Sevgi'nin Diviti

Kızkardeşim Suna Kıraç’ın liderlik notları

27 Ekim 2002
Önümüzdeki hafta, bir vatandaş olarak oyumu kullanacağım. Oyumun nereye gideceği bellidir. Militan değilim. Aklımı kullandığımı zannediyorum ve doğru partiyi seçtiğimden de eminim. Pek tabii ki, bu benim seçimim. Bu arada ufak bir anekdot: İnsanların beyinlerini pazarda satışa çıkarmışlar, herkes gene gidip kendi beynine talip olmuş. Dolayısıyla herkes kendince doğruyu seçecektir. İnşallah bu doğrular Türkiye'nin de doğrusu olur.

Başbakanımızı seçeceğimiz şu günlerde bazı kavramları düşünüyor ve 'karizma' kelimesinin anlamını pek çok insanla tartışıyorum. Bu kelimeyi tartıştığım kişilerle, bir türlü müşterek bir noktaya gelemedim. Şimdi, kendime göre 'karizma'nın anlamını yorumlayacağım.

Galiba karizmatik insanlar akıllı ve zeki olurlar. Akıllı ve zeki insanlar ise sevimli olurlar, karşılarındaki insanlara yumuşak ve kararlı yaklaşırlar ve derhal etkileri altına alıverirler.

Eski Amerikan Başkanı Bill Clinton, bu vasıfları taşıyan bir kişiliğe sahipti. Bence halen işbaşında olan liderlerin hiçbirinde bu vasıf bulunmamakta, yani karizmatik değiller. Ülkemizdeki adayların da hiçbirisinde bu özellik olmadığına göre bu sefer başka bir kelimeye, başka bir vasfı, 'liderliği' ve liderliğin ne olduğunu sorgulamam gerekiyor.

'Liderlik' vasfının bugünlerde ne anlama geldiğini araştırmaya başladığımda, karşıma kardeşim Suna Kıraç'ın derleyerek yaptığı bir konuşmadan alıntılar çıktı.

Liderlik nedir?

Tek başına bir insan, bir kişidir.

İki kişi bir araya gelince, bunlar arkadaş olurlar.

Bunlara biri daha katılınca, içlerinden hiç olmazsa birisi bu liderlik oyununu başlatır. Lider olma isteği her ne kadar tabiatın gereği ise de, herkesin lider olamadığı da bir gerçektir.

Liderlik doğuştan gelen ve daha çocukluk yaşlarında kendini gösteren bir unsurdur. Bu vasıf, ya vardır veya yoktur. Varsa sonradan edineceğiniz birikimlerle bunu daha da pekiştirirsiniz.

Bazı kişiler yönetir (memurlar gibi) ama yönlendiremez, bazı kişiler ise yönlendirir (akademisyenler gibi) ama yönetemez. Gerçek bir lider ise hem kendini hem de etrafını yönlendirerek yöneten kişidir.

Dolayısıyla 'liderlik' bir sonuç değil, devamlı bir yolculuktur.

Liderlerin başarısı düşüp kalkmalarla dolu bir yolculuk olarak kabul edilebilir. Başarılarının sırrı ise kabiliyet olmakla birlikte, bıkmadan usanmadan çalışmaktır.

Bizim ülkemizdeki liderler her daim 'liderlik sultası' ile haksız yere suçlanıyorlar. Bu suçlamaları yapanlar hakikaten bu liderlik vasfına haiz olsalardı zaten başa kendileri geçerdi. Ben, şahsen, bu suçlamaları hoş göremiyor, hoş karşılamıyorum. Bir cerrah bile ameliyathanede kendisine uyum sağlayan bir ekiple çalışır...

Hakiki bir lider ise, değişen şartlara uyum sağlayan kişidir.

Bu arada kendilerinin çok değiştiğini iddia eden iki liderimiz var. Bakalım, başa geçtikleri zaman değişen şartlara ne kadar uyum sağlayabildiklerini de göreceğiz.

Sevgili okuyucularım, önümüzdeki hafta Türkiye'mizin kaderini eline alacak liderimizi seçeceğiz. Lütfen kendinizi değil, Türkiye'yi düşünerek karar verin. Oyunuzu mutlaka kullanın. Şayet oyunuzu kullanmazsanız kimseyi beğenmek veya tenkit etmek hakkınız olmaz, olamaz. Bir dahaki seçime kadar susup bir köşede oturursunuz.

Dolayısıyla bağırıp çağırmak veya tenkit etmek hakkını elde etmek istiyorsanız kıymetli oylarınızı mutlaka sandığa atınız. Vatandaş olmak hakkınızı elinizde tutunuz.

Türkiye için yatırım yapan, bütçeyi doğru kullanacağına inandığınız lideri seçin.
Yazının Devamını Oku

Öpüşmenin yıkılmayan saltanatı

20 Ekim 2002
Seçime hazırlandığımız şu sıralarda oy isteyen siyasilerimiz bütün sıcaklıklarıyla ve şirinlikleriyle seçmenlerimize yanaklarını uzatarak öpüşüyorlar. Dünyada çok az ülkede erkek erkeğe öpüşme kültürü var. Bizim ülkemizde herhalde Amerikalılar gibi bol keseden ‘‘seni seviyorum’’ kelimelerini sarfedemediğimiz için biz de bol keseden yanaklarımızı uzatarak öpüşüyoruz.

