"Serdar Turgut" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Serdar Turgut" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Serdar Turgut

Hukuka aykırı mı, değil mi

20 Eylül 2002
Hukuk nosyonu da sadece kanun maddeleri ezberlenerek edinilemez.

Bunun için hukuk eğitimi verilen okullarda hukuk felsefesi, sosyolojisi ve ekonomi biliminin de öğretilmesi, hem de iyi öğretilmesi çok önemlidir.

Felsefesi olmayan, sosyolojiden anlamayan bir insanın iyi hukukçu olması da imkánsızdır.

Çünkü iyi bir hukukçu olmanın vazgeçilmez önkoşulu insanda ‘‘adalet’’ kavramının son derece sağlam temellere dayanması, sağlam bir şekilde oluşmasıdır.

Adalet ve hukuk birbirlerinden farklı kavramlardır, hukuk adaletin olabilmesinin yolunu açar genelde ama bazen de bu yolu kapar.

Adalet kavramı ile hukuk sistemi çelişmeye başladığında, sistemde bu gerginlik yaşanmaya başlandığında gayet tabii ki gidilecek sadece iki yol vardır.

Ya hukuk sistemi adalet nosyonuna uygun bir şekilde yeniden düzenlenir, ya da adalet anlayışı hukuk sistemine uydurulur.

Káğıt üzerinde bu iki farklı yol arasında sadece nüans olduğu gibi bir izlenim doğsa da aslında bu iki farklı yol toplumların gideceği iki farklı sisteme de işaret eder.

Hukuk sisteminin değişen adalet nosyonuna uydurulması demokrasilere özgü bir gelişmedir.

Adalet anlayışını hukuk sistemine uydurmayı tercih eden toplumlar da otoriterdirler, çünkü bu tercih kaçınılmaz bir biçimde zorlamaları ve baskıyı da içermek zorundadır.

***

Genelde hukuk fakültelerinin birinci sınıfında anlatılması gereken bu tür kavramlarla dolu bir yazı yazmak zorunda kaldığım için okurlardan özür diliyorum.

Ancak ne yazık ki Türkiye'de olup bitenler oluşmuş beyinlere değil de daha henüz oluşmaya çalışan beyinlere hitap edecek şekilde yazı yazılmasını gerektiriyor zaman zaman.

Adalet kavramı tarih sürecinde değişir, hukuk sistemleri de değişir ama hukuk sistemindeki değişikliğe yol açan gelişme adalet kavramının toplumda değişmiş olmasıdır.

Bir anlamda adil olanın ne olduğu konusunda toplumda oluşan kanı, anlayış hukuk sistemini zorlar.

Bu zorlama sonucunda hukuk sisteminde değişim yapmamakta ısrar edildiğinde toplumlarda zaman içinde büyük bir meşruiyet boşluğu oluşmaya başlar.

Bu tür toplumlarda bazı kararların ‘‘hukuka uygun’’ olması bir süre sonra insanların gözünde hiçbir şey ifade etmemeye başlar çünkü ‘‘hukuka uygun’’ olan aynı anda adil de değilse toplum vicdanı o kararı kabul etmez...

Siz isterseniz sonuna kadar ‘‘Hukuka uygundur’’ diye tepinin ve isterseniz hukuka uygundur diye insanlara cezalar verin, onları hapse kapatın hiçbir şey fark etmez, toplum vicdanında suç oluşmamışsa sorgulanan hep ‘‘hukuk sistemi’’ olacaktır sonunda.

Bu da çok tehlikeli bir şeydir çünkü sonuç itibarıyla bir toplumu bunca çelişkisiyle, potansiyel çatışma ve kavgalarıyla bir arada tutan şey, sağlam bir hukuk sisteminin varlığıdır.

Adalet nosyonuna aykırılığı nedeniyle hukuk sistemi de darbe yerse uzun dönemde, sonuçta toplum bütünlüğü de tehlikeye atılır.

***

Recep Tayyip Erdoğan hakkında verilen bir dizi karar hukuka aykırı mı değil mi tartışması yaşanıyor birkaç gündür.

Yanlış bir tartışma bence çünkü asıl sorulması gereken şey bu kararların adalet nosyonuna aykırı olup olmadığıdır.

