"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

3F’den çıktık yola…

ÖNCE Maliye Bakanı’ydı. Sonra Bakanlar Kurulu Konseyi’nin başkanı sıfatıyla yerleştiği iktidar koltuğunu, 1968’de geçirdiği beyin kanamasına kadar bırakmadı.

2. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’sında birçok ülke, Hitler faşizminin açtığı yaraları kapamaya çalışıp merkez sağla sol arası bir çizgide gidip gelirken Portekiz, İspanya’yla birlikte diktatörlüğün temel direkleri olarak zamana ve demokrasiye direndiler. Bir yakada Salazar, öte yakada Franco adeta ‘tandem’ oynadılar yıllar boyu... İkisi de kitleleri susturmak ya da gazını almak adına futbolu kullandı. Franco’nun takımı Real Madrid, Salazar’ınki ise Benfica’ydı. Üstelik iki ekip de başarılarını sadece iç sularda değil, açık denizlerde de sürdürüyordu. Lakin bu yazı itibariyle ana eksenimiz Portekiz. Dolayısıyla işin Franco tarafına, “Sen bir kenarda dur, zaten öykün fazlasıyla biliniyor” diyelim...
Aslında Salazar’ınki de biliniyor. Malum, o ünlü ‘3 F’ sözünün patenti ona aittir. Zamanında İbrahim Altınsay, bu konuya dair Radikal’de ‘Avrupa’nın İki Ucunda’ başlıkla harika bir yazı kaleme almıştı. Bu metinden bir alıntıyla ‘3 F’ meselesini bir uğrayalım önce: “Hemen belirteyim, bizde bu ‘3F’ ‘Fado, futbol ve fiesta’ biliniyor ya, aslı öyle değil. ‘Fado, Futbol ve Fatima’ aslı. Hikâyeyi bilirsiniz. Salazar, iktidarı ele geçirince bütün sendikaları ve sivil örgütleri kapatıyor, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü halkın elinden alıyor. ‘Emekçiler ne yapacak şimdi?’ sorusuna verdiği cevap ise ‘Onlar da 3F ile idare etsinler’ gibisinden bir şey. Başka versiyonu da ‘Ben Portekiz’i 3F ile 36 yıl yönettim’.”


HER DAİM ‘BAŞ ALTI’


Futbol elbette ki üzerinde yaşadığımız topraklarda da benzer refleksin uzantısı. İktidarlar yıllar boyu bu oyunun büyüsü ve kitleler üzerindeki etkisi üzerinden, gerektiği her anda ‘topa girdiler’; ‘büyük resim’deki yerlerini aldılar. Tribünlerin baş kaldırış ya da isyan durumunda ise, her daim olduğu gibi, onları ‘kötü çocuk’, hatta şimdilerde olduğu şekliyle, daha da ileri giderek ‘darbeci’ bile ilan ettiler. Neyse, bu da elbette başka yazıların konusu...
Gelelim Portekiz futbolunun kendi iç ve dış serüveninden bazı dönemeçlere. Akdeniz’in Okyanus’a açılan bu son noktası, milli takım düzeyinde ilk kez 1966 Dünya Kupası’nda, o dönemki yıldızları Eusebio’yla büyük bir çıkış yakaladı ama sonrasında uzun bir uykuya daldı. Euro 84’te bir kez daha dikkat çekti ancak yarı finalin ötesine uzanamadı. Evindeki Euro 2004’te ise finale kadar gelmiş faka Otto ‘Rehhakles’in ‘modern katenaçyo’ düzeninde oynayan Yunanistan’ını geçemedi. Portekiz, bugün mili takımlar düzeyinde ‘baş altı’ olmanın ötesine geçemiyor. Kulüpler düzeyinde de benzer bir manzara var önümüzde. Porto’nun 2004 Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu dışında Portekiz takımlarının (Benfica, Sporting, hatta Braga da dahil) yer aldığı kulvar ‘baş altı’ bölgesi. Lakin bu futbol kültürünün uluslararası arenada iki büyük temsilcisi var: Jose Mourinho ve Cristiano Ronaldo. Bu iki futbol karakteri de çoktan tarihteki yerlerini aldı ve her yeni günde, kendi kariyerini daha uç ve ulaşılmak noktalara taşımayı sürdürüyor.


YİNE, YENİDEN Q7


İşte bu futbol deryasının şimdiki zaman yıldızlarının önemli duraklarından biri de, ilginçtir, bir süredir Türkiye... Bağlantı daha önce Beşiktaş üzerinden kurulmuş; Simao, Almeida, Fernandes ve Quaresma, siyah beyazlı formayı giymişti. Akabinde Fenerbahçe Meireles ve Bruno Alves’le ilişkileri daha derinleştirdi. Sarı lacivertli cephe, ekibe bu yaz itibariyle Nani’yi de ekledi. Hikâyenin Trabzonspor kanadında Bosingwa var, Galatasaray ise Portekiz’in geleceğine yatırım yapmak istedi ve Bruma’yı transfer etti ama umduğunu bulamadı.
Quaresma, bilindiği gibi yetenekleri bakımından Ronaldo’nun çok üzerindeydi ama Ferguson’ın rahle-i tedrisatından geçmek Cristiano’yu daha üst ve uç noktalara taşıdı. Ricardo ise, o güzel meziyetlerini 90 dakikaya yayamayan, arada bir parlatan bir isim olarak kaldı. Fakat futbol dediğimiz şey de sürekli başarı değil ki (ya da benim için öyle). Quaresma’nın forma giydiği dönemlerde izlediğim her Beşiktaş maçından bir futbolsever olarak büyük zevk aldım. Kuşkusuz siyah beyazlı tribünlerin, yönetimin, teknik ekibin ve takım arkadaşlarının ona dair beklentisi farklıydı ama ben taraftar olmamanın verdiği avantajla böyle bir yeteneği izlemekten büyük keyif aldım hep. Ricardo tekrar huzurlarımızda; mesela geçen sezon Volkan Şen’i yeniden futbola kazandırdığı iddia edilen Şenol Hoca, Quaresma’yı da özel bir dokunuşla daha uç noktalara taşıyabilir mi? Belki de önümüzdeki sezonun temel meselelerinden biri de bu olacak.
Neyse, lig uzun bir maraton; ileride ‘Ülkemiz futbolundaki Portekiz gerçeği’ meselesine ve de Quaresma konusuna tekrar dönmek üzere şimdilik noktayı koyalım...

X