"Sibel Bağcı Uzun" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sibel Bağcı Uzun" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Sibel Bağcı Uzun

Bütçe aramaktan film çekemedi

Yönetmen Ezel Akay, Türkiye’de sinema sektörünün bütçe ve salon sıkıntısı çektiğine dikkat çekerek, “10 senemin 2 senesi film çekerek, 8 senesi ise bütçe arayarak geçti. Sinema salonlarının artması hem gelir hem filmlerin çeşitlenmesi anlamında şart. Ben 100 kişilik mahalle sinemalarının açılmasından yanayım” dedi.

Namıdiğer film anlatıcısı Ezop ile üyesi olduğu Mozaik müzik grubuyla verdiği konser öncesi bir araya geldik. Sinemadaki yolculuğu üzerine konuştuğumuz Ezel Akay, biri Bursa’dan başlayacak olan, 3 film projesinin de çekilmek üzere beklediğini anlattı.

Bütçe aramaktan film çekemedi

Fotoğraflar: Cihan Atasever

- Kendinizi film anlatıcısı olarak tanımlıyorsunuz. Bir hikâyesi var mı?
Bu ilk benim keşfettiğim bir şey değil sonuçta. Yaklaşık 25 sene kadar önce mesela Amerika’daki Avrupa’daki sinema sektöründeki yönetmen, yapımcı, yazar gibi insanlara çok iyi film anlatıcısıdır, “storyteller” denmeye başlandı. Aslında ben de yaptıkça fark ettim ki mesleğimizin kapsadığı müzisyenlerin, edebiyatçıların, mizahçıların, komedyenlerin hepsi birer hikâye anlatıcısıdır. Yaptıkları iş budur. Bu hem kadim bir meslek hem kadim bir ritüeldir. Ben de bu eski mesleğin yeni bir uygulamasını yapıyorum.
- Filmler de yönetmenlerin mi hikâyesidir?
Bana yönetmen olarak filmi sahiplenmek çok ayıp geliyor; çünkü yeryüzünde insan eliyle üretilmiş başka hiçbir ürün üzerinde o kadar çok kişinin adı yazmıyor. Jeneriklerde emek veren herkesin adı yazarken, bir yandan filmin tek sahibi benim demek! Yönetmen; görüntü yönetmeni, oyuncu, senarist gibi birçok hikâye anlatıcısını bir araya getiriyor, onlara yön veriyor ve onların hikâyeleriyle kendi hikâyesini oluşturuyor. Onun için ben de sahiplik ilişkisinden kopup, “bir ezel akay filmi” demek yerine, “anlatan ezop” demeye karar verdim.
- Ezop ismi küçüklükten beri var ama. Hayal dünyanızdan dolayı verilmiş olabilir mi?
Evet, küçükken de vardı bende öyle şeyler (gülerek). Ezop ismini annem buldu. 6-7 yaşlarımdayken, bütün arkadaşlarım, annem de dâhil dalga geçmek için bana Ezop diyorlardı. Ezel’in kısaltılmışı gibi, daha komik geliyordu onlara.
- Bursalısınız aynı zamanda. Bağınızdan bahsedelim mi?
Baba tarafım İnegöl Rüştiyeli, Kafkas göçüyle birlikte 1800’lü yılların sonundan itibaren gelip yerleşmişler. Anne tarafım ise Bursa’nın içinden, 200-300 yıllık bir tarihleri var. Çocukluğum Bursa’da geçti, ilkokulu Bursa’da bitirdim. Gezgin banka müdürü babam yüzünden birkaç şehir dolaşıp sonra yeniden döndük. Bursa Erkek Lisesi mezunuyum.

SANATIN İÇİNDEN BİR AİLE

Bütçe aramaktan film çekemedi

- Üç erkek kardeşsiniz ve herkes sanatla ilgili mutlaka. Aileden mi geliyor?
Sanata yatkınlık daha çok annemden geliyor; çok çeşitli sanat dallarına yeteneği olan bir insandır. Babamın öyle yetenekleri yoktu ama ben daha çok babama benziyorum. Yaşlandıkça da daha çok benzediğimi dehşetle görüyorum (gülüyor). Kardeşlerimden bir tek en küçüğümüz Ender, direkt olarak sanatla başladı. Liseden sonra konservatuvara gitti ve müzisyen oldu. Eren ise sosyoloji okuduktan sonra heykel okudu. Atölyesini şimdi İnegöl’deki köyümüze taşıdı. Ben ise makine mühendisliği okuduktan sonra Amerika’ya oyunculuk eğitimi almaya gittim. Sonra sinema ile uğraşmaya başladım.

