"Tayfun Timoçin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Tayfun Timoçin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Tayfun Timoçin

Denizde direklerarası

Tarihte birbirimize iyi bayramlar diledikten sonra kenara çekilip keyfimize bakmaz, uzun uzun bayramlaşırmışız. Karadaki tüm kutlamalar bir şekilde denizde de devam eder, hatta gemilerden bazılarını karaya çıkartıp yürütürmüşüz. Nerede o eski bayramlar diyenler için söyleyelim, işte bu yazıda.

Denizde direklerarası

“Nerede o eski bayramlar?” sorusu bu ülkede kim bilir kaç asırdır sorulmakta ve kim bilir daha kaç asır sorulacak. Bugünün gençleri bundan 30-40 yıl kadar sonra belki de, “Nerede o eski bayramlar! Bizim zamanımızda 10 gün tatil olurdu, sağa sola giderdik, artık tatil de ilan edilmiyor. Çalışana hiç saygı kalmadı canım!” diye hayıflanabilirler. Nihayetinde herkes kendi çocukluğunun geçtiği dönemleri özler. Ben de özlerim, siz de özlersiniz. Çünkü hayat çoğunlukla tasasızdır, tek derdimiz aile büyüklerinden gelecek belki harçlık, belki bir hediyedir ya da gidilecek bir tatil veya ziyaret... Aile hatta sülale bir araya gelir, çocuklar sevilir sevindirilir, şımartılır... Eh, haliyle en güzel anılar da orada kalır. Çünkü büyüdükçe tasalar artar, keyif kaçar, anıların arasına dikenler batar. Bu nedenle en güzel bayramlar çocuklukta geçenlerdir.

ÇARŞI AMA SADECE BİR ÇARŞI DEĞİL

Bayram sohbetlerinde, özellikle TRT’nin sayesinde hepimiz bir Direklerarası lafı duyduk. Bugünkü çocuklar duyuyor mu, sanmıyorum. Ben küçükken, iki direk arasına perde falan gerilip tiyatro yapılıyor zannederdim. Yıllar sonra anladım ki bir sürü insan öyle zannediyormuş! Halbuki Direklerarası İstanbul’da eskiden var olan bir çarşının adı. Bol sütunlu dar bir sokak, çevresinde dükkânlar vs. İstanbul’un Şehzadebaşı Caddesi’nin bir bölümü imiş. Laleli ile Eminönü arasında bir yerden söz ediyorum. Şehzadebaşı Camii’nin alt tarafı. Bugün oraya gidenler adının içinde Direklerarası geçen pek çok işyeri görebilirler. İşte bu çarşı öyle rağbet görmüş, öyle bir popüler olmuş ki, Osmanlı’nın son dönemlerinde kentin en işlek eğlence ve “piyasa” alanı haline gelmiş. Doğul olarak ne kadar tiyatro ve eğlence etkinliği varsa da burada gerçekleşmiş. Tabii Ramazan ayları iftar sonrasının tüm eğlencesi de Direklararası’nın sorumluluğunda olmuş. Özellikle Ramazan aylarında halk buraya akın edermiş. İftar sonrasının kahve ve çayları burada içilir, sohbetler burada edilirmiş ama günümüzde anlaması kolay olmayacak şekilde halk tiyatrolara da akın edermiş. Hele bayramlarda buranın doluluk ve hareketliliği de haliyle katlanırmış.
İşte bu nedenle büyüklerimiz nostalji zamanı geldiğinde Direklerarası’ndan söz etmişler hep. Biz bugün çoluğu çocuğu kapıp ya AVM’lere gidiyoruz ya da tatile. Bugün bizim için Direklerarası’ndan daha çok “şehirlerarası” önemli sanki!
Tabii Direklerarası denen çarşı/eğlence alanı, sadece Ramazan aylarında değil her zaman açıkmış ve halk diğer aylarda da buraya yoğun ilgi gösterirmiş. Yani İstanbullular için “gidecek, nefes alacak, şöyle bir gezilip dönülecek” bir yer olmuş hep Direklerarası. İnsanlar, Direklararası’nda toplanıp sosyalleşirlermiş. Elbette İstanbul’un bayramlarda coşkunun yaşandığı tek ve biricik yeri Direklerarası değilmiş. Pek çok başka semtin meydanında da bayram yerleri kurulurmuş. Peki denizde durum neymiş?

