"Tülay Demir" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Tülay Demir" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Tülay Demir

Mal varlığımı bırakacak kimsem yoktu

Cemiyet hayatının tanınmış simalarından Gül Ergi, şu sıralar aldığı kararla gündemde. Babasının daha evlenmeden önce oluşturmaya başladığı geniş resim koleksiyonu dahil tüm mal varlığını Darüşşafaka’ya bağışlayan Ergi, varlıklı ailelere şu çağrıda bulunuyor: “Benden çok daha varlıklı olanlar var, onlar da bağışlasın. Yoksa her şey saçma sapan şekilde bölünüyor.”

 ◊ Gül Hanım, sahip olduğunuz resim koleksiyonunu dahil tüm mal varlığınızı Darüşşafaka’ya bağışlamışsınız. Sizi kutluyorum.

- Teşekkür ederim. Olması gereken buydu.

O konuyu detaylarıyla konuşacağız ama öncelikle bu resim merakınız nereden geliyor, bu özel koleksiyon nasıl oluştu öğrenmek istemiyorum.

- Bu tutku babamdan geliyor aslında. Babam subaydı ama onu hiç askeri kıyafetiyle hatırlamıyorum. Çok erken emekli olmuş. Sonrasında zamanını müzik, şiir ve güzel sanatlara ayırmış. Resim koleksiyonunu da daha annemle evlenmeden oluşturmaya başlamış zaten.

Şair, müzisyen ve koleksiyoner Sabahattin Ergi...

- Evet. Müzik ve nota derslerini Yesari Asım Arsoy ile Safiye Ayla’nın eşi Şerif Muhittin Targan gibi çok önemli isimlerden almış babam. Yayınlanmış şiir kitapları da var tabii. Zor durumda olan ressamlara sergi açmalarında yardım ederdi. Hiç resmi satılmayanların sergisine gider, tablolarını alırdı. Çok geniş bir çevresi vardı. Yahya Kemal Beyatlı da çok önemli bir simaydı babamın hayatında. Sırf onun mezarı Aşiyan’da diye, aile mezarlığımızı Aşiyan’dan almıştı düşünün, o derece.

Ama bildiğim kadarıyla güzel sanatlarla bu kadar ilgili olmasına rağmen kendisi resim yapmıyordu.

- Doğru. Hiç resim yapmadı babam. 

Mal varlığımı bırakacak kimsem yoktu

ANNEM BENİ HEP KORKU İÇİNDE CAMDA BEKLERDİ

Nasıl bir çocukluk yaşadınız?

- Biraz endişeler içinde...

Neden?

- Abim daha bebekken öldüğü için annem beni de kaybetme korkusu yaşıyordu. O korkuyla büyütülen bir çocuktum. Bana bir şey olacak diye aklı çıkardı. Onu üzmemek adına kendimi her şeyden mahrum bıraktım.

Nelerden mesela?

- Mesela okuldan çıkışta arkadaşlarım buluşup bir yerlere giderdi, ben koşa koşa eve dönerdim. Saatimi geçirmediğim halde annemi camda beni bekler bulurdum.

Büyüdükçe bu endişe azalmadı mı?

- Maalesef. Hacettepe’de okudum. 80 dönemiydi ve ortalık karışıktı. O zaman da okuldan çıkar çıkmaz eve giderdim. Yani hayatım hep anne babamı mutlu etmek için fedakarlık yaparak geçti.

Bundan dolayı üzgün gibisiniz.

- Yok, asla değilim. Onları kaybedince değerlerini daha iyi anlıyorsunuz, yokluklarını çok derinden hissediyorsunuz. İyi ki hayırlı evlat olmuşum.

Sanatla ilgilisiniz, ticaret geçmişiniz var. Bir dönem siyasi arenada yer almışsınız. Niye bu kadar dallanıp budaklandı kariyeriniz?

- Ben Hacettepe Üniversitesi’ni bitirdikten sonra sinema tiyatro üzerine ihtisas yaptım. O da bitince İstanbul’a geldim.

İstanbul’a geliş sebebi?

- Hayalim bir gazeteye girip sinema tiyatro eleştirileri yazmaktı. Direkt Milliyet’e gittim ve Hasan Pulur’la tanıştım. Hasan Bey çok sevdi beni. Aldı karşısına şöyle dedi; “Kızım burada iş bulursan sandalye bile isteme, kabul et. Oda falan bulamazsın.” Bu bana çok acayip geldi. Neticede o kadar kolej, üniversite oku, yüksek ihtisas yap, işe başla ama odan bile olmasın.

Kabul etmediniz mi?