Bir kadınla bir erkeğin öpüşmesi bir derece daha mantıklı ve makul görünmekle birlikte, bir erkeğin diğer bir erkeği öpmesine bizler alıştık ama, ecnebiler bu öpüşmelere şaşkınlıkla bakıyorlar.

Sevgisini ve nefretini laflarla ifade edemeyen milletimiz hislerini ancak hareketleriyle ifade eder. Örneğin son zamanlarda sahneye çıkacak olan bir sanatkárı kıskandığını tabancayla ifade eden bir erkek gibi... Ya çok ve boş konuşuruz yahut hislerimizi böyle radikal hareketlerle ifade ederiz.

Öpüşme kültürümüzü düşündüğümde, buselerimiz bakın nerelerde karşımıza çıkıyor...

Osmanlı İmparatorluğu'nda padişaha saygı eteklerinin öpülmesiyle başlardı.

Dinimize olan hürmetimizi ise Kur'an'ı, sakal-ı şerifi ve tarikat şeyhlerinin elini öpmekle gösteririz.

Geleneklerimize göre büyüklerimizin elini öpüp alnımıza koymak bir saygı belirtisi olur.

Dinimizle karışık sosyalist hislerimizi ise yere düşen ekmeği yerden alarak öpmekle belirtiriz.

Bir işimizi yaptırabilmek için yalvarmak babında ‘‘Aman elini ayağını öperim, şu işi yapıver’’ gibisinden sözler sarfederiz.

GÖZ NASIL ÖPÜLÜR

Haberleşme kültürümüzde ise benim bir türlü anlayamadığım çok garip bir öpüşme şeklimiz vardır: ‘‘Gözlerinizden öperim’’ sözü... Göz nasıl öpülür, bilemiyorum. Hele benimkiler gibi makyajlı gözler nasıl öpülür anlayamam.

Şaşkınlık tezahüratımızı ise ‘‘Hoppala, öp babanın elini’’ demekle gösteririz...

Titizliğimiz, bir zamanlar annelerimizin bebekken önlüklerimize yazdığı yazılar ile hatırlatılırdı. Şimdi gözümün önüne geldiği kadarıyla, kolalı pike bezinden, kenarları ajurlu önlüklerde yer alan ‘‘öpme beni’’ sözüyle. Bu söz büyük bir sanatla işlenirdi ama maalesef modern dünyamıza sarkamadı.

Peki, bugünlerde ‘‘Roman’’ dediğimiz ve yakında herhalde ‘‘Romanoff’’ diyeceğimiz halkımıza mahsus yeminimize ne demeli? ‘‘Ölümü öp’’ sözüne? Canlıları öptüğümüz yetmiyormuş gibi bir de ölümüzü öptürüyoruz. Halbuki Anadolu aileleri, geleneklerden ötürü çocuklarını hiç öpmezler. Buna rağmen öpüşme kültürü bütün varlığı ile saltanatını sürdürüyor.

Bütün bunların arasında beni deli eden söz ise gençlerin telefonu kapatırken ‘‘öpüldünüz’’ diyen, emrivaki lafları...

Ama dua edin ki Türkiye'de erkekler hiç değilse yanak yanağa öpüşüyorlar. Ya Rus olsaydık? Erkeklerimiz dudak dudağa öpüşeceklerdi. Gorbaçov'un astronotları öptüğü gibi...

Bizim siyasiler, hayalimde birdenbire birbirleriyle öpüşürken canlandılar. Rus usulü öpüşselerdi acaba kim kimi nasıl öperdi diye meraklandım. İyi ki böyle bir geleneğimiz yok, ama acaba olsaydı koalisyonlar daha uzun sürer ve seçimleri bu kargaşa ortamında değil de, zamanında mı yapardık ve ertelenmemesi gereken bazı sorunlarımızı halledip daha bir gönül rahatlığı içinde mi olurduk diye düşünmekten de kendimi alıkoyamıyorum...
Yazının Devamını Oku

Bunlar da benim anket sonuçlarım

13 Ekim 2002
HERKESİN kendine göre bir çevresi var, dolayısıyla da ben kendi anketimi kendi çevremde yaptım. Ülkemizdeki anketörler nasıl bir araştırma yapıyorlar ve sonuçlara ne gibi sualler sorarak ulaşıyorlar bilmiyorum ama, benim yaptığım anketlerde henüz hiçbir parti meclis çoğunluğunu sağlayamıyor. Son zamanlarda nereye gitsem, tanıdığım herkese ‘‘Kime oy vermeyi düşünüyorsunuz?’’ diye soruyorum ve çok az kişinin bu konuda kararlı olduğunu görüyorum. Kararsızlar çoğunlukta. Oylarının ziyan olmasını istemeyenler son dakikaya kadar beklemeyi yeğleyeceklerini söylediler. Ama soruşturmalarımın neticesinde seçmenlerin en azından kimlere oy vermeyeceklerini bildiklerini gözlemlemiş durumdayım. Bu araştırmaların sonunda beni şaşırtan bir başka müşahadem daha var: Pek çok ailede birlikte hareket etmek melekesi kaybolmuş. Pek çok karı-koca değişik partilere oy verecekler. Daha önceki seçimlerde eşler hep aralarında anlaşarak, hep aynı kişilere veya aynı partilere oy verdiler. Sonunda aile içinde bir anlaşma sağlanıp sağlanamayacağını bilemiyorum. Ama bu seçim karı-kocaların bile arasına girecek.

Bu sefer değişik partilere oy vereceklerini söyleyenlerden bunun nedenlerini dinlediğimde, zamanında Aziz Nesin'in söylemi olan ve beni çok şaşırtan sözlerini anmadan ve bu meyanda Türkiye'mizdeki bazı çarpıklıkları ve garabetleri de burada yansıtmadan geçemeyeceğim.

Bazı kimselerin yeni bir yüz arayışıyla, bugüne kadar siyasetin içinde bulunmayan genç bir kişiye oy vereceklerini duyduğumda bir konuyu düşünmekten kendimi alamadım: Amerika'ya girişi yasak olan bu kişi seçilecek olursa, dünyanın süper gücü Amerika ile ülke sorunlarını nasıl görüşecek?

Radikal sağcı partinin doğuşuna sebep olan beceriksiz solcu ve sosyal adaletçi bir partinin başındaki hizipçi ve kavgacı başkanı es geçerek bünyesinde barındırdığı ve ekonomiden sorumlu tatlı, yumuşak bir kişi uğruna sosyal demokrat olduğunu iddia eden bir partiye oy vermeyi düşünen sermaye sahiplerini de hiç anlayamıyorum.

Varlıklı bir aileden gelip sosyal adaletçi olduğunu iddia eden bu ekonomist solcu ise, herhalde benim ondan daha solcu olmam gerekir. Belediye başkanlığını radikal sağın kazanmasına sabep olan beceriksiz belediye başkanlarının hepsi de bu partide. ‘‘Can çıkmayınca huy çıkmaz’’ atasözü ne kadar doğru... Değiştiğini söyleyen radikal sağcılar ne kadar değiştilerse, değiştiklerini söyleyen solcular da o kadar değiştiler.

Yargı, her ne kadar kesin kararını vermemişse de, bir partinin listesinden seçime giren pek çok zanlı seçilir ve yargı bu kişileri suçlu bulursa, ne olacak? Bu ne biçim bir iştir, bunu da anlayamıyorum.

Avrupa Topluluğu'na girip giremeyeceğimizle ilgili bir kararı bıçak sırtında gibi heyecanla beklediğimiz şu günlerde, 1973'te bizi bu topluluğa girmekten alıkoymuş olan genel başkanı da geçen sefer iştiyakla seçtik ve dört senedir bünyemizde taşıyoruz.

Hele hele şehirlerden ümidini kesip köylüye ve çiftçiye seslenen genel başkana şaşıyorum. Köylü ve çiftçi kaldı mı acaba? Hepsi şehirlere taşındı. Benim etrafımda herkes şaşırmış vaziyette, kime oy vereceklerini bilemiyorlar. Bütün partilerin yolsuzluklara karıştığını söylüyorlar. Bu yolsuzlukları gözleriyle görmüşler mi bilemem ama, şurası muhakkak ki hükümetler, kendi iç bünyelerinde tasarrufa gitmiyorlar, müsrif davranıyorlar ve eşgüdümü sağlayamıyorlar.

Seçimin sonunda ortaya ne çıkacağını kestiremiyorum ama, Türkiye'nin karşısında Avrupa Topluluğu, Kıbrıs ve Irak savaşı gibi ciddi sorunlar var. İnşallah akıllı bir koalisyon kurulur ve yukarıda saydığım ciddi sorunların üstesinden gelir. Tabii, hangi koalisyon gelirse gelsin, ekonomik sorunlar değişmeden aynen karşımızda olacak ve bundan da kaçış yok.

Oy uğruna sadece ‘‘almaya’’ alıştırılmış halkın karşısında olan hükümetlerin, şimdi ‘‘vermeyi’’ öğrenmesi gereken bu halka nasıl şirin gözükeceklerini düşünmelerinin zamanıdır.

‘‘İnşallah hakkımızda hayırlısı olur’’ diye dua etmekten başka çaremiz kalmadı.
Yazının Devamını Oku

Biz seçimle barajı tartışıyoruz, Fransızlar Matisse ile Picasso’yu

6 Ekim 2002
Ülkemizde seçim atmosferine girilmiş ve medyada seçim olacak yahut olmayacak, şu parti barajı geçiyor, bu parti geçemiyor haberleri yer alırken, sizi başka karşılaştırmaların yapıldığı bir ülkenin, Fransa'nın başkenti Paris'e götürüp oralarda nelerin tartışıldığını, nelerin mukayese edildiğini anlatmaya çalışacağım. Evet, Paris'te, Picasso ve Matisse, bir sergi ile mukayese edilmekte ve bu iki önemli ressamın sanatları karşılaştırılmakta. Herhalde dünyada az yapılan bu mukayeseli sergi için epey bir ön çalışma yapılmış ve bu iki ressamın dünyada bulunan bütün resimleri elden geçirilerek birbirlerinden nasıl etkilendiklerini zengin örneklerle anlatılmış. Bu etkileşimi yan yana sergiledikleri tablolarla gözler önüne seriyorlar. Bence oldukça önemli olan bu sergi ve eserler üzerine bir sanat tarihçisi olmadığım için ahkám kesmeyeceğim ama bana ilginç gelen her iki ressamın karakterlerini ve şahsiyetlerini anlatmaya çalışacağım.

Picasso'dan 12 yaş daha büyük olan Matisse, aslında bir hukukçu idi ve sonradan geliştirdiği resim yapma kabiliyetinde daima ölçülü ve hesaplıydı. Ama renkleri cesurca kullanmıştı. Dışa açık olduğu zamanlar korkunç sevimli ve kültürlüydü. Her zaman ihtiyatlı ve kuralcıydı. Hiçbir zaman bohem olmayı kabul etmemişti, gözü sadece iyiyi ve güzeli görürdü.

Picasso ise doğduğu İspanya'da harika çocuk statüsü ile resim yapmaya başlamıştır. Hemen farkedilen karizması tabii ve büyüleyiciydi. Çok acımasız ve deliliğe varan yönleriyle bile çekiciydi. Tamamen bir bohem olan Picasso'nun gözü her şeye takılabilirdi.

Bu iki ressam post-empresyonist idiler ve her ikisi de hayattayken meşhur olmuşlardı. Birbirlerini tanırlardı ama yakın olamamışlardı. Hayatları birbirlerinin eserlerini takip etmekle ve yapıtlarına gıpta ederek bakmakla geçmişti.

Picasso, Matisse'e 'Ben çizgilerime hakimim ama hálá renklerimi aramakla meşgulüm, sen ise renklerine hakimsin ama hálá çizgilerinin arayışı içindesin' demişti. Bu cümlenin ne kadar doğru olduğu, şimdi sergideki her tabloda hissediliyor.

İslam sanatından oldukça etkilenen Matisse, bir dönem sadece 'odalık' resimleri yapmıştı, buna imrenen Picasso da odalık konusunu işlemişti. Kübizmi red eden Matisse, sonunda Picasso'nun kübist resimlerine hayran olmuştu. Picasso ' Enine boyuna düşünülürse, sadece Matisse vardır', Matisse ise 'Beni tenkit edebilecek bir tek kişi vardır, o da Picasso'dur' cümlelerini birbirleri için sarfetmişlerdi.

Matisse öldüğünde, haberi Picasso'ya Matisse'in kızı vermişti. Telefona dahi çıkmayan Picasso cenazeye gitmeyi de reddederek, sadece 'O, bana odalıklarını miras bıraktı' demekle yetinmişti.

Bu iki değerli ressam, geleneksel çizgilerin ve renklerin sınırlarını oldukça zorlamışlardı.
Yazının Devamını Oku

Reklamını iyi yapan mı, iyi yazan mı satıyor?

29 Eylül 2002
BİZ Türkler'in okumaktan yana nasibi olmadığı her vesile ile tekrarlanıyor. Ama ‘‘Türkler neden okuma özürlüdür?’’ konusunun analizi acaba hiç yapıldı mı? Bir kere bizim ülkemizde çocuklara dönük kitaplar yoktur. İlk yaş gruplarındaki çocuklar için hazırlanmış resimli çocuk kitaplarının hepsi, son zamanlarda yapılan tercüme kitapçıklardır. Çocuk on, oniki yaşına geldiğinde okuyabileceği renkli resimli romanlar da gene tercümedir, şayet yapılıyorsa da yeni yeni gündeme gelmiştir. Gene bu yaşlar için renkli, resimli ve öğretici kitaplar hiç yoktur. Ben şahsen hiç bilmediğim karmaşık bir konuyu öğrenmek için, ilk etapta yurtdışında çocuklar için hazırlanmış kitaplarından istifade etmişimdir. Dışarıda çocuklar için yapılmış yemek kitapları bile vardır ve sos hazırlamanın alfabesi de burada öğrenilmektedir.

SATILIYOR, OKUNMUYOR

Gençlik çağına girildiğinde kızlar için okunması zevkli olan bir Barbara Cartland'ımız yoktur veya erkekler için yaratılmış olan, ‘‘Üç Silahşörler’’ gibi macera kitaplarına da sahip değilizdir. Acaba hiç düşündünüz mü, polisiye roman yazan bir yazarımızın varlığını? Onu okumak bir zevktir. Ama bu zevki verecek hiçbir yazarımız olmadığı için, bize çocukluğumuzdan itibaren bu okuma zevkini aşılayamadılar.

Zevkle okunan bütün kitaplar tercümelerdir, bu tercümeler ise son zamanlarda iyi yapılmaktadır. Eskiden yapılmış tercüme kitaplar fevkalade kötü idi. Türkçesini okuduğunuzda, hiçbir şey anlamadığınız bir kitabı, esas lisanıyla okuduğunuzda, ne kadar keyifle verdiğini görmekteydiniz.

Bizim ülkemizde daha başka bir komedi yaşanıyor.