Hukuk sistemimiz bilinçli olarak öylesine karmaşık hale getirildi ki bir karar karşısında isteyen istediği yorumu yapabiliyor ve işin kötüsü her taraf da haklı olabiliyor.

Demek istediğim şu ki Recep Tayyip Erdoğan'ın siyaset dışı bırakılması için çalışanların aldığı kararlar büyük ihtimalle bazı kanunlara uygun da olabilir.

Ancak ideolojik çılgınlık yaşamakta ısrarlı olanlar dışında aklı başında hiçbir insanın ben bugün Erdoğan'ın bu aşamada siyasetten yasaklanmasına olumlu bakabileceğine, bunu vicdanında adil bir karar olarak kabul edebileceğine inanamam.

Memleketi yasaklarla yönetmeye kararlı olanların aldığı bazı hukuki kararlar hem hukuk sistemine inancı her geçen gün daha da azaltıyor, hem adil bir sistem olmadığı yolundaki inanç topluma yayılıyor, hem de bu nedenle de toplumda büyük bir meşruiyet boşluğu yaratıyor.

Dünya konjonktürü yaratılan bu boşluğun Türkiye'de geçmişte olduğu gibi zorlamalarla, güç kullanılarak doldurulmasını artık imkánsız kılmış durumdadır.

Meşruiyet boşluğu olan toplumlarda hep krizler olur ve o tür toplumların kendilerini toplayabilmesinin tek koşulu da toplumda adalet anlayışının yeniden yaygınlaştırılmasında yatar.

Ve bazen bazı kararlar hukuka uygun olsa bile onların uygulanmaması hukuk nosyonuna felsefesine uygun olur,.

Türkiye'de var olan meşruiyet boşluğunu doldurmak için elimizde bir fırsat vardı, ancak ne yazık ki bu Erdoğan'a yeni yasaklar getirilerek elden kaçırılıyor.

Akil insanlar hálá daha varsa bu ülkede onlara sesleniyorum, bu yanlış karardan dönünüz, ‘‘adalet duygusunun’’ zedelenmesine yol açarak Türkiye'de çok daha tehlikeli gelişmelere yol açabilecek adımları lütfen atmayınız.

***

Bitirirken okurlardan yine özür dilemek istiyorum.

Türkiye'de birçok kavram bence yeterinde tartışmaya açılmıyor.

Örneğin milliyetçilik, vatan sevgisi, hukuk, adalet, meşruiyet bu kavramların önemli olanları.

Tartışma olmadığı için de vatan sevgisi ‘‘Şunu asalım bunu keselim’’e hukuk nosyonu bilmem kaç numaralı kanunun bilmem ne bendine uygunluğa, milliyetçilik ‘‘En büyük Türkiye başka büyük yok’’ sloganına, adalet nosyonu ise bilek gücüyle sağlanan üstünlüğe indirgenebiliyor.

Tayyip Erdoğan hakkında alınmak istenen karar bırakınız adalet nosyonunun aykırılığını, düşünme yeteneği olan her insanı isyan ettirecek türde bir karardır.

Ve şunu burada yazdığımı unutmayın ki eğer uygulamadan vazgeçilmezse sadece bu karar nedeniyle o partiye oy verecek sayısında büyük artışa neden olunacaktır.

Çünkü Türkiye'de insanlar sistem kimi eziyorsa ona oy verecek ruh hali içindedirler.

Bu gerçeği Tayyip Erdoğan görüyor ama maalesef ona karşı olanların gözü kararmış durumda.
Yazının devamı...

Etik ve etek üzerine

19 Eylül 2002
Ben ki fazla normal sayılmam, kafam uçarıdır, sıkı bir bilim kurgu okuyucusuyum ve mizah anlayışımın da olduğuna inanırım ama bizim memlekette olan biteni bütün bu donanımımla bile bazen bir yerlere oturtmakta, anlamakta zorluk çekiyorum.

Biraz sonra anlatacağım olay öylesine bir şey ki bilim adamlarından oluşan bir kurul oluştursalar, onlar bile bu olayı en azından bir 15 yıl filan araştırma ihtiyacını hissedeceklerdir mutlaka olayı tam anlayabilmeleri için.