-  “Ay hiç insanın odası olmadan iş olur mu?” dedim, çıktım.

23 YAŞINDA MİMAR SİNAN’DA DERS VERİYORDUM

Sonra?

- O dönemde Mimar Sinan Üniversitesi’nde hoca eksiği olduğunu duydum. Oraya müracaat ettim. Ama daha 23 yaşındaydım.

Almamışlardır herhalde.

- Çok da gönüllü olmadılar, doğru. Çünkü öğrencilerden ayırt edilmiyordum. Sınıfta 40-45 yaşında öğrenciler bile vardı. Güzel sanatlar talebelerinin yaşları genelde büyüktür. Meslek sahibi olur, kariyer edinir sonra dönüp üniversite diplomasını alayım derler.

Döndünüz mü o kapıdan da gerisingeri?

- Dönmedim işte (gülüyor). Kerim Silivrili yaş dezavantajına rağmen kabul etti, “Umarım beni mahcup etmezsin” dedi. Orada o kadar güzel yıllarım geçti ki. 8 yıl sanat yorumu ve yabancı dil derslerine girdim.

Madem o kadar güzeldi, neden bıraktınız okulu?

- Bizim jenerasyon anne baba desteği olmadan bir şeyler yapalım, daha çok kazanalım, kendimizi gösterelim iddiasındaydı. Ben biraz ipin ucunu kaçırdım ama.

Şimdiki aklım olsa o kadar hırs yapmazdım. Ticaret yapıp daha çok para kazanayım diye üniversiteyi bıraktım.

Dümeni nereye kırdınız bu defa?

- Tekstil işine girdim. Paris’e gidip kalıp kurslarına katıldım. İstanbul’a dönüşte turistik bir otelde iki dükkan açtım. İki de atölyem vardı. İhracata başladım.

Tekstil ne alaka diye sorsam...

- (Gülüyor) Yok olmaz... Çok yeteneğim vardı tekstile. Seviyordum o işi. Orta sonda mankenlik kurslarına da gitmiştim bu arada.

Güzellik yarışmasına da katılmışsınızdır siz...

- Hayır hayır. Yunanistan’da yapılan şarap güzeli yarışmasından bir tacım var sadece, ama sayılmaz o (gülüyor).

Neyse, tekstil maceranıza dönelim biz...

- Dediğim gibi tekstil işi yapmaya başladım, iyi de para kazandım. Çünkü Özal döneminde tekstil sektörü çok iyi durumdaydı. Derken bütün dünyada tekstil düşüşe geçti. Körfez Savaşı’yla birlikte Arap müşteri de azaldı.

Yine bir başka alana sıçradınız...

- Öyle oldu. O dönem ANAP iktidardaydı. Ben de 1991-1998 arası dış basın danışmanlığı görevini yürüttüm. Aynı zamanda İstanbul İl Yönetim Kurulu üyesiydim. Güzel, değişik bir dönemdi...

 TABLOLARIMIZ DEPOYA KALDIRILINCA BABAM KIZIP KOLEKSiYONU GERi ÇEKTi

Geniş resim koleksiyonunu zamanında bir müzeye bağışlamayı düşünmedi mi aileniz?

- Düşündüler. 1970’lerde, Ankara’daki evimizde sürekli yabancı sanatçılar ağırlıyorduk. Çünkü Türk resim sanatından örnekler gösterilebilecek bir resim müzesi yoktu şehirde. Sonunda güzel sanatlar müdürü bize gelip dedi ki “Emel Korutürk’ü de arkamıza alalım, Ankara’da bir müze kuralım, artık rahat edin...” Denilen yapıldı, Tarihi Türk Ocağı binası müzeye dönüştürüldü. Biz de eserlerimizin üçte birini oraya bağışladık.

Yani bir kısmı halen Ankara’da mı sergileniyor?

- Hayır, maalesef eserler o müzede fazla kalmadı. Babam koleksiyonu geri çekmek zorunda kaldı.

Neden?

- Çünkü protokol yapıldığı halde resimler salondan toplanıp depoya indirildi.Depoda her şey olabilir,  kaybolur, birbirine yapışır, rutubetlenir. Bunlar eski Türk ressamlarının eserleri ve tamirleri çok zor. O nedenle koleksiyonu geri çektik, “İstanbul’da yaparız” dedik.

Sonra aynı çalışmalar İstanbul’da mı başladı?

- Yok, o da olmadı. İstanbul’da bu iş çok daha maliyetli, Ankara gibi değil. Burada sizin eserlerinizi barındıracak bir müze, bir salon yok.