Bizde, best seller (çok satılan, dolayısıyla çok okunan kitap türü) kitaplarla, edebiyat türü kitaplar birbirine karıştırılıyor. Burada yazarları ‘‘kendi reklamını iyi yapan’’ ile ‘‘herhangi bir konuda yazanlar’’ diye ikiye ayırmak gerekiyor. Örneğin, kendisinin James Joyce (ağır biçimde edebi yazar) tarzı yazı yazdığını iddia eden Orhan Pamuk, Türkiye'de best seller oluyor. Çok reklam yapıyor, her televizyon kanalına çıkıp kitabını tanıtıyor, billboard'larda reklamları görülüyor ve hakikaten de çok satılıyor. Ama kime sorsam, kimse okumamış veya okuyamamış. Vallahi, okunamayan kitapların bu kadar iyi satılabildiği yegane ülke, biziz galiba. Bu hususta hem yayınevini, hem de yazarlarını tebrik ederim.

Türkiye'de hakiki best seller türü kitabı ‘‘Adı Aylin’’ ile Ayşe Kulin yarattı ve bu kitap, yediden yetmişe, her tabakadan insanın zevkle okuduğu bir biyografi oldu.

Dünyadaki best seller'lar fiction (gerçek dışı) veya nonfiction (gerçek) diye ikiye ayrılıyorlar. Bizde böyle bir ayrım yapıldığını zannetmiyorum. Kitap satışlarını, böyle bir ayrıma tabi tutan gazete veya dergi olduğunu da sanmıyorum.

Diğer ülkelerin geleneklerine eskiden beri girmiş olan hatırat veya biyografi yazmak, bizde daha yeni yeni moda oldu. Bu tür kitaplar hakikaten çok yararlı oluyorlar. Pek çok kimseden, bu tarzda tecrübelerini yazanları okurken, epey bilgi sahibi olduklarını ve edebiyat iddiası olmadığı için yazarın sade dilinden zevk aldıklarını duyuyorum. Düşünün, Reşat Ekrem Koçu'dan sonra tarihi romanlar da, daha yeni yeni yazılıyor.

KRİTİKLERİ ANLAMIYORUM

Dünyanın her tarafında trenlerde ve yeraltı tünellerinde bile insanlar istisnasız okuyorlar. Bizim ülkedeki trenlerde, vapurlarda acaba kaç kişi gazetelerin, mecmuaların veya kitapların sayfalarını çeviriyorlar?

Hele hele sanat kritiklerini veya anlatımlarını hiç anlayamıyorum. Bilmediğim bir sürü kelime kullanıyorlar. Sonunda sıkılıp, okumaktan vazgeçiyorum. ‘‘Herhalde benim anlama kabiliyetim kıt’’ diye karar verip üzülüyorum. Sade bir dille yazı yazmayı neden denemezler ki? Böylece sanattan anlamayanlar da fikir sahibi olabilirler.

Bana göre, Türk insanının okuma özürlü olmasının birinci sebebinin eğitimsizlikten geldiği muhakkak ama yazarlarımız da az sayıda. Şimdi okuyan nüfusumuz aslında çoğaldı. Hiç okumayan annelerimize mukabil, onları takip eden nesillerde bayağı bir okuyucu çoğunluğu var ama gene de her konuda kalem oynatan yazarlarımızın bulunmadığına inanıyorum.
Yazının Devamını Oku

AT bir inek, Yunanistan da bu ineğin sütünü sağan bir millet!

22 Eylül 2002
Geçen hafta sonu, bir düğün vesilesiyle Yunanistan'ın başkenti Atina'daydım. Aşağı yukarı 8-9 sene sonra tekrar gittiğim bu şehrin Avrupa Topluluğu'ndan kazandıklarını anlatmaya çalışacağım. Atina'da, bizlerin vaktiyle yapmış olduğu hatalarla neler kaçırdığımızı içim burkularak seyrettim.

İstanbul'daki Patrikhanenin tamiri için büyük paralar bağışlayan zengin, mütevazı ve sessiz Angelopulos ailesinin, aynı zamanda bir parlamenter olan gür sesli, gösterişli ve güzel gelinleri Yana Angelopulos'un Atina Olimpiyatları'nı elde etmesinden sonra Atina, kocaman bir şantiyeye dönüşmüş.

Sayıca az ve köhne olan oteller şu anda tamiratta ve hepsi yenilenmeye geçmiş. Bu günlerde kalınabilecek otel adedi parmakla sayılıyor.

Bütün müzeler yenilenmiş veya yeni bölümlere kavuşmuşlar. On sene evvel dökülmeye yüz tutmuş olan Benaki Müzesi'ni şimdi görün, fevkalade olmuş. Peki şimdi ne oldu da, paralar harcandı, yenilendi, yoksa idare mi değişti? Eskiden beri var olan Benaki ailesi, ne oldu da paraya kavuştu? Efendim, Avrupa Topluluğu'ndan iyi para alındı ve aynı zamanda Yunan halkından da bağış toplandı. Bizans Müzesi'ne gittim, eski binayı bozmamak için yerin altına muazzam yeni bir bölüm yapmışlar ve harikulade öğretici bir sergileme ile Yunan halkı eğitiliyor. ‘‘Buraya ne oldu?’’ diye sordum, ‘‘Devlet çok mu zenginledi?’’, ‘‘Hayır efendim, Avrupa Topluluğu'ndan para geldi’’ dediler. Avrupa Topluluğu'na kendilerini, ‘‘Biz sizin kültür beşiğiniziz’’ diye çok iyi satmışlar. Sanki Avrupa Topluluğu bir ‘‘inek.’’ Yunanlılar da bu ineğin sütünü sağan ve bol bol içen akıllı bir millet. Bugüne kadar 40 milyar dolar almışlar. Düşünün, Yunanistan on milyon nüfuslu bir ülke! Daha da doymamışlar, spor olimpiyatının yanında kültür olimpiyatı yapıyorlar ve bu proje için de büyük paralar almışlar. Bizim politikacılar hálá Avrupa Topluluğu'na girilsin, girilmesin diye münakaşa yapıyorlar. Yok idam olsun, olmasın. Bu boş lafları bıraksınlar da neler koparacaklarının planlarını yapsınlar.

Bizim ülkemizde zenginle fakir arasında bayağı bir gelir uçurumu oluştu. Yunanistan'da ise zenginle fakir arasında gelir uçurumu azalmış ama belirgin bir şekilde kültür uçurumu var. Ama merak etmeyin, Avrupa Topluluğu'nun sayesinde, yakında onun da üstesinden gelirler.

Bütün bunların yanında, Atina'da trafik bir felaket. Neden böyle anlayamadım. Elli beş dakikada İstanbul'dan Atina'ya vardık ama meydandan otele varmamız mübalağasız iki saat sürdü. Aynı şekilde düğüne gitmek için dokuza çeyrek kala otelden çıktık ama düğün mekánına onbuçukta vasıl olduk.

Bu arada bütün Yunanlılar 17 Kasım Örgütü'nün en aşağı kademesindeki teröristlerin ele geçirilmesinden çok memnunlar ama üst kademedeki teröristlerin meydana çıkacağından da şüphedeler. Bu örgütün hükümet tarafından kullanıldığı kanaatinde olduklarını hep bir ağızdan söylüyorlar. 28 senede 23 kurban verilmiş. Bu 27 senenin 20'sinde ise, PASOK hükümetteymiş.

Yunanlılar, olimpiyat uğruna bu örgüt düğümünü de çözecekler ve bu arada aynı örgüt tarafından kocası öldürülen Dora Mitsotakis Pacoyanis'in Atina Belediye Başkanı olmasına da kesin gözüyle bakılıyor.

Yunanlı arkadaşlarımın ısrarıyla, metro istasyonunu görmeye gittim, hakikaten görmeye değermiş. Atina'da da İstanbul gibi nereyi kazsanız arkeolojik kalıntılara rastlanıyor. Burada ‘‘yerin altı mı üstü mü korunmalıdır’’ münakaşasına girmeden, metro için yerin altına girmişler ve buluntuları da sergiliyorlar. Nasıl ki bir pastayı kestiğiniz zaman kesilen yerlerde hamur ve krema kısımlarını tabaka tabaka görürsünüz, metro istasyonunun duvarlarını da aynen kesilmiş bir pasta dilimi gibi görmektesiniz. Üzerlerini de camla kapatmışlar. Ne şekilde bir yöntem kullandıklarını anlayamadım ama son derece dekoratif ve şık olmuş. Taşları, toprağı, mezarı ve her bir kalıntıyı kesit olarak seyretmektesiniz. Orta alanlarda da, vitrinler içinde, çıkan kap kacakları, mermer ve mozaikleri sergiliyorlar. Metro istasyonunu, aynen bir müze gibi yapmışlar.

Yeryüzüne çıktığımızda yuvarlak yanları camlı, üstü metalle kapalı bir mekán gördük. On metre çapında, 25-30 metre derinliğinde bir kuyu şeklindeydi. İç cidarları paslanmaz çelikle kaplanmıştı ve kuyunun içinde havada duran şemsiyelerle merdivenler vardı. Aşağıya baktığımızda metro istasyonu içinde yürüyenleri görüyordunuz. Molozu boşaltmak için kazdıkları kuyuyu daha sonra kapatmayarak hep şemsiyelerle çalışan Zongolobter adındaki bir sanatkára hoş bir enstalasyon yaptırmışlar. Çok zevkliydi, çok hoştu.

Vaktiyle Avrupa Topluluğu'na girmemekle biz büyük bir enayilik etmişiz. Yunanlılar ise, ne derseniz deyin, hem zevkli bir millet, hem de bizden daha akıllılar. Üstelik, şimdi daha da zenginler.
Yazının Devamını Oku

Kıyafete bak, ruhunu anla!

15 Eylül 2002
Sokağa çıktığım zaman etrafımı gözlemliyorum. Erkeklerin çoğu tıraşsız, sakallar bir karış çıkmış, kravatsız ve pejmürde vaziyetteler. Yaşam biçimleri nedeniyle spor giyinebilirler, kravat takmayabilirler ama derli toplu olmaları gerekir. İnsanların kıyafetleri her zaman bir statü göstergesi oldu. Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk günlerinden beri kıyafete önem verilmiş ve bütün mevkiler her zaman kıyafetlerden anlaşılmıştı. Bir memur, mevkisi için tespit edilmiş bir kıyafeti, bir başka memuriyette giyemezdi. Her seviyenin, her rütbenin kendine özgü kıyafeti vardı, mevkileri bu kıyafetlere bakarak tayin etmek mümkündü ve o memuriyetten istifa edildiği takdirde kıyafet o mahalde çıkarılıp terk edilirdi.

