"Sibel Bağcı Uzun" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sibel Bağcı Uzun" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Sibel Bağcı Uzun

Tiyatrocu olmak için oynamak yetmez

Tiyatro sanatçısı ve yönetmen Orhan Alkaya, Türkiye’de çok kolay tiyatrocu olunduğuna çünkü tiyatronun sadece oynamak zannedildiğine dikkat çekti. Son dönemlerde sayısı hızla artan küçük tiyatro gruplarının başarılarıyla birlikte aynı zamanda belli hasarlara yol açtığını dile getiren Alkaya, oyuncuların ‘ses’ yönünün gelişmediğinin ve ‘doğal oynama’ diye yanlış bir şeye saplandıklarının altını çizdi.

Tiyatrocu olmak için oynamak yetmez
Fotoğraf: Duygu Özbekçi MİLLİ

Sanatçı Orhan Alkaya ile Türkiye Baro Tiyatroları Festivali kapsamında Bursa’da gerçekleştirdiği söyleşi sonrasında bir araya gelerek, tiyatrodan şiir dünyasına zaman zaman da kendi iç dünyasına uzanan özel bir sohbet gerçekleştirdik.

-Tiyatro ve yaşam arasında nasıl bir bağ vardır sizce?
İlk aklıma geleni paylaşayım. Gürcistan’da ciddi bir tiyatro geleneği vardır. Güney Osetya Savaşı sırasında, o bombardımanın altında bile tiyatroların hiçbiri perde kapatmadı. Aynı şey Yugoslavya İç Savaşı’nda da yaşandı, bilhassa Bosna’da. Akşamları karartma olduğu için öğlen oynuyorlardı. O gelenek bir gün bile kopuntuya uğramadı. Örnekleri çoktur. Çünkü savaş altındaki insanların birkaç şeye çok ihtiyacı olur. Bunlardan bir tanesi hayatta kalma konusundaki ümit, diğeri de sosyalleşebilmektir. O bombaları bir sığınağın ya da bir evin içinde beklemektense, hayatını başkalarıyla bir arada olabileceği bir ortamda sürdürebilmektir. İşte tiyatro sadece oyun seyredilen bir yer değildir. İçinde bir yaşantının üretildiği ve paylaşıldığı bir uzamdır orası. İnsanların en çok buna ihtiyacı var çünkü.

-Tiyatro aynı zamanda bir sığınma alanı mıdır?
İnsanın kendisiyle kurduğu ilişki kadar unutulmuş, sığınaklar barındıran bir ilişki türü yoktur. Yönetmen olarak cevaplarsam; oyuncuyla çalışmayı çok severim ama onları ürkütmemek gerektiğini de bilirim. Doğaçlama yaparken çok dikkatli çalışırım. İnsanda öyle kapalı odalar vardır ki kendine bile itiraf etmediği. İşte onların bir ikisinin anahtarını ona verip, kendisinin açmasını sağlayabilirsem işte ortaya sahici bir karakter çıkmaya başlar; iki biyografiden üremiş üçüncü bir biyografi. Aynı zamanda karşıdan bakarsak, sığınakta unutulmuş şeylerin çıktığı bir alan bizim sahne dediğimiz alan. Eğer becerebiliyorsak, bu yüreklilik için hazırsak, gücümüz varsa...

TİYATRO YAPAN GRUPLAR ÇOĞALDI

-Oyunculuk okuyan ve tiyatro oyuncusu olmak isteyenler için günümüz koşullarını ve ortaya çıkan sonuçları değerlendirirseniz, neler söylersiniz?
Çok uzun bir zaman tek bir konservatuvar vardı; Ankara Devlet Konservatuvarı. İstanbul’da da Belediye Konservatuvarı önemli bir okuldu. Muazzam bir öğretmen kadrosu vardı. Mezun olanlar da hemen istihdam edilirdi. Şimdi konservatuvar ve tiyatro ana bilim dalı 80’i buldu diyorlar. Nitelik tartışması ayrı bir tartışma ama bana göre durum çok fena. Bu okullardan her sene rutin 10 öğrenci mezun oluyor. Her yıl 800 öğrenci mezun oluyor desek, tüm Türkiye’deki devlet sanatçılarının sayısından bile daha fazla. Şu anda istihdam edilmeleri mümkün değil. Girecekleri nitelikli özel tiyatro sayısı da çok sınırlı… Dolayısıyla birdenbire İstanbul’da Beyoğlu ve Kadıköy’de ağırlıklı olmak üzere küçücük mekânlarda tiyatro yapan gruplar ortaya çıktı. Toplamda 300 civarında grup var ve çoğu da eğitimli.

-Tiyatro gruplarının oyunculuğa yansıması nasıl oldu?
Aralarından çok iyileri çıkmaya başladı. Toplamın içinde yüzde bir ya vardır ya yoktur. Bir tiyatro eğitimi alarak sahaya çıkmış, oyuncunun, yönetmenin, yazarın oluşturduğu gruplar bunlar. Ama ne oldu, ana akımın önüne geçtiler. Tiyatro ödüllerinin son yıllarına baktığımızda, bütün büyük ödülleri bu gruplardan çıkan oyuncular alıyor. Ancak profesyonel bir noktadan baktığımda, bazı problemlere yol açtıklarını da söylemem gerekiyor.