Denizde direklerarası

DENİZE GİRMEDEN ÖNCE KARAYI ANLAMAK GEREK

Denizdeki bayramları anlayabilmek için, önce genel olarak bayram alışkanlıklarına göz atalım. (Bana ne diye İstanbul yazıp durduğumu sorabilirsiniz ama neyleyelim ki bizim bu tip geleneklerimizin büyük kısım İstanbul kaynaklıdır. Hem sadece gelenekler değil, mesela “Osmanlı mutfağı” dendiğinde de konu İstanbul’dur, “Osmanlı mimarisi” dendiğinde de... Yapacak bir şey yok.)
Efendim, büyük zaferler, bayramlar, donanmanın sefere çıkışı ve dönüşü, cüluslar (yeni padişahın tahta çıkışı), padişah çocuklarının dünyaya gelişi -elbette İstanbul’da- hep top atışlarıyla duyurulurmuş. Sadece bunlar değil elbet, bugün halen atılan iftar topuna ek olarak imsak topu da atılırmış o zamanlar. Ancak iyi ve şenlikli olayların duyurulmasının dışında önemli insanların idamı ve şehirde çıkan yangınlar da halka topla bildirilirmiş. Bu kadar çok şey için top atılınca hangi top atışının neye işaret ettiğini anlamak halk için kolay olmasa gerek. Bu karışıklığı gidermek için bulunan çözüm her olayın topunu farklı semtten atmakmış. Tabii, o zamanların İstanbul’u şimdiki gibi Kocaeli’den başlayıp Kırklareli’ye kadar büyük değil, insanlar sesin hangi semtten geldiğini ayırt edebiliyorlarmış. Mesela, iftar ve imsak topları asırlarca sadece Rumelihisarı’ndan atılmış ama bütün şehir bu sesi duyarmış. Artık nasıl bir topsa! 1815’te, “Yahu bu top yetmez oldu” deyip Anadoluhisarı’ndan da atmaya başlamışlar. O derece kolaymış İstanbul’da seslerin geldiği semti anlamak yani.

LOKMASINI YUTTURMAMIŞLARDenizde direklerarası

Yabancı heyetlerin payitahta gelişinde de top atılırmış. Selamlama toplarının atıldığı yerlerden biri de Kızkulesi. Bugün deniz otobüsü ya da vapurla önünden geçerken kulak kabartırım, belki top seslerinin yankılarını duyarım diye. Bazen duyduğumu sandığım da olur hani. Böylesi karşılama törenlerinin en haşmetlilerinden biri 1576’da yaşanmış. III. Murad tahta çıktıktan 16 ay sonra İran’dan Tokmak Han adlı bir elçi gelmiş, tebrik için. İran sefirinin beraberinde 200’den fazla (250 diyenler de var) kişi varmış. Gelişinde, Kaptanıderya Kılıç Ali Paşa, 32 kadırga ile karşılamaya çıkmış, kendi baştardasında mükellef bir sofra hazırlatmış Tokmak Han için. Tokmak Han karadan kayıkla gemiye getirilmiş, sofraya oturmuş, ağzına ilk lokmayı attığı anda 32 kadırganın tekmil toplarıyla ek olarak Kızkulesi’ndeki toplar ateşlenmiş! Adamcağız o lokmayı yutabildi mi bilmiyorum, kayıtlarda yok burası. Ama Kızkulesi’nden 100 pare top atışı gerçekleştirildiğini biliyoruz. Gemi dediğiniz şey ufacık bir alandır. İnsanın kulağının dibinde yüzlerce top patlarken nasıl yemek yer, tahmin etmek güç.

TAM BİR “TOPLU BAYRAMLAŞMA”

Donanma sefere çıkarken de top atılırmış. Topkapı Sarayı’nın sahil köşklerinden birine inen Padişah, buradan donanmayı selamlar, karadan denize toplar atılır, gemilerden de buna karşılık verilirmiş. Aynı donanma seferden dönerken de Sarayburnu’nu bordalarken top atışlarıyla şehri ve elbette tahtı selamlarmış. (Bunları yazarken İstanbullulara acıdım ben. Ha bire güm güm!..) Hani bugün kurumlarda “toplu bayramlaşma törenleri” var ya, işte eskiden sahiden de her şey “toplu” yapılırmış anlaşılan.

BARUTTAN HEYKELLER!

