"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

Aynı Dünya’da iki kez yıkanılır mı?

Hollywood’un ‘Felaket tellalı’ Roland Emmerich, ‘Kurtuluş Günü: Yeni Tehdit’te sanki 20 yıl sonra aynı filmi tekrar çekmiş gibi. Arada tek bir fark var; teknolojiyle birlikle gelişen ve görsel açıdan artık rahatsız edici olmayan özel efektler...

Roland Emmerich’in psikiyatrı durumu nasıl açıklıyor bilmiyorum ama kendisi, malum günümüz sinemasının en önemli ‘Felaket tellalı’. Portföyünde, emektar gezegenimizin başına sürekli dert açan onca yapım bulunan Alman kökenli yönetmen, şimdi de eski defterleri karıştırıyor. Bu haftanın mönüsünde yer alan son filmi ‘Kurtuluş Günü: Yeni Tehdit’ (‘Independence Day: Resurgence’), 20 yıl önceki anıları yeniden canlandırıyor.

 

Hatırlanacağı gibi Emmerich’in 1996 tarihli filmi ‘Kurtuluş Günü’, dev uzay gemilerinin burnumuzun dibinde bitmesi sonucu Dünya’nın yaşadığı felaket dolu birkaç güne odaklanıyordu. 20 yıl sonra aynı suda bir kez daha yıkanmaya niyetli Emmerich, senaryosunu kendisiyle birlikte beş kişinin (Nicolas Wright, James A. Woods, James Vanderbilt, Dean Devlin -ki ilk ‘Kurtuluş Günü’nün de senaristiydi-) kaleme aldığı bu ikinci adımda bize aynı hikâyeyi bir kez daha anlatıyor.

 

İlk filmdeki kahraman pilot Steven Hiller’ın kadro dışı (ölmüş, ama yerine kendisi gibi pilot olan oğlu oyuna girmiş) kaldığı yapımda 1996’da ‘Başkan’ olan Whitmore da bu kez kızıyla birlikte uzaylılara karşı mücadele veriyor. Bu noktada kısa bir özet geçelim: 20 yıl önceki olayda birlik ve beraberlik ruhuyla hareket eden Dünya ahalisi, aradan geçen süre boyunca barış içinde yaşamıştır (yani Emmerich’in çizdiği bu gül gibi geçinen gezegen tasvirinde 11 Eylül, Suriye sorunu ya da IŞİD belası gibi parantezlere yer yoktur). Lakin bu huzur dolu günleri yine, günün birinde devasa gemilerle gökyüzüne çöreklenen uzaylılar bozuyor. ABD’nin kadın başkanı Lanford, mücadele için gerekli önlemlerin alınmasını isterken süreçte 20 yıl öncesinin ekibi; eski başkan Whitmore, uzman David Levinson, 7300 gün sonra komadan çıkan Dr. Brackish Okun da yeniden bir araya geliyor. Bir nevi ‘Top Gun’ ekibi görünümündeki genç kuşak pilotlar; Jake Morrison, Dylan Hiller (daha önce de belirttiğimiz gibi Steven Hiller’ın oğlu), Patricia Whitmore (o da eski başkanın kızı), Çinli Rain Lao mücadelenin yeni karakterleri olarak öne çıkıyor.

 

HİLLARY CLİNTON’DAN ÖNCE…

 

Bu uzaylıların neden Dünya’da gözü vardır? Çünkü gezegenin çekirdeğindeki (Magma tabakası yani) enerji onların aradığı yeni bir kaynaktır.. Kimi bilimkurgu yapımlarında senaryo, böylesi bir tezin etrafında biçimleniyor. ‘Kurtuluş Günü: Yeni Tehdit’ de benzer bir fikrin peşine takılmış. Öte yandan film kendi kulvarı içinde hiçbir yeni söze, bakışa ya da davranışa teşebbüs etmiyor. Meseleyi en kısa şöyle toparlamak lazım sanki: İki ‘Kurtuluş Günü’ filmi arasındaki en önemli fark, özel efektleri. İlkinde daha basit ve yer yer sırıtan bir görsellik vardı, yeni film ise gelişen teknolojinin yardımıyla daha üst düzeyde özel efektlerle donatılmış.

 

Emmerich’in, ‘Felaketim olurdu ağlardım’ kategorisindeki filmlerine göz attığımızda genellikle klişelere boğun eğen yapıdaki öykülere rastlarız. Bir yanda gezegeni tehdit eden büyük tehlikeler, öte yanda yeniden kavuşma çabası içindeki aile bireyleri. Bu bakımdan ‘Kurtuluş Günü: Yeni Tehdit’, ‘The Day After Tomorrow’ ya da ‘2012’nin de uzantısı gibi görünüyor (Naçizane ben Emmerich filmleri içinde her daim ‘Godzilla’yı farklı bir yere koyarım).
Bu son adımın tek bir öngörüsüne kulak kabartılabilir: Hillary Clinton’dan önce (!) Beyaz Saray’ı kadın başkana teslim etmesine...

