Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Tüketim alışkanlıklarınız ne alemde?

Bu topraklarda yaşadığımız için ne kadar şanslı olduğumuzu bir ürünü kaybedince anlıyoruz, tarım alanlarını kaybedince, toprağın bereketi gidince, tıpkı ölünce değerlenen yazarlar gibi, hep yitip gidince ah diyoruz…

Yerel ürünlerde iki ileri bir geri gidiyoruz. Tam toprağa döneceğiz, eski hakkını ona vermeye çalışacağız, bir yasa tasarısı çıkıyor, yerel tohum diyor, yasak diyor, sonra organik ürün diyor, 5 dönüm diyor, nohutu bile ithal ediyoruz…

Bu kadar zor olmamalı, iyi gıdaya erişimimiz, onu üreten insanlara hayat, bu kadar zor olmamalı.

Bu kadar zorluğa, küresel ısınmaya karşı hala bir ürün varsa ortada, ona en değerli muamelesini yapmamız gerek.

Yerel üretici destekleseniz, onların ürünlerini tüketseniz mesela?

Kapalı paketlerde, floresan ışıklı süpermarket raflarında, renkli ambalajlarında satılan, kendini süt ürünleri, et ürünleri ilan etmiş gıda gibi gözüken paketli ürünleri tüketmek alışkanlığımızdan vazgeçemiyoruz. Neden vazgeçemiyorsunuz, ben anlamıyorum. Daha iyisi var, emin olun, peki neden gerçek ve iyi olan yerine nedense ismi büyük harfli olan gıdaları tüketmeye devam ediyorsunuz?

Arkasını, yanını çevirip içindekileri okusanız mesela, o ‘gıda’yı acaba yer misiniz?

Mahallenizi keşfetseniz mesela, o büyük süpermarketlere gideceğinize… Mahallede yaşamıyorsanız, ürününe güvendiğiniz bir yetiştiriciden alsanız peki gıdanızı?

Yerel, ufak üretici destekleseniz…

Onların ürünlerinin bulunduğu internet sitelerinden alışveriş etseniz? Evet, o zaman da karbon ayak izi bırakıyoruz kaç kilometre öteden geliyor yiyeceğimiz gıda, ama İstanbul’da yaşıyorsak başka şansımız var mı? Zaten yüzyıllar boyu İstanbul’u dört diyardan gelen ürünler beslememiş mi? Şimdiki fark, kaybettiğimiz ürünler.

Mahalle pazarlarından, organik pazarlara, mahalle esnafından, internette yerel ürün satanlara ve üreticilere o kadar çok seçenek var ki aslında elimizin altında.

Yani diyeceğim o ki, hiçbir gıdanın geleceği o kapalı, renkli albenili ambalajlı hali değil. O ürünler ise, maalesef gerçek gıdanın sonu…

Siz o ürünleri tercih ettikçe, yerel ürünleri üreten, toprağa aşık çiftçimiz, peynircimiz, üreticimiz pazar bulamadığı için, zor olduğu için, arkasından onun işini devredeceği kimse olmadığı için üretimini durdurmak zorunda kalıyor. Biz çeşitlilikten ve gerçeklikten oluyoruz, onlar da hayatlarında tek bildikleri emeklerinin boşa gittiğini görüyorlar. 

Gerçek olan pazarlar, esnaf, görüp, koklayıp dokunabileceğin, eğer şanslıysan ve araştırmaya vaktin varsa, üreticisini tanıdığın gıdalar…

Etrafımızda o kadar çok yiyecek var ki, hiç sonu gelmeyecek sanıyoruz, hepsi iyi sanıyoruz… Manavlar tıklım tıklım dolu, kasapların vitrinlerinden et fışkırıyor, fırınların rafları ekmek ve hamur işlerininden gözükmüyor… O kadar çok ki herşey, baş döndürüyor. Ama bu çokluğun içinde iyiyi gerçeği bulmak da bir o kadar zor! Bulunca da bırakmamak gerekiyor.

Peki ya gençlerin, öğrencilerin tükettiği işlenmiş gıdalar, onun sonu var mı, ne olacak, bu hazır - hızlı yemekten onları nasıl kurtaracağız? Üniversitede yurtta veya kendi evlerinde kalan öğrenciler eğer meraklılarsa zaten yemek pişiriyorlar, ama ya değillerse, her gün tabiri caiz ise kuru kuruya yemek yemiyorlar mı? Peki biliyorlar mı yemek pişirmeyi, mevsimindeki sebzeyi tanıyorlar mı?

Ailelere iş düşüyor burada; çocuğunuza yemek pişirmeyi öğretmelisiniz. Yemek pişirmenin yaratıcı ve havalı birşey olduğunu da, kendi pişirdiğin yemeği yemenin keyfinin de ayrı olduğunu da… Ziyafet değil ama basit, az malzeme ile aç kalmayacağı, gerekli besini alabileceği yemekler pişirmesini öğretmelisiniz. Ana kuzusu gibi büyüyüp sonra 18 yaşında çamaşırlarını bile kendileri yıkayamıyorlar ya, bilmiyorlar ya nasıl olacak, onlara hiç iyilik yapmıyorsunuz. Kızarsanız kızın, ama doğru söylediğimi biliyorsunuz!

Siz okumaktan sıkıldınız belki ama ben yazmaktan sıkılmadım.

Daha çok alacak yolumuz var. Çok çalışmamız lazım, çok!

İLLA Kİ!

Çağla!

Kayısı, nektarin, badem çağlası.

Badem çağlası en çok satılan ve tüketilen, bildiğimiz.

Pilava da, dolmaya da, kuzuya da, sakatatın yanına da, kavurması da, piyazı da harika oluyor. Hem çıtır, hem ekşi, hem bahar, hem yeşil tatları herşeye yakışıyor. Ağzınızı buruşturuyor o tüyleri ama hafif ıslak yerseniz o sorun da çözülüyor.

Kafaya taktım granitasını yapacağım, nane ile. Buz ile blendera atıp çekeceğim, sonra da ince bir tabaka halinde bir tepsiye yayıp, buzluğa atacağım, çatalla arada karıştırıp sonrada keyfine varacağım. Sanırım harika olacak.

Kayısı çağlasından geçen sene turşu kurmuştum. Kayısı çağlasının içindeki çekirdeği öyle bir tat verdi ki, Japon ume eriği gibi tatlar alıyorsunuz yerken turşuyu. Çekirdeğinin kabuğu kalın olduğundan etini yedikten sonra kırıp içini de yemek gerek, yoksa çekirdeği ziyan edersiniz. Deneyin bu sene derim, tam bir akşamüstü atıştırmalığı oluyor, birşeylerin yanına…

Son yıllarda tezgahlarda boy gösteren nektarin çağlası ise erikten sonra en sevdiğim şey olma yolunda. Nektarinin kendine özgü tadının, çıtır, etli, az tatlı hali. Mayhoş değil, tatlı değil, o kadar arada ve uzun bir tadı var ki, bir dolu kase yedirir. eğer miniklerse çekirdeğinin çevresindeki kabuğun ince olması da cabası, çekirdeği de kendine has hafif acımsı tadıyla harika bir zıtlık ve birbirini tamamlayıcılık yaratıyor.

Mevsimleri kısa, meyveye dönecekler, davranın!

X
YAZARIN DİĞER YAZILARI