"Tuba Şatana" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Tuba Şatana" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Tuba Şatana

Adım adım kariyer…

Üniversite tanıtım günleri devam ediyor, üniversiteler öğrenci kapmaya uğraşadursun, öğrenciler geleceklerini etkileyecek olan en büyük kararı veriyorlar, zor, hangi bölüm, hangi üniversite, ne yapacağım…

Taaa o zamanlarıma gittim. 

 

Bilkent Üniversitesi’ni kazandığımın haberi geldiğinde sevinmiştim, turizm okuyacaktım. TED Ankara Koleji dönem arkadaşlarımın neredeyse hepsi ya işletme ya iktisat seçmişlerdi, ekseriyetle işletme, ben istememiştim. Bilkent, ODTÜ, Hacettepe diye dağılmıştık okullara.

 

Bilkent’in hazırlık sınavını da atlayınca hemen bölüme başlamıştım. Kolej Kolej’ken öğrendiğimiz İngilizce dillere destandı, ayıp olurdu o sınavı atlamamış olsaydım, dersler de İngilizce ve kolay gelmişti, hem de çok sevmiştim konuları, bir sevemediğim makro ekonomiydi.

 

O zaman akademisyenlerimiz konularının uzmanıydı, her derse başka hoca girerdi, değişik ülkelerden birçok hocamız da olmuştu, uygulamalı alanlarda da otelciliğin tüm detaylarını öğrenmiştik.

 

Şanslıymışız. İnsan sonra anlıyor bunun değerini. Bugünlerde bu kadar yeni üniversite görüp, kim verecek bu branş derslerini diye düşünmüyor da değilim…

 

İnternet yoktu daha o senelerde bilgisayar dersinde ms dos öğrenmiştik. Cep telefonu da sınıfta bir kişide vardı, şimdiki laptoplardan daha büyüktü hatta o telefon, takoz. Sesi filan kapatmak bir kenara özellikle açık tutardı ki havalı bir şekilde cevap versin. Az terslenmedi hocalardan ders sırasında kapat telefonun diye. Dinlerdik hocalarımızı o zamanlarda.

 

En çok yemek ve mutfak dersleriydi ilgimi çeken. O zaman, yıl tabii 1992 filan, gastronomi ve güzel sanatlar okulu filan yok Türkiye’de, turizm dedin mi de ya Boğaziçi ya Bilkent geliyor akla.

 

Zaten yapmak istediğim belli, istediğim okulda okuyorum, seçeceğim bölüm de belliydi kafamda, daha ne olsun.

 

Mutfak derslerini iple çekerdim. Şef hocalarımız da, bir Alman ve bir Türk, konularında harika insanlardı. Sınıfta öne çıkmam da zor olmamıştı, nasıl mı, söyledikleri işleri yapmıştım, söyledikleri şekilde. O kadar.

 

Anlaşılmayacak bir durum değildi, tavuğu parçala, patatesi soy, soğanı karamelize et, dömi glas yap, hem öğretiyor hem de uygulatıyorlardı. O şu bu, kaç sene önce hatırlamam zor hepsini ama başka hatırladıklarım var; nasıl birçok arkadaşımın yemeklere el sürmediği mesela, tavuğa, haşa balığa dokunmak istememesi… Soğuk suya soğuk, sıcak suya sıcak, ocağın önündeyken kokuyor demelerini unutmadım.

 

Hayat onlara zordu. Ben ise ait olduğum yerdeydim. Çoğu şef ceketini kıyafeti görünmeyeceği için giymek istemezken ama mecburen giyerken, zira not alıyorduk prezantasyondan, hele de aşçı şapkaları -toque- takmak onlara en korkuncuydu, saçlar bozulacaktı.

 

Otel odası temizleme ve yatak düzeltmelerini yaptığımız Housekeeping dersinde ise bir gün biri sinirlenip, ben evde kendi yatağımı bile düzeltmiyorum, elalemin yatağını neden düzelteceğim diye çıkışmıştı, ama haliyle mezun olmak istediği için yapmak zorunda kalmıştı. Zaten sektörde de çalışmadı sonra.

 

Garson olmak veya mutfaktaki adam olmak bir garip geliyordu bazılarına. Belki de bilmek istemiyorlardı nasıl hazırlanıyor odalar, yataklar, o yemek nasıl pişiyor, nasıl sipariş almak gerek, nasıl servis etmek…

 

Belki turizm ve otel işletmesini seçince bunlar akıllarına gelmemişti, belki sadece otellerin şaşasından etkilenmişler ve bunun bir parçası olmak istemişlerdi. Ama işin aslı öyle değildi, işler kendi kendine olmuyor, işleri yapmak da sana düşüyordu. Özel bir üniversitede okusan da bu bir meslekti ve gereğinin öğrenilmesi, yapılması gerekiyordu.

 

Hizmet sektörü herkese göre değildi.

 

Boşuna değil mezun olduğum dönemde bir avuç insan otelci olmak istemiştik. Yiyecek ve içecek departmanı ise galiba sadece benim isteğimdi.

 

Okuldan çıktıktan sonra akşamları,  Ankara’nın o zaman meşhur restoranlarından olan Cafe de Paris’e gider, komilik yapardım. Müşterisiydim o restoranın ve sahibini -ki arkadaşımdı- ben burada çalışacağım diye ikna etmem zor olmuştu, ne işin var garsonlukla, gel otur yemek yiyelim demişti bu isteğimi söylediğimde, kulakları çınlasın, ama ısrarıma dayanamıştı, meslek öğrenmeye bir yerden başlamak gerekiyordu.

 

Sonra mezuniyet.

 

Otel, mutfak, bulaşıkhane, depo, restoran, banket, servis, arada bir buçuk yıl management training ile tüm otel departmanları, yiyecek içecek ofisi, satışı, operasyon derken 3 açılış. Sonra çok personelim de oldu, meslek de öğrettim, işe de aldım, işten de attım. 3 kişiye de 3000 kişiye de hizmet verdim.

 

Hep çok çalıştım, 8 saat değil.

 

Hep öğrenmeye gayret ettim. Hala öğreniyorum. 24 sene oldu. 

 

Yeniden başlayacaksın deseler, gene aynı şeyleri yaparım.

 

Satırları da, aralarını da okuyun sevgili öğrenciler, umarım siz de benim gibi seveceğiniz bir bölüm ve okulda okuma şansına sahip olursunuz, kendinize örnek aldığınız, onlar gibi olmak istediğiniz insanların da zamanında bir yerden başladığını ve o gıpta ettiğiniz yere gelene kadar çok çalıştıklarını bilirsiniz. 

 

 

 

İlla ki!

 

Sabır!

 

Sabır ve öğrenme isteği, başarının anahtarıdır. Elinizden bırakmayın.

 

Umarım siz de mezun olduğunuz bölüm ile ilgili bir iş yaparsınız.

 

Umarım, bir işi en iyi şekilde öğrenmenin en alttan başlamak gerektiğini biliyorsunuzdur.

 

Umarım bir gecede başarılı olunmadığının farkındasınızdır.

 

Umarım ne yaparsanız yapın her meslekte bir ustalık olduğunu ve her saniye öğrenecek şey olduğunu bilirsiniz.

 

Umarım çabuk havlu atmazsınız

 

Umarım yolunuza güzel insanlar çıkar.

 

 

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI