"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

Aslında kimsenin umurunda değiller

Bir insanlık ayıbı olarak gündemdeki yerini halihazırda koruyan ‘Mülteci sorunu’na soğukkanlı bir tavırla ve etkileyici bir bakış açısıyla yaklaşan ‘Denizdeki Ateş’, bu yıl Berlin’de ‘Altın Ayı’ ödülünün sahibi olmuştu.

Lampedusa... 21 kilometrekarelik yüzölçümüyle İtalya’ya bağlı Pelagie takımadalarının en büyüğü. Ama insanlık tarihinin belleğindeki asıl yerini, Avrupa’ya adım atarak kurtuluşu seçtiğini düşünen kaçak göçmenlerin güzergâhındaki ilk önemli nokta olması belirliyor. Adaya ayak basanlar, yaşlı kıtaya buradan dağılıyorlar. Lakin şöyle bir veri var: Lampedusa’ya ulaşmak için son 20 yılda tam 400 bin mülteci hamle yapmış ve bunlardan ne yazık ki 15 bini yolculuk sırasında hayatını yitirmiş.

 

Gianfranco Rosi’nin bu yıl Berlin’de ‘Altın Ayı’ kazanan kurgusal belgeseli ‘Denizdeki Ateş’ (‘Foucoammare’) işte bu ön bilgilerle açılıyor. Bu haftanın en önemli sinemasal seçeneği konumundaki film, içinden geçtiğimiz dönem itibariyle bizatihi tanık olduğumuz onca dramın, Batı’dan Doğu’ya herkesin bir şekilde payı olduğu bu insanlık ve uygarlık ayıbının kendince panoramasına soyunuyor. Rosi, ‘Denizdeki Ateş’te kocaman laflar peşinde koşmaktansa sakince bir anlatımın peşine düşüyor ve meseleye, gündelik hayatın kendi akışındaki ve mecrasındaki yansımalarıyla yaklaşıyor. Film paralel bir anlatımla ilerliyor. Kamera film boyunca ağırlıklı olarak

 

12 yaşındaki ada sakini Samuele’nin ve yakın çevresinin yaşadıklarına odaklanırken zaman zaman da mültecilerin hem deniz hem de ada yüzeyindeki hayata tutunma çabalarına göz atıyor.

 

DRAMLARA DEĞMEYEN HAYATLAR

 

‘Denizdeki Ateş’, aslında başlarda Samuele’nin babaannesinin, yemek pişirirken radyodan dinlediği “Mültecileri taşıyan gemi Lampedusa açıklarında battı, kurtarma çalışmaları sürüyor” haberine verdiği “Zavallılar” tepkisiyle, elini fazlaca belli ediyor. Düşünün, 21 kilometrelik bir alan var ortada ve adanın sakinlerinin hayatları, yanı başlarındaki dramlara değmiyor bile. Mülteciler onlar için sadece klişe bir acıma cümlesinin yegâne öznesi...

 

‘Denizdeki Ateş’, işte bu türden enstantanelerin açılımlarıyla dolu bir film... Yörenin mütevazı radyosundaki DJ, babaanne ve yaşanılan trajedilerin birinci elden tanığı konumundaki doktor (ki filmin kilit sahnelerinden birine onun sözleri damga vuruyor), Rosi’nin sakin anlatımındaki öncelikli karakterler... Mülteciler dünyasına adım atıldığında ise adaya ayak bastıktan sonra kontrolden geçirilenleri, adeta milli takım oluşturup kamplarında top oynayanları ve de yaşadıklarını ağıtlarla ifade edenleri görüyoruz. Nihayetinde kimileri baygın, kimileri artık hayat yolculukları da sona ermiş bedenlerde gezinen kameranın aktardığı kadrajları...

 

Doğrusu ben daha sert ve öfkeli bir film bekliyordum ama bu sakin ve serinkanlı duruş da yetiyor yaşananları aktarmaya. Bir yanda sapanıyla kuş avlamaya çalışan, bir gözü tembelliğe meyilli, sandalıyla basit bir sıkışma anında bile tedirgin olan minik Samuele, diğer tarafta hırçın ve hoyrat dalgalar arasında geleceğini arayan insanlar. Rosi, filmiyle şu noktaya getiriyor bizleri: “Aslında
mülteciler kimsenin umurunda değil...”

 

CEPTEN GELEN TEHLİKE...

 

Bazen cep telefonunuzdan uzak durmanız büyük bir şans olabilir. ‘Frekans’ (‘Cell’) böyle bir şans sonucu hayatta kalan birkaç kişinin mücadelesini anlatıyor. Stephen King’in aynı adlı eserinden yazarla birlikte Adam Alleca’nın kaleme aldığı senaryodan çekilen filmde, cep telefonlarından yayılan bir frekansla öfke nöbetine kapılan ve birbirlerini öldüren kitleleri izliyoruz. Öykünün ana karakterleri yazdığı grafik romanın bilgisayar oyununa dönüştürülme haberini alan Clay Riddell, metro görevlisi Tom McCourt ve genç felaketzede Alice.... Film üçlünün, Clay’in oğluna kavuşması için yola koyulma çabasını anlatıyor.‘Frekans’, ‘Invasion of the Body Snatchers’dan bu yana kullanılan formüllerin ve ‘zombi geleneği’ndeki yapımların izini sürüyor. Başlangıcı umut verici olan ve birkaç sahnesi itibariyle ilgi çeken ‘Frekans’, ne yazık ki genel toplamda istenilen etkiyi sağlamaktan uzak. Riddell’de John Cusack vasat bir performans sergilerken McCourt’ta Samuel L. Jackson da adeta ses tonuyla idare ediyor. Alice’te ise ‘Orphan’dan hatırladığımız Isabelle Fuhrman idare ediyor.Sonuçta ‘Cehennem’ göndermeli sahnelerle ‘You’ll Never Walk Alone’un farklı bir yorumunun kullandığı bölümün kayda değer olduğu ‘Frekans’, cep telefonu çılgınlığı üzerinden dehşet yaratmak üzere yola çıkıp hedefe ulaşamayan bir filme dönüşmüş. Tod ‘Kip’ Williams imzalı yapım, sanırım en vasat Stephen King uyarlamalarından biri olarak hatırlanacak. 

 

DİĞER SEÇENEK

 

Haftanın tek komedisi niteliğindeki ‘Mike ve Dave: Ah Bir Sevgili Yapsak’ta başrolleri Zac Efron, Anna Kendrick, Adam Devine ve Aubrey Plaza paylaşıyor. Filmin yönetmeni Jake Szymanski.

X
.h16-main-header .main-menu-list-item a {padding: 0 9px!important;}