür ellerinden yetkileri alınmak isteniyor. Ekibin ‘abisi’ konumundaki ‘Demir Adam’ durumu kabullenirken ‘Kaptan Amerika’ insanlığı koruma görevlerinin özgür koşullarda olması yönünde tercihte bulunuyor. Bu farklı bakış açıları da ‘Yenilmezler’ ekibinin ikiye ayrılmasına neden oluyor.

 

Görüldüğü gibi hikâye ‘Batman v Superman’in ana meselelerinin ‘tıpkısının aynısı’. Orada ikiliye ek olarak ‘Wonder Woman’ sahne alıyordu, burada da ekibin klasik üyelerine ‘Ant-Man’, ‘Vision’, ‘Kara Panter’ ve ‘Örümcek Adam’ dahil oluyor.

 

‘KIŞ ASKERİ’NİN YANINDA SÖNÜK KALIYOR

 

İlk ‘Kaptan Amerika’ sıradandı, ikinci adım olan ‘Kış Askeri’ son derece iyiydi, aslında ‘Yenilmezler’ serisinin yeni bir macerası olarak da kabul edilecek bir görüntüye sahip ‘Kahramanların Savaşı’ da vasat sularda yüzüyor. Filmin nispeten heyecan verici yanları eski arkadaşların birbirlerine karşı verdikleri mücadele bölümünde ortaya çıkıyor. Bir de öyküye ‘Örümcek Adam’ı katmaktan bahsetmek lazım; başta iyi bir fikir gibi duruyor ama Peter Parker’ın ‘ergen’ esprileri bir noktadan sonra sıkıyor.

 

Toparlarsak, ‘Watchmen’, Nolan’ın ‘Batman’leri, ‘Kaptan Amerika: Kış Masalı’, ‘X-Men’ serisinin kimi adımları gibi örnekler bize ‘süper’ ve ‘süper’imsi karakterler üzerinden sosyolojik, psikolojik ve dahi ideolojik okumaların yapılabileceğini, bu tür kahramanlarla daha derine inilebileceğini gösterdi. Malum, sinemanın teknolojiyle olan üst düzey flörtü sayesinde zaten işin görsel boyutu ve aksiyonu çoktan halledilmiş durumda; böylesi bir denklemde mesele bu pahalı oyuncaklara fikir, zekâ, incelik, zarafet katmaya ve kayda değer bir arka plan oturtmaya kalıyor. Lakin bu türden hamleler de çok olmuyor; ‘Kaptan Amerika: Kahramanların Savaşı’nı tıpkı ‘Kış Askeri’ gibi Anthony ve Joe Russo kardeşler yönetmesine rağmen bence genel tablo içinde hatıralarda pek yer etmeyecek yapımlardan biri olmuş.

 

 

‘ARABİSTANLI GERTRUDE’...

 

Geçen yüzyılın başları... Maceraperest ruhlu, zengin İngiliz kızı Gertrude Bell, Tahran elçiliğinde çalışırken elçilik sekreteri Henry Cadogan’a âşık olur. Bu ilişki hayatında önemli bir yer tutarken sonrasında asıl tutkusu olarak Arap coğrafyası öne çıkacaktır...
Usta yönetmen Werner Herzog, ‘Çöl Kraliçesi’nde (‘Queen of the Desert’), yazar, tarihçi, fotoğrafçı, arkeolog ve ‘ajan’ olarak tanımlanan tarihsel bir figürün hayatından bir kesiti perdeye taşımış. Bell, tıpkı yakın dostluğunu paylaştığı T.E. Lawrence (nam-ı diğer ‘Arabistanlı Lawrence’) gibi Ortadoğu haritasının belirlenmesinde öncelikli rol üstlenen bir kişilikti. Herzog nedense bu kişiliğin bir oryantalist romantik olarak takıldığı dönemine ve Araplara duyduğu sempatinin öne çıktığı anlara odaklanmış. Öte yandan bugün Suriye ekseninde yaşanılan dertlerin 100 yıl önce de var olduğuna vurgu yapıyor ve çöküşe giden Osmanlı İmparatorluğu’na kendince objektif yaklaşıyor.