OYUNCULUKLARININ BİR YÖNÜ GELİŞMİYOR

-Nedir problem olarak gördüğünüz tespitleriniz?
Elbette onların başarısından büyük gurur duyuyorum ama profesyonel bir bakış açısıyla da buradaki hasarı çok ciddi olarak görmeye başladık. Çünkü böyle alanlarda oynamak ile büyük sahnelerde oynamak arasında büyük bir fark var. Her mekânın oyunculuk tekniği birbirinden farklıdır. Ama bu çoğunluğun getirdiği bir şeydir. En son seyrettiğim oyunda, oyuncularda mikrofon vardı. Ben açık havada bile mikrofonla oynamadım. Ancak oyun müzikalse mikrofon takarsınız. Küçük alanlarda oynamaları nedeniyle oyunculuklarının bir yönü gelişmedi. Ben oyunculara, “Önce sesinizi en arka sıradan duyacağım. Geri kalan her şey sonra başlar” derim. Bu oyunculuğun olmazsa olmazıdır.

Tiyatrocu olmak için oynamak yetmez

DOĞAL OYUNCULUK DOĞRU BİR TARİF DEĞİL!

-Oyunculukta olmazsa olmazlara devam edelim mi o zaman?
Bir de genç kuşaklar ‘doğal oynama’ diye bir şeye saplandı. Doğal oyunculuk diye bir kavramı kim bulduysa yani büyük kötülük etti. Elbette rol kesme ama doğal da doğru bir tarif değil. Karakterinle buluş ve onu dönüştürerek giy, bu ayrı bir şey. Bu doğal değil. Doğalda tarif etmemiz gereken çok fazla parametre var. Bunun en kolay tezahürü de çok yaygın gördüğümüz ses kullanımıdır. Ama bir eksiklik daha var tabii. Bizde maalesef tiyatrocu çok kolay olunuyor. Mesela kolay kolay operacı olamazsınız. Her gün o en ağır egzersizlerinizi, ses çalışmanızı yapmanız, sağlığınıza dikkat etmeniz gerekir. Aynı şekilde bir balerini yaz tatili sonrası sahneye çıkartamazsınız, çünkü sakatlanır. Ama tiyatrocu çok kolay olunuyor, çünkü oynamak zannediliyor. Ben de sahnede “Lütfen oynamayın” derim oyuncuma.

 

 

Tiyatrocu olmak için oynamak yetmez

ŞİİR DERİNLİKLİ BİR İMKÂN SAĞLADI

-Aynı zamanda şiir kitaplarınız var. Şairliğinizden de biraz bahsedelim mi? Şiir de hayatınızda bir sığınma alanı mıdır?
Düşünülebilir. Ama ben öyle çocukluğundan beri şiir yazanlardan değilim. Şehir tiyatrosundan atıldıktan sonra bir de 12 Eylül dönemi zorunlu bir inziva yaşadım. O dönemde tiyatro yapmak istemedim, daha çok yazıya yöneldim. O sürecin içerisinde de şiirin beni tercih ettiğini fark ettim. Farklı bir şeydi o. Çünkü kelimelerin içinin fazlasıyla doldurulmuş ve yıpratılmış olmasından kaynaklanan bir ifade etme imkânsızlığı yaşıyor insanlık. Onu aşmak için müthiş derinlikli bir imkân olarak algıladım şiiri yeniden. Kendi dilimi sağlayan süreç yaşadım. Zaten bizim 80 kuşağında en son belki de en geç kitap çıkaranlardan biriyim. 1984’te bir kitabım basılırken durdurdum ve ilk kitabım 90’da çıktı.
- Kitabınızın dediğiniz noktaya gelmesi için çok beklemişsiniz?
Belli bir firesizlik aradım, olabildiğince tabii. Tamamen, “Evet şimdi başkalarının olabilir bu şiirler” dediğimde çıkarttım ortaya. Tiyatro yaparken de aynı şeyi düşünürüm. Son provaya kadar oyun benimdir. Sonra oyuncuların ve seyircilerindir artık. Uzun süre bitmesi için beklediğim şiirlerim var. Mesela bir tane bitmemiş şiirim var hâlâ, 15 yıldır yazıyorum. Yürütücü motivasyonu aslında olağan ötesi bir rüyaydı. “Dün gece upuzun bir rüya gördüm” adı zaten. Onun bir de ikincisi var, bitirdim ve son kitabıma aldım. “Dün gece uzun bir riya gördüm.” Ama rüya bitmiyor, noktayı koyamıyorum. Belki de rüya olmasından kaynaklı.