En güzel kıyafetler, en pahalı dokunan kumaşlardan dikilmiş olan Padişah kaftanlarıydı. Bu kaftanlar o kadar önemli idi ki, padişah bir başka ülkenin sefirine hediye vermek istediği zaman, pahalı kumaşlardan dikilmiş böyle bir kaftan hediye ederdi.

Bazı denemelerden sonra, devlet statülerini belirten kıyafetleri değiştirmeye ilk defa Sultan İkinci Mahmut (1808-1839) muvaffak oldu. Yeniçeri ocağını kapatarak Nizam-ı Cedid Ordusu'nu kuran Sultan Mahmut, evvela orduyu yenileyerek ve ordunun üniformasında yenilikler getirerek bir reforma başladı, daha sonra Cumhuriyetimizin kuruluşuyla da bu reforma Atatürk devam etti.

Şimdi artık sadece orduda kalan mevki belirtilerinin dışında demokrasinin dünyamıza yerleşmesiyle, herkes demokratik bir ortamda istediği gibi giyiniyor. 18. yüzyılda Madam Pompadour'la keşfedilen modaya uyuluyor ve statü artık giyim-kuşam sayesinde anlaşılmıyor. Hele hele şimdi moda olan blue-jean'i (nedense Türkiye'de bunun adı kot pantolon) ayağınıza geçirdiğiniz, üzerine de bir T-Shirt giydiğiniz zaman ve bir de beliniz hafif açıksa, mevki, statü falan ortadan iyice kalkıyor.

Buraya kadar her şey iyi güzel ve hoş ama gelgelelim bir de doğru kıyafetleri, doğru kılıkları doğru yerlerde giymek gibi bir adab-ı muaşeret kuralı vardır. Şimdi ‘‘Bu da nereden çıktı, bu da ne demek oluyor’’ demeyin, zira her gidilen yerin, girilen her meclisin kendine göre bir kuralı vardır. Bu kuralları görgü, bilgi ve evvela insanların kendilerine, sonra da bulundukları cemiyetlere olan saygıları tayin etmektedir.

Örneğin, bir cenaze merasiminde başı örtmek, bir köşede sessiz sakin durarak vefat etmiş kişiye ve cenaze sahibine saygıda kusur işlememek lazımdır. Ama gelgelelim bizim cenazelerde sigara içen, uygunsuz kılıklarla gelen ve baş örtmemeyi ‘‘modernlik’’ addeden kişilere rastlıyor ve sinir oluyorum. Sokakta müslümanlığın bir simgesi sayılan tesettürlü kıyafetler nasıl bir simge belirtiyor ve ortama uymuyorsa, cenazelerdeki uygunsuz kıyafetler ve laubali davranışları da aynı şekilde tasvip edemiyorum.

Bir işyerinin bir ciddiyeti vardır. Dolayısıyla buralarda çalışan hanımların da aynı şekilde ciddi kıyafetlere bürünmeleri gerekir. İş yerleri ciddiyetsizliği kat'iyen kaldırmazlar.

Konsere, tiyatroya ve operaya giderken de insanların düzgün kıyafetlere bürünmeleri gerekir. Bu da sahnedeki sanatkárlara ve seyirciye saygıdan dolayı dikkat edilmesi gereken bir husustur.

Sokağa çıktığım zaman etrafımı gözlemliyorum. Erkeklerin çoğu tıraşsız, sakallar bir karış çıkmış, kravatsız ve pejmürde vaziyetteler. Yaşam biçimleri nedeniyle spor giyinebilirler, kravat takmayabilirler ama derli toplu olmaları gerekir. Ama derbeder bir vaziyetteler; tıraşsız bir halde, yaka bir tarafa kaçmış, son derece çirkin bir görüntü sergiliyorlar. Kadınlarımız erkeklere nispeten daha derli toplu görünüyorlar. Bazı insanlar içten gelme bir muntazamlığa sahipken, bazılarımız ne yaparlarsa yapsınlar giysileri hep üstlerinden akıyor. Pahalı veya ucuz giysilere bürünseler bile tertipsiz bir haldeler. Buna mukabil derli toplu ruha sahip bir kişi ne giyerse giysin saygın bir görüntü verir.

Ama erkeklerimiz genelde giyime kıymet vermiyorlar. İnsanların ilk vitrini olan temizlik ve tertipli giyim ilk intibayı verir, karşınızdakilerin sizi ilk etapta değerlendirmesine yardımcı olur ve kabuğun içindeki kıymetler daha sonra ortaya çıkarlar. Dolayısıyla, mümkün mertebe bulunulan ortama göre giyinmek, temiz ve derli toplu olmak oldukça önemlidir.
Yazının Devamını Oku

Zengin dediğin, 100 odalı mütevazı kulübede yaşar

8 Eylül 2002
Özel bir işim nedeniyle gittiğim Birleşik Amerika'nın Rhode Island eyaletindeydim. Boş olduğum bir öğleden sonra özellikle New Port liman şehrini de ziyaret ettim. Ziyaretimin sebebi, bir zamanlar Birleşik Amerika'da yaşanmış olan ve adına ‘‘The Gilded Age’’ (Yaldızlı Çağ) dedikleri devreden kalan ‘‘kulübeleri’’ görmekti.

