"Taha Akyol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Taha Akyol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Taha Akyol

Halka soralım neyi soralım?

TUTUKLU gazetecilerin tutuksuz yargılanmasını savunuyorum ya, bir okurum beni şöyle eleştirirdi:

“Bunların yazı ve konuşmalarını halka soralım, bakalım halk bunları masum sayacak mı!”

Ne dersiniz, kimlerin “suçlu” veya “masum” olduğuna anayasa ve kanunlara göre bağımsız yargı mı karar vermeli, halk ya da millet mi?

Demokrasinin odak noktası olan bu soruna biraz derinden bakalım.

KUTSAL DEVLET VESAYETİ

Siyasi tarihimizin uzun asırlarında devlet, halkın üstünde yüce bir varlık olarak görüldü. “Kutsal devlet” denildi.

Ünlü tarihçimiz Naima, “reayanın” (halkın) devletin dışında tutulmasını bir erdem olarak anlatır. Tarihçi Halil İnalcık, “reayanın devlette temsil edilmediğini” vurgular. Reayaya adaletle davranmak devletin asli görevidir ama reayanın devlette temsilcileri yoktur. (The Middle East and The Balkans Under The Ottoman Empire, s. 85)
Osmanlı, reayanın üstünde bir koruyucu, bir “vasî” idi, vesayet yani.

Mağlubiyetler döneminde Müslüman halkın direniş göstermeden Rumeli’yi terk edip devletin elde kalan topraklarına göç etmesini bir de bu açıdan düşünmek gerekir sanırım. Ünlü Machiavelli’nin bu yönde bir teorisi vardı.

ÇOĞUNLUKÇU DEMOKRASİ

Devletle halk arasında “vesayet” bağı yerine “vatandaşlık” bağı kurmak ve mahalli idarelerden başlayarak yönetime halk katılımını sağlamak düşüncesi Tanzimat’la başladı, Meşrutiyet’le biraz gelişti.

Tanzimat’ın da Meşrutiyet’in de amacı, halkın devletine sahip çıkmasını sağlayacak katılım kültürü yaratarak “devleti kurtarmak”tı.

Cumhuriyet, halkın katılımı yerine kendi halkını ‘yaratmak’ istedi.

Bizde “vesayetçi demokrasi” kavramı devleti kutsayan bu uzun tarihin ürünüdür.

1950’de Demokrat Parti iktidarıyla, bir uçtan öbürüne geçtik. Artık “kutsal” olan,“halk”tır, yani sandıktan çıkan “çoğunluk”.

Halkın siyasi süje (özne) haline gelmesi şüphesiz ki çok olumludur. Fakat hukukun üstünlüğü ve kuvvetler ayrılığı ilkeleri bu gelişmeye eşlik etmedi maalesef...

Böylece “milli irade” kutsalı, çoğunluk partisiyle özdeşleştirildi: Bunun adı “çoğunlukçu demokrasi”dir, otoriterdir.

Dünden bugüne istikrarsızlık ve gerilimlerin temelinde bu savrulmalar vardır.

İşte, “hukukun üstünlüğü” fikri yerleşmediği için, her konuya siyasi gözle bakıyoruz, yargı bağımsızlığı hiçbir devirde kurumlaşmadı, yargı siyasi alet gibi görüldü.

 AYM bile OHAL’in hukuk denetiminin dışında bir rejim olmasını onayladı!

HUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ

Demokratik gelişmemizin bugünkü aşamasında vahim eksiğimiz ve acil ihtiyacımız “hukuk üstünlüğü”dür.

 “Kuvvetler ayrılığı” olmadan da hukuk üstün olamaz, yargı siyaset karşısında boyun eğer.

Mutlaka halka sorulması gereken husus, yasama ve yürütme erklerinin kimlere verileceğidir ve çok istisnai olması gereken referandum konularıdır.

Seçimlerin “adil ve özgür” olması da demokrasinin bir şartıdır.

Şu konular asla halka sorulmaz yani çoğunluğun emrine verilmez: Hak ve hürriyetler, suç ve ceza, uzmanlık gerektiren bilimsel konular.

Aksini savunanlar bir Avrupa ülkesinde mesela ezanın yasaklanması için referandum yapılmasına ne derler acaba?!

Hukuk devletinde çoğunluk da hukuka uymak zorundadır. Türkiye uçlardan artık bu seviyeye yükselmelidir.

DOĞAN HEPER’E SAYGI

Ahlak örneği gazeteci ağabeyimiz Doğan Heper’in cenazesine İstanbul dışında olduğum için yetişemedim. Kendisinden mesleğimizde çok şey öğrendim. “Doğrusu ne?” sorusu yazı işleri toplantılarında onun daima ilk sorusuydu. Rahmet ve saygıyla anıyorum. Kederli ailesine başsağlığı diliyorum.

 

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI