"Uğur Cebeci" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Cebeci" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Cebeci

Ne korkunç bir gündü

18 yıl önce bugün saat 08.46’da New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’nin kuzey kulesine Boeing 767 uçağı çarptığı gün ben de oradaydım... Gün boyu insanların koşuşturması ve yaşadıklarını saatler süren canlı yayınlarla paylaştım... Bir de gözaltına alındım...

Ne korkunç bir gündü

11 Eylül 2001...

New York Manhattan, 42’nci Cadde... Grand Central İstasyonun üzerindeki Grand Hyatt Otelindeyim. 36’ncı kat...

Tam 18 yıl önceydi...

Her zamanki gibi dışarıda itfaiye, ambulans sirenleri çalıyor. Kentin normal çığlıkları bunlar. Saatler 09.00’a geldiğinde o çığlıklar yerini kızılca kıyamet bırakıyor. Cama koşuyorum, aşağıdan geçen ambulanslar itfaiyeler beyaz toz içindeler. Yükseklere bakıyorum, kentin üzerine kara bulutlar çullanmış. Doğan günü karartmaya alışıyor.

Televizyonu açıyorum. İkiz kulelerden birine uçak çarpmış derken ikinci uçağın çarptığını canlı yayında görüyorum. Giyinip iniyorum ve 42’den aşağı Birleşmiş Milletler binasına doğru koşuyorum. Nefes nefese. Hangi taksiye el kaldırsam durmuyor. Tam Türk Evi’nin önüne geldiğimde bir taksi duruyor. Beni Sea Port’a götür diyorum ve aynı anda 100 dolar uzatıyorum. Hepsi senin diyorum. Pakistanlı şoför ‘Tamam’ diyor.

İkiz Kulelere yakın bir yere ulaşıyorum. Sonra yine koşuyorum. Ve artık her şeyi gördüğüm bir noktaya geldiğimde telefonum çalıyor. Karşımda rahmetli Mehmet Ali Birand ve yayına bağlanıyoruz. Sonraki zamanlar sürekli yayınlar, canlı bağlantılar birbirini izliyor. Ne yazık ki henüz cep telefonunda kamera yok...

Ne korkunç bir gündü

ÇOK HAZİN BİR TABLO

Görkemli iki bina çökmeye başlamıştı. Feryatlar hala duyuluyordu. Ambulansların biri gidip biri geliyordu. Korkunç bir toz bulutu görüşü düşürüyordu. Yakınlarına ulaşmaya çalışanların çaresizliği yürek dağılıyordu. Kimi kucağında çocuğu, kimi bir anne zar zor yürüyor kızının adını haykırıyordu.

Amerika Birleşik Devletleri de en az onlar kadar çaresizdi. Bütün zamanların en büyük terör olayı ile karşı karşıyaydı. Bush uzun süre olayları Air Force One uçağından izlemişti. Uçakların havada vurulmalarına karşı çıkılmıştı. Vursalardı çok daha büyük kayıplar olacaktı.

Artık benim de saçlarım beyazlaşmıştı. Toz bulutu bana da çökmüştü. İşte orada dünyanın en büyük çaresizliğini yaşadım. Hayatımızı kolaylaştıran o uçaklar birer felaket aracı olmuşlardı. Terörün güçlü silahı haline gelmişlerdi. Ne olup bittiğini tam olarak anlamak biraz zaman aldı. Bu arada Washington’da bir Boeing 757 uçağının Pentagon’a girdiği bir başkasının 125 mil güneyde bir araziye düştüğü-düşürüldüğü bilgileri ulaştı.

Dalga dalga, Amerika’daki facia dünyaya yayıldı. İnsanların aklı tutuldu. Milyarlarca insanın canlı yayında izlediği ikinci uçak saldırısından sonraki gelişmeler korkuyu tırmandırdı. Amerika’ya ve Amerika’dan uçuşlar durduruldu. Yeni bir felaketin nereden geleceği bilinmiyordu. FBI, CIA gibi kuruluşlar çökmüştü. Hiçbir istihbarat zamanında ulaşmıyordu. Geç gelen her bilgi bir facia paketi olarak ülkenin içine düşüyordu. İyice olay yerine yaklaşmıştım. New York Belediye Başkanı Rudi Giuliani ilerimde duruyordu. Daha birkaç gün önce 62’ye 1’de Doğan Özdenak’ın Il Pelicano restoranında yan yana masalarda kahvaltı yapıp selamlaşmıştık. Gözyaşları içindeydi. Binalar çevresinde 600’den fazla insan da ölmüştü. Her yerde cesetler vardı. Enkazdan ambulanslar bazı noktalara giremiyordu. Bu büyük felaketi bir süre üstlenen olmadı. Sonraki zamanlar Usama Bin Laden adı ortaya çıktı. O da bir gün öldürüldü ama gidenlerin hiç biri geri gelmedi...