* * *

İlk önce haberi noktasına virgülüne dokunmadan aktarayım, aslında bunu yorumsuz vermek bile yetecek de, yine de ben sonunda biraz yorumda bulunacağım gayet tabii ki çünkü kendimi böyle bir konuda tutabilmem imkánsız.

İşte Milliyet'in internet haber sayfasından dün sabaha karşı 1.04'te okuduğum haber. Haberi aynen aktarıyorum çünkü bu bence başlı başına büyük bir mizah şaheseri:

‘‘JANDARMADAN ‘KOMBİNEZONLU' TATBİKATA AÇIKLAMA: Jandarma Genel Komutanlığı Sakarya'da yapılan adli tatbikatta iki sanığa kadın iç çamaşırı giydirilmesinin 'jandarma etiği' ile uyuşmadığını açıkladı.

Jandarma Genel Komutanlığı Genel Sekreterliği tarafından kamuoyunda büyük yankı uyandıran Sakarya'nın Geyve İlçesi'nde gerçekleştirilen adli tatbikata ilişkin yazılı bir açıklama yapıldı.

Açıklamada değişik tarihlerde meydana gelen ve birçok vatandaşın mağduriyetine neden olan bazı hırsızlık ve mala zarar verme eylemlerinin şüphelilerine yaptırılan tatbikatın kamuoyuna olumsuz görüntülerle yansıdığı kaydedildi.

Açıklamada ‘Kamuoyuna olumsuz görüntülerle yansıyan adli tatbikat, cereyan şekli itibarıyla jandarma etiği kavramı ve Jandarma Genel Komutanlığı'nın bugüne kadarki emir ve uygulamalarıyla uyuşmamaktadır' denildi.

Açıklamada Jandarma'nın suçların soruşturulması, suç delillerinin belirlenmesi ve adli makamlara sevki aşamalarında görev ve yetki sınırlarını aşan uygulamalar üzerinde özenle durduğuna dikkat çekildi.’’

* * *

Haber bu kadar ve şimdi yorumlar.

Bir kere bu bir açıklama değil. Çünkü yazılı metnin herhangi bir yerinde şüphelilere neden kadın iç çamaşırı giydirilmiş olduğu açıklanmıyor. Bizim tek merak ettiğimiz konu bu aslında ve olayı belki de neşeli kılabilecek boyutlar da var işin içinde ama onlara girilmiyor ne yazık ki.

Açıklama olmayan açıklamada bizim hayatta en son merak edeceğimiz şeye çok ehemmiyet verilmiş gözüküyor. Açıklamada üzerinde çok durulan Jandarma'nın ‘‘etiği’’ kavramı bizi katiyen alakadar etmiyor çünkü hayatta jandarmasına özgü etik düşünebilecek dünyadaki tek ülke Türkiye ve ne yazık ki bu da ‘‘etik’’ kavramını tamamen ayaklar altına alan bir tavır aslında ama kimse de bununla fazla ilgili değil, öyle görünüyor yani.

Yazılı metinde ‘‘kamuoyuna olumsuz görüntülerle yansıyan tatbikat’’ denilerek olayda bir hata varsa bu, onu yansıtanlara plase ediliyor. Babacığım ya olumlu görüntü varsa onu yansıtalım, iddiamız yok ki yani, ortada ne varsa o yansıyabilir ancak. Ayrıca bir erkeğin kadın iç çamaşırı giymesi de her durumda çok olumsuz bir şey de olmayabilir yani, meselenin bir de bu boyutuyla ele alınmasında bir sakınca yok bence.

Ve son olarak jandarmanın görev ve yetki sınırlarını aşan uygulamalar üzerinde özenle durdukları belirtiliyor ki açıklamanın bu boyutu sizi bilmem ama en azından benim içimi hayli rahatlatan bir şey oldu, yani diyeceğim ki açıklamada olayın bu yanı iyi ki yer aldı.

İyi ki bu özen var, bilmem anlatabiliyor muyum?

* * *

Her konuda görüşleri net olan askerler nedense bu görüşleri yazılı hale getirirken o kadar da net olmuyorlar.