 

BEKLERİM YOLUNU...

 

Kıymetli bir varlığın hayat sahnesinden çekip gitmesi ve geride kalan hatırayla, yaşanmamışlıklarla baş başa kalmak... Paolo Sorrentino’nun asistanı olarak tanınan Piero Messina’nın ilk uzun metrajlı çalışması ‘Bekleyiş’ (‘L’Attesa’), öyküsünü bu temel etrafında kuruyor. Önce kısaca konu: Orta yaşlı kadın (Anna), yaşadığı acının ardından, ziyarete gelen oğlunun sevgilisiyle (Jeanne) ilgilenmek durumunda kalır. Olan bitenden habersiz olan genç kız, erkek arkadaşının (Guiseppe) dönüşünü beklerken ikili arasında bir yakınlaşma başlar.Gezindiği ruh halleri ve genel çizgileri itibariyle Nanni Moretti’nin ‘Oğul Odası’yla da akrabalıklar kuran ‘Bekleyiş’, ağır ağır akan ama tadını ve kıvamını bu tempo içinde bulan bir film. Messina bu ilk yönetmenlik çabasında, o klasik deyimiyle kelimelerin kifayetsiz kaldığı durumlara ilişkin anların peşine düşmüş ve son derece etkileyici sahneler ortaya çıkarmış. Ayrıca filmde performanslar da çizgi üstü. Anna’da Juliette Binoche olağanüstü. Kendisiyle son buluşmamız ‘Sils Maria’ gibi muhteşem bir filmdi, ‘Bekleyiş’teki karakteri de Assayas’ın yapıtındaki kompozisyonunu hafiften andırıyor. İki filmde de öykünün özellikle orta yaşlılık ve gençlik arasında gidip gelmesi ve hayatın üzerimize yapıştırdığı rollerde gezinmesi de ilginç bir tesadüf olmuş sanki. Bu arada kamera, Binoche’u parlak ışık altında profilden yakaladığında sanki perdeye son derece usta bir ressamın fırçasından olağanüstü bir portre yansımış hissiyatıyla karşı karşıya kalıyorsunuz. Jeanne rolündeki Lou de Laâge de gençliğin yanı sıra vahşi bir güzelliğin yansıması olmuş adeta. Bu arada evin kâhyası Pietro karakterinde Giorgio Colangeli de muhteşem oynamış.Piero Messina, benim açımdan Luigi Pirandello’nun oyunundan (‘La vita che ti diedi’) serbest uyarlamayla çektiği bu filmiyle sonrası için merak uyandıran bir yönetmen konumuna yerleşti. Hatırlatmak boynumuzun borcu; böyle filmler salonlara kolay kolay uğramıyor, kesinlikle kaçırmayın derim.

 

ONLARIN DERDİ DE UZAYLA...

 

İki yıl önce vizyona çıkan ‘Ninja Kaplumbağalar’ vasıtasıyla yazmıştım; ‘Superman’, ‘Batman’ ve ‘Spiderman’ gibi klasik kahramanların öykülerinin en başına gidilerek yeniden tanımlandığı ve kimi derin kimi yüzeysel restorasyon darbeleriyle şimdiki zaman seyircisiyle buluşturulduğu bir dönemde 1980’lerin (ki sinema serüvenlerinin başlangıç tarihi de 1991’di) popüler kültür simalarından (!) ‘Ninja Kaplumbağalar’ın da kendilerini hatırlatmaları kaçınılmazdı. Nitekim Michael Bay’ın yapımcılığında çekilen film, bu ‘Yeniden doğuş’un ifadesiydi. Lakin ‘Dünya İstilası: Los Angeles Öfkesi’ ve ‘Titanların Öfkesi’ gibi yapıtlarıyla tanıdığımız Jonathan Liebesman’ın imzasını taşıyan film, bence serinin en kötü halkası olmuştu. Bu hafta gösterime giren ‘Ninja Kaplumbağalar: Gölgelerin İçinden’ (‘Teenage Mutant Ninja Turtles: Out of the Shadows’) de, doğrusu iki yıl önceki yapıtın bir tık daha iyisi, sadece o kadar... Önce kısa geçmiş ve özet diyelim: Hatırlanacağı gibi serinin kahramanları, birlikte radyasyona maruz kalan ve evrim geçirerek boyut değiştiren dört minik kaplumbağadan oluşuyor. Benzer şekilde mutasyona uğrayan bir fare tarafından eğitilen bu dört kafadar, isimlerini Rönesans’ın sembol sanatçıları Raphael, Donatello, Leonardo ve Michelangelo’dan alıyorlar
(bu arada bilge farenin ismi de Splinter).

 

UÇAK SAHNELERİ FENA DEĞİL

 

İki yıl önceki yapımda ‘Dörtlü’, insanlar arasındaki en önemli dostları konumundaki TV muhabiri April O’Neil’le birlikte New York’u haraca bağlayan Shredder’ı alt etmeyi başarıyorlardı. Yeni filmde ise Shredder hapisten kaçıyor ve çılgın mucit Baxter Stockman’ın yanı sıra yeni fedaileri Bebop ve Rocksteady’yle birlikte kötülük denizinde daha geniş sulara açılıyor ve Krang adlı bir uzaylının hizmetine giriyor. ‘Rönesansçılar’ da, April’le birlikte New York’u ve de dolayısıyla Dünya’yı kurtarmak için çabalıyorlar.

 

Aslında konu ve klişeleri itibariyle ‘Kurtuluş Günü: Yeni Tehdit’i fazlasıyla andıran ‘Ninja Kaplumbağalar: Gölgelerin İçinden’, büyük stüdyo işi vasat bir çalışma olmanın ötesine gidemiyor. Ben kendi adıma, uçuş fobimden dolayı uçakta geçen sahnelerden az biraz etkilendim. Öte yandan iki yıl önceki yapımda birkaç espri akılda kalıcıydı, bu kez böylesi bir çaba da yok. Bir de Krang tasarımının, Tim Burton’ın ‘Mars Attacks!’ındaki uzaylıları andırdığını söylemeliyim. ‘Transformers’ serisinden bu yana aksiyonlara aşina olan Megan Fox, bu seride de maksat güzellik olsun kabilinden kadrodaymış izlenimi veriyor. Klişe bir ifadeyle bitirelim: Sadece serinin iflah olmaz hayranları için...

 

WOODY ALLEN’A SEVGİLERLE…

 

Aşkta aradığını bulamamış ama artık çocuk sahibi olma vaktinin geldiğini düşünen, 30’larında bir kadın. ‘Döllenme’ yoluyla anne olma yolunda hamle yapacakken antropolog ve yazar adayı bir adamla tanışır. Ortak ilgi alanları yeni bir aşka kapı aralar. Lakin adamcağız tuttuğunu koparan bir profesörle evlidir.‘Kördüğüm’ (‘Maggie’s Plan’), Arthur Miller’ın kızı ve Daniel Day-Lewis’in eşi ve iki çocuğunun annesi olarak da bildiğimiz Rebecca Miller’ın imzasını taşısa da dertleri, kederleri, humoru, karakterleri, entelektüel dokunuşları ve gezindiği alanlar itibariyle sanki bir Woody Allen filmi tadında. Tabii bunda bir problem yok, ayrıca film kendince orijinal olmayı başarıyor. Ana karakter Maggie’yi canlandıran Greta Gerwig’in, ‘Bağımsızların Kraliçesi’ unvanlı Parker Posey’nin tahtına aday olduğunu düşünüyorum. Maggie’nin âşık olduğu John’da Ethan Hawke, bir türlü büyümeyen erkek profilini son derece başarılı bir şekilde canlandırıyor. Julianne Moore da Danimarka kökenli akademik eşte çok çok iyi.Bu arada filmde ‘Wall Street işgali’ üzerinden yapılan tartışmalarda tanıdık meseleleri (tabii ki ‘Gezi direnişi’) bulmak mümkündü. Ayrıca Žižek göndermeleri de iyiydi. Sonuç olarak keyifli bir çalışma olmuş ‘Kördüğüm’, kaçırmayın derim.

 

DİĞER SEÇENEKLER

MUNA

Film, Gazze’de İsrail devletinin zulmüne uğrayanların öyküsüne küçük bir kız çocuğunun dramı üzerinden yaklaşırken bu coğrafyayla bağını da Türkiye’den giden ‘Yeryüzü Doktorları’ üyesi bir grup tıp insanı üzerinden kuruyor. Sinemasal değerinden çok duygusal yaklaşımlarıyla öne çıkan yapımı, bu coğrafyadan bir seyirci olarak izlerken şunu düşünmeden de edemedim doğrusu: Bu topraklar, ‘Gezi’deki eylemcilere yardım ettiği için ceza alan doktorların olduğu bir ülke. Yani bu filmin geçtiği coğrafya dahil, doktorların işi bazı yerlerde çok zor...

 

KÜMES

‘Kuma’ meselesine önce dramatik yaklaşıp sonra da öykünün yatağını mizaha çeviren film, oyuncu olarak tanıdığımız Ufuk Bayraktar adına gayet başarılı bir ilk yönetmenlik hamlesi. Bayraktar’ın bazı kadrajlar itibariyle Yılmaz Güney hatırlatması yapması filmin bence en akılda kalan yanlarındandı.

 

SÜPER PAPAĞAN

Haftanın tek animasyon seçeneği olan ‘Süper Papağan’, yönetmen olarak Ricardo Arnaiz ve Mike Kunkel ikilisinin imzasını taşıyor.

 

 

 

X