Hürriyet’te 10 yıl polis muhabirliği yapmıştım. Sonra istihbarat şefliği Ajans Genel Müdürlüğü. Bir de uçaklara olan ilgim. Meydana gelen asrın terörünün bütün başlıkları benim neredeyse uzmanlık alanımdı. Bu olay elbette bir gazeteci için orada olma şansıydı. Ama çekilen acılara tanıklık etmek mesleki şansın doğmamış sevincini de alıp götürdü.

BOEİNG 707 UÇAĞI ÇARPSA BİLE...

İKİZ kulelerin mimarı Minoru Yamasaki, statikçilerle yaptıkları çalışmalardan sonra projenin altına bir dip not koydu. Bu not ‘Kulelere bir Boeing 707 jet yolcu uçağı çarpsa bile yıkılmaz‘ şeklindeydi. Binanın yapıldığı yıllarda en büyük yolcu uçağı dört motorlu Boeing 707 idi. Ama hesaba katmadıkları tek şey uçak yakıtının kapalı hacimde bir yere çarpması ile meydana gelen patlamaydı.

Boeing 767 uçaklarının çarpması sonrası meydana gelen yakıt depolarının patlaması ile ortaya çıkan 3-4 bin derecelik ısı çelik binanın kaynak yerlerini hızla eritti. Bu nedenle bina katları birbiri üstüne katlanarak yıkıldı. Çökme sırasında bina sağa-sola hiçbir tarafa yatmadı. Öyle bir yıkıldı ki neredeyse çevresindeki binalara ciddi büyük bir hasar vermedi. Bu yüzden dünyanın en ahlaklı binaları gibi yakıştırmalar yapıldı.

UÇAK YAKITI KEROSEN

KEROSEN gazyağı diye bilinen yakıtın daha geliştirilmiş ve içerik olarak süzülmüş halidir. 150 ile 270 derece arasında petrolün çok ince bir şekilde damıtılması ile elde edilir. Parlama derecesi 40 santigrat derecedir.

Aslında Kerosen dolu bir bidon içinde yanmış bir kibrit atıldığında zar zor alev alır. Ama kapalı bir hacimde yüksek hızla bir yere çaptığında bomba gibi patlar. Uçaklar düştüğünde yakıtın patlaması bu neden le oluşur.

HÂLÂ KAYIPLAR VAR

DÜNYADA yaşanmış en büyük facialardan biri kabul edilen 11 Eylül trajedisi sonrası 19’u uçakları kaçıran teröristler olmak üzere 2996 kişi öldü. Hala binden fazla insanın kimliği meçhul. Uçakların çarptığı kulelerde ve çevresinde 20 binden fazla insan parçası bulundu. Hâlâ bu parçaların kimlere ait olduğu ile ilgili araştırmalar sürüyor. 18 yıldır süren çabalar sonra kimliği son tespit edilen kişi 26 yaşındaki Scott Michael Johnson oldu. Bu gencin kulelerden birinde çalıştığı belirlendi. Sağ kurtulanlarda, yardım ve yangın söndürmede görevli kişilerden çoğunda kanser ve kronik hastalıklar görüldü.

GÖZALTINA ALINDIM

NEW York’ta uçuşlar durdurulmuştu. Manhattan’da her şey çok daha pahalıydı. Kalkıp Long Island’ta bir otele gittim. Kokpit sayfası için uçakların geçmişi ile ilgili arşiv bilgileri istemiştim. Bilgiler otelin resepsiyonundaki faks cihazına geliyordu. Çizimleri falan gören Hintli resepsiyon görevlisi hemen FBI’yı aramış. Çok geçmeden geldiler. Kapıyı vuruşlarından anladım bir terslik olduğunu. Açar açmaz içeri girdiler ve sabit durmamı istediler. Pasaport, kapıdaki kiralık aracımın belgelerini istediler. Ellerimi açık bir şekilde çantama soktum ve belgeleri çıkardım. Yani bir silah çıkarmayacağımı anlatmaya çalıştım. Bu arada resepsiyon görevlisi kokpit sayfasının A4 boyutundaki benim de resmin olan parçasını getirdi. Elbette durum anlaşıldı. Ama bu 1 saatten fazla sürdü. Özür dilediler gittiler. Bu arada Ertuğrul Özkök ve Hürriyet New York temsilcisi Doğan Uluç aramıştı. Türkiye’deki televizyonlar alt yazılarla FBI’ın beni gözaltına aldığı haberlerini geçiyordu.

X