Son yıllarda bu adet onlarda da gelişti, açıklamalarında üstü kapalı ifadeler kullanıyorlar.

Benim hatırladığım en net açıklamaları ‘‘teknokratlar hükümeti’’ tartışması sürerken, geçen yıl yaptıkları ve son derece de net olduğundan olağanüstü de etkileyici olan metinleriydi.

Şimdi ben aynı netliği bu ‘‘kadın iç çamaşırlı tatbikat’’ konusunda da beklersem kötü bir vatandaşlık yapmış olur muyum ki acaba?
Yazının devamı...

Gaipten sesler

18 Eylül 2002
Bu bir restoranda, boş bir sokakta yürürken, alışveriş yaparken veya konser dinlerken de olabiliyor.

Geçen gün sokakta keman çalarak para toplayan birisi vardı mesela, ona da bence ağlayan bebek sesi eşlik ediyordu. Adam kemanı çok kötü çaldığından bebek sesi ile muhteşem bir uyum sağlamıştı

MTV ödüllerinin dağıtıldığı gece Axel Rose söylemeye başladığında arka planda ona da ağlayan bebek eşlik etmekteydi. Axel Rose buna neden sinirlenmedi anlamadım, o da benim gibi yaşlanmaya başladı galiba.

Eskiden olsa gider bebeği alıp getirir ve şan olsun diye sahnede onu bir güzel boğardı. Şimdi ise şarkısını bile kesmek ihtiyacını duymuyor adamcağız.

İlk başlarda etraftakilere ağlayan bebek sesini duyup duymadıklarını soruyordum ama artık bundan vazgeçtim. Tuhaf bakışlara muhatap olmak istemiyorum artık, bu da yoruyor insanı.

Bana özel vahim bir gelişmeyle karşı karşıyayım anlaşılan.

Eve telsiz aldık, çok lazımmış gibi bebekte olan biteni saliselerle izleyelim diye, telsizde de ağlayan bebek sesi duyuyorum ve bunların yüzde 80'i doğru çıkmıyor.

Bu gibi durumlarda Spielberg'in ‘‘Poltergeist’’ filmini hatırlıyorum elimde olmadan. Bir gece bu telsizden çıkacak ruhlar beni yakalayıp içine çekecek ve bir daha da beni kimse bulamayacak.

Bu beklentimi de kaçınılmaz bir şekilde anlattığım Rana'ya göre ise aşırı yorgunluk nedeniyle içimde zaten var olan potansiyel delilik enerjisi bir anda özgürleşmiş, patlama yapmış, öyle diyor bana.

* * *

Bebeklerle ilgili birçok teori var, belki biliyorsunuzdur.

Anladığım kadarıyla da her insan farklı bir teorik yaklaşımın ateşli savunucusu.

Hatta farklı teorisi olanları tek eliyle boğacak kadar sinirlenenler var bu konuda.

Durum böyle olunca sonuç itibarıyla bebeğin nasıl yetiştirilmesi konusunda herkes benim yanlış yaptığımı ve kendi doğrularının anında uygulamaya sokulmadığı takdirde son derece vahim gelişmeler olacağını düşünmekte.

Gerçekte var olmayan sesler kadar gerçekte var olan sesler de sinir bozucu olabiliyor yani, bilmem anlatabiliyor muyum?

Gerçekte var olan seslerin hepsinin farklı bebek teorileri olmasına rağmen nadiren birleştikleri ortak konular da var.

Bunlardan en başta geleni, ‘‘40'ı çıkınca kurtuluş’’ teorisi olarak adlandırılabilecek yaklaşım.

Özetle 40'ıncı gün dolunca bebeğin huyunda iyiye doğru gelişmeler olacağını ve ağlamalarının azalacağını söyleyen teori bu.

Bunu farklı laflarla ifade eden yaklaşık 100 ayrı tavsiye ve ‘‘dayan ve bekle’’ teşviki aldım bugüne kadar.

Şimdi buradan bir uyarı yapmak istiyorum.

Ben biliyorum, birkaç gün sonra 40'ı dolacak ve bizimkinde hiçbir değişim olmayacak.