‘MÜZİKSİZ DÜŞÜNEMİYORUM’

- Müzik de hep bir tarafta olmuş ama. Filmlerinize etkisi nasıl oldu?
Boğaziçi Üniversitesi’nde okurken müzik kulübüne üye olmuştum; şarkı söylüyordum. Mezun olduktan sonra da Mozaik grubunu kurmuştuk. Benim ilk göz ağrımdır. Müzisyenlerle çok çalışıyorum ve bu müzikal geçmişim sayesinde de onlarla iyi anlaşıyorum. Film hazırlarken, yazarken de müziksiz düşünemez hale geldim o da ayrı tabii.
- Görüntü ve müzik arasında nasıl bir ilişki olmalı sizce?
Daha senaryodan itibaren müzisyenle birlikte çalışmaya başlanmalı. Biz nasıl senaryoyu alıp, kamera, kurgu aracılığıyla yeniden anlatıyorsak; müzisyenin de, filmin dramaturjisini, yönetmenin ne anlatmak istediğini anlayıp, hikâyeyi müzik yoluyla bir daha anlatması gerekiyor. Müzisyen de, o dramaturjinin yasaklarına ve ilhamına başvurarak besteler yapıyor. Yönetmenin yapacağı en doğru şey ise müzisyene ilham vermek olmalı.

‘LOKMA ÇOK ACIYDI!’

Bütçe aramaktan film çekemedi- Filmin düşüncelerle insanları etkileme sanatı olduğunu söylüyorsunuz?
Etki bırakması gereken bir sanat dalı, çünkü çok kitlesel. Bu sanatçının eline geçmiş çok önemli bir fırsattır. O kadar büyük bir seyirci kitlesiyle karşı karşıya ki, bir film binlerce kişi tarafından izleniyor. Dolayısıyla bu büyük fırsatı hiçbir hikâye anlatıcısının kaçırmaması ve sanat eserini seyircilerin etkileneceğini bilerek yapmasında fayda var.
- Ezel Akay filmlerine gelirsek, izleyici de nasıl bir etki bırakmasını istersiniz?
Çok haz aldık ama lokma çok acıydı! Haz vermek, heves, ilham yaratmak, özendirmek bunlar benim sanat stratejilerim diyebilirim. Öte yandan bir tarzım olsun da istemem. Eleştirmenler belki ortak bir nokta bulabilir ama ben her tarzda film çekmeyi severim. Tarz daha çok hikâyenin esiri olsun istiyorum, hikâye neyi gerektiriyorsa…

HACİVAT KARAGÖZ DAHA ÖZEL

- Sizin için yeri ayrı olan filminiz var mı?
10 senenin 2 senesi film çekerek, 8 senesi bütçe arayarak geçtiği için, yönetmen olarak şimdilik 3 tane çekebildim; Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?, Neredesin Firuze ve 7 Kocalı Hürmüz. İki tane de kısa filmim var; ama 7 filmin de yapımcılığını yaptım. Kendi çektiğim filmler arasında Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü? filmimin yeri biraz daha özel. Çünkü o benim gelecekte de yapmayı planladığım 3 hikâyeden biriydi. Son derece trajik iki tane senaryo projesi var, komedi değiller ama etki gücü yüksek garip hikâyeler.
- Hemen diğer iki hikâyeyi sorayım o zaman?
Üçlemenin ikisi de senaryodan birer edebi esere çevrildi. Rahatlıkla film olarak çekilebilecek haldeler. Kitap olarak çıktılar, film için para bulmamı bekliyor. Biri için Gürsel Korat ile çalıştık; adı Yine Doğdu Tanyıldızı. İki dervişin trajik hikâyesi. Mevlana ve Şems’den ilham alınarak yapılmıştır. Diğerinde ise Haldun Çubukçu ile çalıştık, adı Yargu. Moğol mahkemesinde yargılanan Türkmen kabilesinin hikâyesini anlatıyor. İkisi de aynı yüzyılın hikâyeleridir.

‘İPEK YOLU FİLMİ PLANLIYORUM’

- Projelerinizin içinde Bursa yer alıyor mu?
Bir İpek Yolu filmi planlıyorum. Çin’den başlayıp Türkiye’de bitecek. Bursa’da bir handa başlatmak, sonra bütün kervansaraylarda devam ettirmek mümkün. Aşçı ve Prenses diye mitolojik bir yemek macerası yolculuğu.
- Bursa’nın da İpek Yolu Film Festivali vardı?
Bursa festivalini yeniden istiyor diye biliyorum. Ben geri geleceğine inanıyorum. Festival kapsamında Sözsüz Kısa Film Festivali de düzenlemiştik. Muazzam şeyler çıkmıştı ve dünyaya dağıtılmıştı. Tekrar olsun isterim, fazlasıyla destekçisi de olurum. Hatta uluslararası bir komedi film festivali de eklemek iyi olur. Dünyada çok az olan ve Türkiye’nin ihtiyacı olan bir festival.