Bayramlarda da bu gelenek bozulmazmış tabii ki. Bu kadar topla, ateşle, barutla iç içe yaşayan bir gelenek, bayramları barutsuz geçirebilir mi? Geçiremez elbette. Bayramlarda ve diğer şenlik günlerinde, bugünkü kumdan ya da buzdan heykellerin yapıldığı gibi baruttan şekiller yapılırmış! Evet baruttan! Tersane ve Tophane adeta yarışırmış bu konuda, “Kimin baruttan heykeli daha güzel olacak” diye. Baruttan gemiler, kuleler yaparlarmış, sonra da bunları tutuşturup eğlenerek seyrederlermiş. Bence eğlenceli ama bir o kadar da tehlikeli bir âdet. Eh, bugün bile can güvenliğinin yeterince önemsenmediğini düşünecek olursak, 500 yıl kadar önce bugünkü kadar bile önemsenmediğini düşünmek çok yanlış olmayacaktır.

ATMEYDANI’NDA MUAZZAM KUTLAMALARDenizde direklerarası

Atmeydanı... (Bu isim Bizans’ın Hipodrom’undan gelir. Bugün Sultanahmet dediğimiz bölge, o yıllarda henüz Sultanahmet Camii olmadığı için Atmeydanı olarak anılırdı. Sultanahmet Camii’ni, elbette Sultan I. Ahmed yaptırmıştı ve inşaatı 1617’de tamamlanmıştı. Yani o zamana kadar orada öyle bir şey yoktu. Yıllar önce o bölgede dolaşırken kulaklarımla duymuştum. Birisi, muhtemelen İstanbul dışından gelmiş bir ahbabına, “Kanuni burada namaz kılmış, düşünebiliyor musun?” diyordu. Yok yahu?!) İşte Bu Atmeydanı’nda da bayram şenlikleri düzenlenir, vezirler falan çadır kurarak şenlikleri izlermiş. Bizim tersane halkı da oraya küçük boyutlu gemilerini getirir, felenkler üzerinde gemilerini tıpkı denizdeki gibi kürek çeker gibi yaparak ilerletir, hatta abartıp yelken açarlarmış. Ne muhteşem bir görsel şölen! Bu gemiler vezir çadırlarının yanına gelince de içlerindeki askerler -evet bildiniz- yine top ve tüfeklerle bolca gürültü yaparlarmış. Diyebilirsiniz ki, bugün düğünlerde havaya ateş etme geleneği ta o zamandan geliyor demek ki! Belki öyle, ama arada ciddi bir fark var: O atışların hepsi kurusıkı imiş! Bugünün magandaları gerçek mermi sıkıyorlar!

İLGİNÇ DÖNEMDİR MURAD’INKİ

Yine bayram geceleri veya şölenli zamanlarda (mesela III. Murad, 1582’de kendisinden sonra tahta III. Mehmed ismiyle geçecek oğlu Şehzade Mehmed’in sünnet düğününü yaptırmış, düğün tam 51 gün sürmüş Atmeydanı’nda. Dünyanın bilinen bütün ülkelerinden temsilciler ağırlanmış vs. Hazinenin suyunu çektiği günlerde 51 gün büyük eğlence yapmak tepki çekmişse de halk ses etmemiş çünkü bolca ziyafet varmış.) havai fişek gösterileri yapılırmış. Bu sözünü ettiğimiz sünnet düğününde Kaptanıderya Kılıç Ali Paşa, tersanenin bütün marifetlerini sergiletmiş. Gökyüzüne fişeklerle renk renk gemi, kule, fil resimleri çizilmiş! Denizdeki gemiler de bolca aydınlanmış, mehteran marşlarla ortalığı şenlendirmiş. Başka deyişle Atmeydanı kadar Haliç de renk renk imiş. (III. Murad dönemi hayli hareketli bir dönem. Bir başka özelliği de hayatımıza “kandil” kavramını sokmuş olması. 1588’de, Hz. Muhammed’in doğum günü olan 12 Rebiülevvel gecesi, “tarihte ilk kez” İstanbul’daki camilerin minareleri kandillerle donatılmış. O günden sonra her kutsal gecede minareler kandillerle süslenmiş, daha sonra da mahya geleneği başlamış. İşte kutsal gecelerin sadece bizde kandil diye bilinir hale gelmesi de böyle. Yani, 1588’den önce yok öyle bir şey.)

X
YAZARIN DİĞER YAZILARI