NAZIM’IN TADINA 5 YAŞINDA VARDIM

-Ya sevdiğiniz şairler? Onları da bu süreçte yeniden algıladığınız ve keşfettiğiniz oldu mu?Ben Nazım Hikmet’i çok erken anladım. Şiirlerinin tadına 5-6 yaşlarında vardım. Çünkü babam ve amcam 1938 Harp Okulu Davası’ndan Nazım’la hapis yatmıştı. Babam şiiri de Nazım’ı da çok seven biriydi. Hafızasındaki şiirlerini yazıp bana veriyordu. Nazım’ın daha yayınlanmış kitapları çıkmadan, ben 4-5 şiirini ezbere biliyordum. Modern şiirdeki kurucu rolüne tabii ki daha sonra vardım. O geniş bir şiir tarihi bilgisiyle varılan bir yer. Her zaman keşfedilecek çok şey vardır. Baki’yi çok severim ama bakıyorum Nedim’e daha çok ilgi göstermişim. Hâlbuki sorsalar Şeyh Galip de derim. Bu bitmez bir serüven. Gençlerde de çok iyi şairler var. Şair Arkadaş Özger Şiir Ödülü’nün kurucularından biriyim, hâlâ da sürdürüyoruz. Bir tane farklı şair çıksa kazançtır. Çünkü biz gençlerde iyi şiir diye bakmıyoruz. Bir ustalık arıyoruz ki o ustalık da orijinallik değil kendinin ustası olup olmadığıdır. Çıkıyor mutlaka. 

KAYGILARIMIZI DİSİPLİNE ETMELİYİZ

-Sanatın yaşamın bir parçası olduğunu düşündüğümüzde, neyi eksik bırakıyoruz?
İnsanın yeryüzü hayatında bir tane vazifesi vardır. Hangisi deseler, mutlu olmak derim. En büyük eksik bırakılan, beynimizin o bölgesindeki kimyayla hiç ilgilenmiyoruz. Alzheimer hastalığıyla birlikte bir sürü hastalık iyileşiyor. Çünkü kaygı ortadan kalkıyor. Hemingway’in önemsenmesi gereken bir sözü var, kanser olduğu dönemde söylüyor bunu; “Kaygı yaratıcılığın en büyük düşmanıdır.” Belli ki artık yazamaz hâle gelmiş. Neyi eksik bırakıyoruz? Belki kaygısız olmak asla değil ama kaygılarımızı disipline etmekten, hayatımıza müdahale etmesini çıkarma çabasından uzak duruyoruz. Bu da bir tür mazoşizm aslında! “Dertleri zevk edindim, ben de neşe ne arar” şarkısındaki gibi. Hayatın anlamı konusunda hâlâ bir fikrim yok. O yüzden hâlâ gitmekten yanayım. Ben ufka doğru giderim. Ben giderim ufukta gider. Önemli olan aradaki yoldur. Katettiğim mesafedir.

Tiyatrocu olmak için oynamak yetmez

‘BİRİNCİ DEFA BİR TASLAKTIR YAŞAMAK’

- Ya içinizde kalan?
Milyonlarca şey var. İnsana bir hayat yetmez zaten. Bir hayat da ancak anlamaya başlıyorsunuz bir şeyleri. “Birinci defa bir taslaktır yaşamak” yazmıştım bir kere…

- Hayatınızda kırılma noktası değiniz anlarınız var mı?
Ciddi kırılma noktaları var hayatımda… 5 yaşındayken bir bakıcımız vardı, Emine. O yaşta okuma yazma öğrenme nedenim de oydu. O kadar âşık olmuşum ki o gidince ciddi hastanede yattım ve zafiyet geçirdim. Bu olay benim hayatımda çok ciddi bir travmadır. Ama bunun bilgisine varmak geç oluyor bazen. Fark ettikten sonra yaptığım bazı kötü hareket sınıfına girecek davranışlarımı eleştirebildim. Terk edilmemek için terk etmek mesela. Hesaplaşmalar var hayatımda. İnsanın bazen aklında bir söz kalır çok etkiler ya. Haluk Şahin’le bir konuşmamızda; “Hata yapmayan hiçbir şey yapmamış demektir” demişti. Sonra bu sözün üstüne, “Hatalarımızı çıkarsak, geri ne kalır hayatımızdan” diye başlayan bir şiir yazmıştım. Ondan sonra da hata yapma korkusuyla, kendini atıl bırakma durumundan kolaylıkla çıkabildim.

- Hem yönetmen hem oyuncu olarak gençlere tavsiyeleriniz ne olur?
Genç edebiyatçı, tiyatrocu adaylarına, ne yapmaları gerektiğini değil, ne yapmamalarını söylerim hep. Yaşadığın her şeyin çok değerli olduğunu zannetme. Bütün bir hâlin içerisinden ne ürettiğine bak. Kendine kayıtsız kalma, başkasına kayıtsız kalma ki zenginleş. Olabildiğince anlamaya çalış. Anlamanın zahmetli ve riskli olduğunu bilerek söylüyorum bunu. Her insanın en az bir konuda büyük bir yeteneği vardır. Ama kendini keşfetmemiş ve orayı seçmediysen hep bir yoksunluk içerisinde yaşarsın. Yanından birileri geçip gider, sen yanlış yerde durursun.

 

 

 

X