MAHALLE SİNEMALARINDAN YANA

Bütçe aramaktan film çekemedi

- Yapımcılığı bıraktığınızı biliyorum. Sektörünüz için en önemli kalemlerin başında bütçe geliyor olmalı?
Diğer sanat eserlerine göre çok yüksek bir kaynakla yapılabilen sanat eseri. Dünyada bunun için çok imkân var ama Türkiye’de çok kısıtlı. Bir yapımcının para kazanması için yaptığı yatırımın parçasıysanız, o zaman o filmler para kaybetmesin diye yapılan filmlere dönüşüyor. Belli bir türe sıkışıyor. Sadece devlet desteği ile film yapıyorsanız, bu kez hiç seyirciye ulaşmasa da film yapayım diyen filmler çoğunluk kazanıyor. Hepsi bir arada olmalı. Film fonlamanın çeşitlenmesi lazım ki filmlerin çeşidi de artsın.
- Sinema salonlarının sayısı yeterli mi?
Yılda 250 tane film çekiliyor. Hepsi sinemalara giremiyor. Salonların sayısının da artması lazım. Artmayınca sadece gişede başarılı olabilecek filmler girebiliyor. Hâlbuki küçük filmler bütün bir yıl boyunca Türkiye’yi dolaşsa, sağlam bir gelir elde edecek. Salon sayısı nüfusa göre 5 katı yani 12 bin olması gerekirken, şu anda 2 bin 500 tane var. Ben modern mahalle sinemalarından yanayım. 100 kişilik, sabah seanslarında mutlaka mahallesindeki ilkokullar için özel gösterim yapan, daha ucuza bilet satan, akşam seanslarında da bütün mahalleye hizmet verebilen sinemalar olmalı. Tek film oynatan ama 10 mahalle yan yanaysa 10 tane filmin oynadığı bir sisteme geçmek lazım. Türkiye için bu şart.

‘ESAS PROBLEM SANSÜR KANUNU’

Bütçe aramaktan film çekemedi- Yapımcılar ile sinema salon sahipleri arasındaki tartışmalara nasıl bakıyorsunuz?
Şu andaki tartışmalar zaman içinde uzlaşmayla çözülebilecek bir konu. Ben sinema salonlarının da bunu çok arzu ederek yaptığını düşünmüyorum. Bilet fiyatlarını aşağı çekebilmek için stratejiler belirleniyor ama bir başkasına haksızlık oluyor. Esas problem sinema salonlarının azlığı ve yeni sinema yasasında kötüye kullanılabilecek bazı muğlaklıkların gelmiş olmasıdır. Sektörün çok ihtiyacı olan bir sinema yasasına sahip olduk. Uluslararası ortaklıkları çok teşvik edecek bir yasa. Umarım özellikle “kurulun uygun bulmaması halinde o film gösterime giremez” manasına gelen -ve yasanın eski halinde de yer alan- yasa maddesi de bu sefer, yönetmeliklerle düzenlenerek “sansür yasası” damgasından kurtulur. Türkiye gişeleri konusunda biraz umutsuz olsam da, ben yine de Türk sinemasının, uluslararası yatırımcılar sayesinde bu yıldan itibaren dünya perdelerinin aranan filmlerini üretebileceğini düşünüyorum. Büyük bir sermaye desteği göreceğiz dünyadan…
- Dijital platformlar hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bir dezavantaj görmüyorum; çünkü sinema, tiyatro, edebiyat ve müzik tarihi bize gösterdi ki insanlar topluca bir sanat eseri seyretmekten hiçbir zaman vazgeçmiyor. Dijital platformlar, sinemaya çok yeni bir bakış da getirdi. Yeni bir dünya sineması doğuyor. Bütün dünya sektörüne katkı sağlayan, demokratik bir platform olduğuna inanıyorum. Millet, din, dil, ırk önemli değil. İnsanlığın sineması diyelim biz ona.

‘DAHA YARATICI OLUNMALI’

- Türk sinemasında kimleri takip ediyorsunuz?
Çağan Irmak ve Nuri Bilge Ceylan iyi hikâye anlatıcılarıdır. Genç yönetmenlerden Tolga Karaçelik, Mahmut Fazıl Coşkun ve Emin Alper’i daha ilk filmlerini çektiklerinde de takip ettim; çok beğeniyorum. Ancak genel olarak benim ilham aldığım yönetmenler Türkiye’de yok. Genel olarak eğitimlerini, sırtlarında taşıdıkları kültürü çok zayıf buluyorum. Kötü anlamda söylemiyorum ama daha yaratıcı şeyler yapan bir nesil gelsin istiyorum. Ben biraz yeni şeyler deneyen, çıldırmasını seven bir nesildenim. Yeni Türk sinemasının tarihi de 15-20 yıllık, daha fazla değil. Sinema gelişen bir sektör sonuçta, çeşitlenmeyle ilerleyecektir.

X