Amerikalıların ‘‘cottage’’ (kulübe) deyip geçtikleri bu evlerin hepsi birer ufak saraydır. Sadece haziran-eylül ayları arasında yaşanan bu kulübe-sarayları yolunuz düşerse muhakkak gidip görün, muhtemelen gözlerinizi ovuşturmanız gerekecektir, ‘‘Acaba bir rüya mı görüyorum?’’ diye.

1850'lerden sonra ve 1900'lerin başında Amerika'da hakikaten müthiş bir ‘‘Yaldızlı Çağ’’ yaşanmış, ticaret ve sanayinin şahikasına eriştiği senelerde, müthiş bir zenginlik furyası ve dolayısıyla müthiş bir zengin grubu ortaya çıkmıştı. Paralarını nereye harcayacaklarını bilemeyen, New York'un ve yaşadıkları Güney şehirlerinin sıcağından bunalan bu zengin aileler, deniz kenarındaki New Port şehrinin latif havasından istifade etmek için sadece yaz aylarını geçirmek üzere, oda sayıları elli ila yüz arasında değişen ‘‘kulübecikler’’ yapmışlardı.

New Port, Amerikan sosyetesinin her zaman yaz aylarını geçirmek üzere geldikleri bir sayfiye şehri imiş. Evvela otellerde kalarak denize giren ve birbirleriyle ahbaplık eden sosyete, daha sonraları ailece evler kiralayıp yazlarını birlikte geçirirlermiş. Daha sonra parlayan sanayinin ve ticaretin ortaya çıkardığı yeni zenginler bu saray kulübecikleri inşa ettirmişler. Şimdi ‘‘Milli Mirasın Korunması Cemiyeti’’ tarafından bir kısmı satın alınarak, bir kısmı da bu cemiyete hediye edilmiş olan bu saray kulübecikler müze gibi geziliyor.

UZUN SÜREN İNŞAATLAR

Avrupa'da kralların, prenslerin ve azilzadelerin sarayları veya saraycıkları vardır. Amerika'da ise bu saraycıklara sanayi veya ticaret devleri sahip olmuşlardır. Amerika'da bu evlerin yaptırıldığı tarihlerde Avrupa savaşlar içindedir, krallıklar düşmektedir ve cumhuriyetler daha kurulamamıştır. Parasız asilzadeler saraycıklarını satmakta veya yıktırmaktadırlar. Amerikalılar ise Avrupa'dan bu saraycıkların bütün dekorasyonlarını sökerek getirip meşhur mimarlara Avrupa saraylarını kopya ettirmekte ve Avrupa'nın attığı dekorasyonları satın alarak içlerine yerleştirmektedirler. Mutfakları son derecede büyüktür ve her evde herhalde en az 12 ila 30 personel çalışmaktadır. Verilen davetlerin haddi hesabı yoktur. Kim daha iyi davet yapacak, kim daha iyi ev sahibesidir yarışına girilmiştir. Evlerin dış terasları kadar iç salonları da vardır ve havaya güvenilmediğinden, yağmur yağdığı takdirde misafirleri aynı nezihlikteki iç mekánlarda bile ağırlayabilmektedirler.

Bunlardan biri olan ‘‘Breakers’’ (Mendirek) adındaki kulübeciğin inşaatı 1893'te başlayıp iki senede tamamlanmıştır. Tren yollarından para sahibi olmuş Cornelius Vanderbilt II'ye ait olan bu kulübecik de 70 odadır ve 33 hizmetkárı vardır.

Gene Vanderbilt ailesinden William K. ve karısı Alva'ya ait olan ‘‘Marble House’’ (Mermer Ev) kulübeciğinin inşaatına 1888'de girişilmiş, 19 Ağustos 1892'de sosyeteye verilen bir davetle içinde artık yaşanmaya başlandığı işareti verilmiştir. İçi ve dışı İtalya'dan getirtilen mermerlerden oluşan bu kulübecik, o tarihlerde 11 milyon dolara mal olmuştur. Bu evin sahibesi Alva Vanderbilt Amerika'da kadınların oy kullanma hakkı hareketini başlatan ilk kişidir. (Bir de bizim ülkeyi düşünün, en çok kadın oyuna sahip olan partilerimizde kaç tane kadın milletvekili var? Rezalet...)

‘‘Elms’’ (Karaağaçlar) adı verilen kulübecik ise, Bay ve Bayan Edward J. Berwind isimli kömür tüccarına aittir. 1899'da başlayan inşaat 1901'de bitmiş ve milyonlarca dolara mal olmuş. O tarihte zenaatkár bir işçinin gündeliğinin 3 dolar olduğunu düşünürseniz, gerisinin hesabı sizlere kalıyor. Bizdeki kömürcüler de böyle bir ev yapmayı düşünmezler mi acaba?

New Port'ta bu kulübeler gibi daha pek çok saraycık var. Burada anlatmaya kalksam sayfalara sığmaz. Amerika'nın yaşadığı bu ‘‘Yaldızlı Çağ’’ neticesinde Amerika daha sonraların ‘‘Altın Çağ’’larını elde etti. ‘‘Darısı başımıza’’ duasındayım... Amin...
Yazının Devamını Oku