Yani bütün o tablolar sizde şu an...

- Evet bende.

Ve sürpriz bir kararla o koleksiyonu, tüm mal varlığınızla birlikte Darüşşafaka’ya bağışlayacağınızı açıkladınız.

- Babamı ve annemi kaybettim. Abim daha bebekken ölmüş.Çocuğum da yok. Annem ölümünden önce “Kızım Darüşşafaka çok iyi bir kurum” dedi. Bu sözler aklımın bir köşesinde kaldı.Ben de sonunda kararımı o yönde verdim.

Benden sonra ne olursa olsun dememeniz ne güzel...

- Topluma karşı sorumluluklarımız var çünkü...Aslında benden çok daha varlıklı olanlar var, onlar da bağışlasın.Sonra saçma sapan şekilde bölünüyor zaten.

Mal varlığımı bırakacak kimsem yoktu

Sırf kendimi göstereyim diye derneklere üye oluyorlar

 ◊ Sosyal sorumluluk projeleri eskisinden daha mı çok ilgi çekiyor, yoksa bana mı öyle geliyor?

- Ben de Böbrek Vakfı’ndayım, biliyorsunuzdur belki. Soruya dönersek... Derneklere bir “Şu ülkenin okullarında eğitim gördüm, ülkeme de bir faydam olsun” diye girenler var, bir de “sosyalleşeyim, kendimi göstereyim” düşüncesiyle dahil olanlar...İkinci gruptakiler aslında hiçbir şey yapmak istemiyorlar, üye misin üyeyim şeklinde takılıyorlar.Çok boş yaşadıkları için de devamlı birbirleriyle uğraşıyorlar. Kadının kadına düşmanlığını tarif edemem. Kimse birbirini sevmiyor. Devamlı bir yüze gülüp arkadan çekiştirme hali.

GERÇEK SOSYETE O DAVETLERE KATILMIYOR

Sizce Türkiye’de gerçek sosyete var mı?

- Var ama çok az. Onlar da şu an ortada yoklar zaten.

Sosyetik kime denir?

- İnsanın sosyetik sayılması için bir defa varlıklı, yurtdışında eğitim almış ve tanınmış bir aileden geliyor olması lazım.Birden bire mantar gibi çıkıp da “Ben para kazanıyorum, şurada işyeri açtım, ben sosyeteyim” demekle olunmuyor. Geçmişten gelen bir görgü ve çok iyi bir tahsil şart.

Şimdi davetlerde gördüğümüz isimler...

- Sosyete değil. Dediğim gibi çok az var, onlar da ortada görünmüyor. Bu davetlere genelde gelmiyorlar. Şu da gerçek, son dönemde davetlerde hep aynı yüzlere rastlıyorum. Bunlardan bir ikisi sosyetedir, yüzde 98’i hiçbir altyapısı, eğitimi olmayan kişiler. Sosyete dediğiniz zaman yurtdışı bağlantısı da olması lazım. Amerika’daki sergiyi de takip edecek, Londra’daki defileyi de, İtalya’daki konseri de. Burada iki kokteyl, bir klinik açılışına gidip, pahalı çantayla poz vermekle sosyete olunmuyor.

KOCASIYLA PARASI İÇİN EVLENEN BİR ZÜMRE VAR

Bu camia için geçmişle bugünü karşılaştırmanızı istesem sizden, neler söylersiniz?

- Ben 80’ler mezunuyum. Bir sonraki jenerasyon da bize benziyor. Ama ondan sonrası çok farklı. Mesela bizim zamanımızda utanılacak, ayıp kabul edilen şeyler artık ayıp değil.

Mesela...

- Mesela 25-30 yaş grubu kadınlara bakıyorum, evli bir erkekle beraber olmak gayet olağan. Bizim zamanımızda böyle bir şey yaşandığında, bırakın kendilerini, aileleri bile utançlarından sokağa çıkamazdı.Şimdi böyle bir utanç sebebi yok. Aman yeter ki zengin olsun, hayatı güzel olsun.Şimdi tek kıstas para oldu, çok üzücü bir durum. Aileden gördüğümüz ahlaki değerleri giderek kaybediyoruz.Kocasıyla hiç sevmeden sırf para için evlenen bir zümre var inanır mısınız... Çok param olsun, güçlü olayım hayaliyle hiç sevmedikleri adamlarla evleniyorlar. O yüzden de eşlerinden çok arkadaşlarıyla vakit geçiriyorlar. Biz eskiden aşk meşk falan diyorduk, kara sevda diyorduk, kalmadı. En azından ben etrafımda göremiyorum.

X