"Tan Sağtürk" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Tan Sağtürk" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Tan Sağtürk

Yüreğindeki Sesi Dinle

Bertolt Brecht’in “Sezuan’ın İyi İnsanı”nda, sahnede Wang belirir. Vakit gece yarısıdır. Omzundaki sopaya taktığı su kaplarıyla, iki büklüm, terden sırılsıklamdır. Wang yüzündeki sevgi dolu gülüşüyle kendini seyirciye tanıtır.

Yüreğindeki Sesi Dinle“Ben Sucu Wang. Başkent Sezuan’da sucuyum. İşim çok zor. Yağmur olmadığı zaman, suyu çoook uzaklardan getirmek zorundayım. Ama yağmur yağdığı zaman hiç kimse benden su istemiyor. Duydum ki tanrılar kentimizi ilk kez ziyaret edeceklermiş. Onlar hiç kimseyle görüşmeden ilk ben görüşeyim istiyorum!”

O sırada sokaktan birkaç kişi geçer. Sonunda üç tanrı sokağın başında bütün görkemiyle belirir.

“Efendilerimiz!” diyerek secdeye kapaklanır Wang. Oyun başlar. Sezuan’ın insanları yargılanacaktır artık.

Ne zaman yukarılara çıkıp yeryüzünde dolaşan kendime bir yabancı gibi baksam, sucu Wang’ı kendime ve meslektaşlarıma yakın bulurum. Biz de kentin insanlarına su götürürüz. Bizim de işimiz çok zor. Ve tanrıları ilk gören biz olmak isteriz; dans ederek tanrılarını, atalarının ruhunu arayan ilkel kabileler gibi. Bazen seyircilerin arasında oturmuştur tanrılar; bazen de oyun bitip ışıklar söndüğünde perdenin kıvrımları arasında beliriverirler: ahengin tanrısı, sevginin tanrısı, ışığın tanrısı...

HEYKEL GİBİ OLMAK

Hayata karşı iki türlü de durulur: Koparılınca boyun büken bir gelincik çiçeği ya da bir heykel gibi. Taş; yontucunun keskisiyle, parçalar koparılarak kıvılcımlarla şekillenir. Bir estetik hacim olur, dünyanın üstünde durur.

“Bir heykel, bir yontu gibi mi?” dedim. Hareketi; işinin, sanatının vazgeçilmez temeli olarak seçen dansçıya bir heykel gibi olmak yakıştırılamaz elbette. Ben, “Zor yollardan geçer, hayatımızdan parçalar kopar, usta elinden çıkar; öyle dururuz!” demek istemiştim.

Çünkü günde sekiz saat çalışanımız vardır. Güneş yüzü görmeden, aylarca, maden işçileri gibi. Bale öğrencilerine sorarım ne kadar zor olduğunu, ne denli güçlük çektiklerini. Büyür gözleri, hafif bir gülümseme yayılır yanaklarına.

SU GİBİ OLMAK

“İki kişi dağa farklı yollardan çıkar. Ama dağın tepesinde manzara aynıdır” der Çinliler. Patikalardan çıkan yalnızca manzarayı görür. Ama uçurumlardan çıkan manzarayla birlikte kendini de görür, bütün dağı da.

Zoru seçmek, zoru yaşamak çocuklukta başlıyor besbelli.

Denir ki piyanonun sesi, taşın taşa vurmasından yankılanan tını gibidir. “Lir”den ise sulardan gelen ses yayılır. Bir dans sanatçısı biraz daha lire yakın duruyor. Kıvılcımlarla çekiçlenen, formunu sert disiplinlerle alan dansçıya “su gibi ol!” diyoruz. “Su gibi kıvrak, ardışık dalgalarla büyüyen, küçülen, molekülleri titreşen su gibi ol. Başka başka kaplarda başkası olarak ama hep kendisi kalarak. Ancak öyle yaşamayı hatırlatırsın. Ancak öyleysen insanlarca aranırsın. Kristalleş - çözül, çözül - kristalleş!..” diyoruz.

Zor anlaşılır bir şey ama biz öyle hissediyoruz.

Bazen çocuklar, dansçı çocuklar “Öğrenemezsem ölürüm!” derler. Bu dünyanın en kuvvetli ifadelerinden biridir. Bir çocuk böyle söylediyse nasıl karşısında durulabilir…

Yıllar geçtikçe çocuklar buna benzer cümleler mırıldanır. Her birinin birbirine hem benzer hem benzemez öyküsü vardır. Bu çocuklar vücutlarındaki bütün kuvveti uykusundan uyandırır. Bu çocuklar olağandışı ve olağanüstü olmaya duyulan isteğin, yaşama içgüdüsü gibi bir şey olduğunu erken yaşta hisseder.

“BEN VARIM” DEMEKTİR DANS

İnsanı diğer bütün mahlukattan üstün kılan şeyin, dik duruşu kadar, dans etmesini bilen çevik bacakları olduğu söylenir.

İlkel kabileler dans ederek tanrılarının yanına varmaya çalışırlar. Bütün dünya çevik bacaklı gençleri futbolda, voleybolda, basketbolda, buz dansında seyretmeye koşar. Bu insanlar dansa ne kadar yakınsa kitleler o kadar büyük bir zevkle yüklenir. “Dans eder gibi futbol oynuyor” yargısıyla yüceltilir sporcular.

Nedir “dans eder gibi” olmak?

Seyircilerin gözbebeklerini büyüten, kanı iç organlarından alıp adalelere gönderen, kalbi hızlandıran, nefesi sıklaştıran, damarlar içindeki basıncı arttıran nedir? Vücudu allak bullak eden, ardından da tatlı bir yorgunluk bırakan adrenalin ve sonra noradrenalin mi?

Yoksa Shakespeare’in Hamlet’te dediği gibi: “... yalandan bir heyecanın hayaline...” kapılmak mı?

Nedir, nedendir dansı böyle farklı kılan?

***

Bir gün bir kır gazinosunda arkadaşımla oturmuş, sohbet ediyorduk. Yandaki masaya orta yaşlı, soluk yüzlü bir adam çöktü. Gazino çok tenha olmasına rağmen neredeyse dibimize oturmuştu. Konuşmak istiyordu besbelli. O gün her şeyi kaybettiğini öğrenmiş; işini, evini, arkadaşlarını.

“Dayanamayacağım. Şöyle bir rakı getirteceğim; efkârıma içeceğim” dedi.

“Şişenin dibi görününce” dedim, “her şey yeni baştan! Ben olsam senin yerinde, şöyle ilerideki ağaçların gölgesine çekilir, içimdeki müziğin sesine kulak verir, saatlerce dans ederdim.”

“Ben dans bilmem ki” dedi adam.

“Oyun?”

“Oyun da bilmem!”

Bu duyargaları kopuk adama sil baştan ne anlatacaktım… “Sen hiç hayatında dirseklerini omuzlarından yukarı kaldırmadın mı; sen hiç askerlikte çabucak ayak değiştirmedin mi; düğününde, çocuklarının sünnetinde oynayanları görmedin mi? İçinde bir türkü var senin; ya bir bozlak, ya el ezber, ya uzun hava ya da ağıt. Dinle o sesi. Kollarını yana aç, göğsünü genişlet; ‘Ben varım’ de.”

Adam rakısını uzaktaki masaya göndertti. Çiçeklerin arasından görüyorduk. Kalktı, bir sağa, bir sola burgulanarak, kanadı kırık bir kartal gibi dolandı, durdu. Birkaç kez nara attı; utanır gibi.

Gün batarken, sırtıma bir el dokundu. Elimi öpecek gibi eğildi; “Yetti, bitti, geçti, gitti!” dedi. “Sağ ol, bana hayatta nasıl durulacağını öğrettin!”

Hiç dans etmemiş birinin kendisiyle ilk yüzleşmesiydi bu.

Kendini sürekli olarak ölümle tehdit edilmiş hisseden insanoğlunun ölüme, yok olmaya karşı duruşu bir sanattır. Sanat ölümden öç almaksa, dans “Bu dünyada ben varım!” demektir.

Bütün bunlar amatör çizgilerin ifadeleri elbette. Sahnelerde yaşamaya devam eden biz profesyoneller, kitleler bizi seyrederken hem seyredilen kendimizi hem de değişen seyirciyi seyrederiz. Rüyalardaki gibi.

Bilinir ki rüyalarda senaryo bizimdir, oyuncu biz, rejisör biz, seyirci yine kendimiz.

Biz sahnede bir rüya görürüz. Seyirci de aynı rüyayı görür.

Sonra salonda, sofitada, kulislerde sesten kelebekler uçuşur; alkışlarla.

Perde kapanır; biz uyanırız.

X