 

Filmde karakterin maceracı yönüne ve çölün ıssızlığında inatçı kişiliğiyle var olma çabasına vurgu yapılmak istenmiş. Tarih kitapları Bell’i sömürgeci Britanya İmparatorluğu’nun ortalığı karıştıran neferlerinden biri olarak tanımlıyor, bu, filmde yok. Sonuç? Kimi bölümlerinde yönetmenlik dokunuşunun hissedildiği, kimi sahne geçişlerinde Arap ezgilerinin etkileyici bir şekilde bağlayıcı unsur olarak kullanıldığı film, elbette sinemasal anlamda David Lean’in yapıtının ölçülerinde değil ama Herzog’un ‘Arabistanlı Lawrence’ı olmuş. Nicole Kidman’ın her zaman olduğu gibi kendine özgü kırılganlığıyla öne çıktığı yapımda James Franco ve Damian Lewis göz dolduran performanslarıyla dikkat çekiyor. Robert Pattinson da gayet iyi bir Lawrence portresi çizmiş.

 

SAYILARLA YAŞIYORUM

 

Dehalar ve trajedileri... Sinema, zaman zaman uğradığı bu limanlardan ikisine yakınlarda demir atmış ve Alan Turing’le (‘The Imitation Game’) Stephen Hawking’in (‘The Theory of Everything’) öykülerini perdeye taşımıştı. Bu biyografik hamleler, derdini başarıyla anlatan yapımlardı. Lakin ele aldıkları kişilikler bilim dünyası kadar popüler kültür içinde de enikonu tanınmış figürlerdi. Bu hafta sinemalarımıza uğrayan ‘Sonsuzluk Teorisi’ (‘The Man Who Knew Infinity’) benzer bir güzergâhta ilerliyor ama öyküsünün ana kahramanı bilim dünyasının dışında pek de bilinen bir karakter değil. Dolayısıyla film her şeyden önce, attığı derin izlere rağmen hak ettiği ilgiyi görmemiş bir kişiliğin ilginç hayat hikâyesiyle bizi buluşturuyor.
Bu ilginç hikâyenin kahramanı Srinivasa Ramanujan, eğitimini tamamlayamamış ama matematiğe tutkusu üst düzeyde bir gençtir. En büyük isteği dünyaya açılmak, dehasının bir işe yaradığını göstermektir. İngiliz elçiliği kanalıyla yolladığı mektuba Cambridge Üniversitesi öğretim görevlilerinden GH Hardy kulak kabartır...

 

JEREMY NORTHAM ÇOK İYİ

 

Oyunculukların üst düzeyde seyrettiği yapımda Ramanujan rolündeki Dev Patel, Hardy’yi canlandıran Jeremy Irons’la uyumlu bir ikili olmuş. Bertrand Russell’da Jeremy Northam da çok iyi. Ünlü teorisyen Littlewood’da Toby Jones’un yanı sıra Sir Francis Spring’de Stephen Fry kısa sürelerine rağmen etkileyici performanslar sergiliyor. Yönetmen Matthew Brown biyografik filmlerin klişelerinden pek sapmamış. Ama ana karakterinin ilginç serüveniyle
izlenmeyi fazlasıyla hak ediyor.

 

 

DİĞER SEÇENEKLER

 

 

Haftanın mönüsünde yer alan diğer yapımlarsa şöyle: ‘Yarım’ (Yön: Çağıl Nurhak Aydoğdu), ‘İşkence Odası’ (Yön: Kevin ve Michael Goetz), ‘Adım Adım: Işığa Giden Yol’ (Yön: Sinan Uzun), ‘5 Dakkada Değişir Bütün İşler’ (Yön: Orçun Benli), ‘Cinnia: İfritin Diyeti’ (Yön: Özgür Özberk-Şahin Yiğit), ‘Ankara Yazı: Veda Mektubu’ (Yön: Kemal Uzun) ve ‘Başgan’ (Yön: Orhan Eskiköy).

X