Bunu biliyorum; çünkü bebek sabahın saat üçünde bile bana katiyen değişmeye niyetli değilmiş gibi bakıp duruyor hep.

Şimdi eğer 40'ının çıktığı gün bir kez daha bu teorinin bana anlatıldığını duyarsam, bunu o anda her kim bana anlatmakta ise bebeği anında ona evlatlık olarak vereceğim ve kendisini 40'ıncı yaş gününden sonra geri alacağım.

Böylece o kişi teorilerini pratikte de denemiş olacak ve teori ile pratik arasında insanlık tarihinin her döneminde var olan muazzam kopukluk en azından bir kişi düzeyinde bile olsa düzeltilmiş olacaktır.

Uyarmadım demeyin ha!..

* * *

22 saat filan uyanık kalmanın insana getirdiği bazı avantajlar da oluyor gayet tabii ki. Bu avantajlar, dezavantajların yanında son derece azınlıkta, marjinal kalıyorlar ama olsun, yine de varlar bir şekilde.

Örneğin, ben daha şu anda bile dünyanın sayılı ‘‘kötü ve hatta tahammül edilmesi katiyen mümkün olmayan film’’ uzmanlarından bir tanesi haline gelmiş durumdayım.

Gecenin bir saatinden sonra, aptal insanlar nasıl olsa uyumuşlardır diye düşünen değerli televizyon kanalı yöneticilerinin iyi filmleri gösterttiklerini sanırdım, ama yanılmışım.

Bunlar da var ama sayıları az. Çoğunlukta ise senaryosunun en kaliteli diyaloğu, ‘‘Ben üç parmak birden kestim ya sen... Ben kolu da birlikte koparıp aldım, kıskan bakalım’’ şeklinde geçen filmler yer alıyor.

Eline kamera alan kafayı yemiş her insan film çekmiş bence, dünyanın durumu onu gösteriyor.

Şu ana kadar hiç duymadığım öldürme tekniklerini de öğreniyorum bu filmlerden.

Eğer denilen doğruysa, eğer bebeklerin ileride nasıl bir insan olacakları bugünlerde bile belirlenmeye başladıysa hapı yuttuk demektir.

Çünkü bebek de benimle birlikte bu filmleri seyrediyor.

Gerçi o bunlara bakarken bir yandan da bağırarak ağlıyor; dolayısıyla gördüklerini hafızasına atması pek de mümkün görünmüyor.

Ama bir yandan var gücüyle ağlarken bir yandan da filmlerden son derece fantastik öldürme tekniklerini ezberlemeyi başarıyorsa bilemem artık. O zaman dünyanın geleceği için gerçekten endişe etmeye acilen başlasak derim ben.

Bilmem anlatabiliyor muyum?
Yazının devamı...

Utanma duygusu

17 Eylül 2002
Sadece eğitim yoluyla, okulda da verilemez insana.

Otomatik olarak gelir düzeyiyle de bağlı değildir insanın bu duyguya sahip olabilmesi.

Sübjektif bir şeydir, sınıflar üstü, tarih ötesidir.

Nasıl edinilir bu his; tam mekanizmasını bilmiyorum ama galiba aile terbiyesiyle büyük alakası var.

İnsanın ta bebeklikten başlayarak edindiği bazı davranış kalıpları, hisler, düşünce yapıları, muhakkak belirleyici oluyordur bu duygunun içselleştirilmesi sürecinde.

***

İnsanın bazı davranış kalıplarını, zorlamaları kendisine yedirememesini; kendisine bazı sınırları çizebilmesini; hayatta ‘‘dur be kardeşim, ne yapıyorsun sen; kendine gel, kendine gel de sonra utanma’’ diye kendisiyle konuşmasını, kontrolleri koymasını sağlayan kılavuzdur utanma duygusunun varlığı.

Bu duygunuz varsa, örneğin, etrafınızda herkes hırsız olsa da siz olamazsınız. Kimse size dürüst davran demez, sizi kontrol etmez, hatta var olan yapılar sizi ‘‘şeytana uymaya’’ teşvik de eder ama kalbinizdeki bir duygu, kaynağını tam bilemediğiniz o şey işte, sizin ellerinizi kilitler.

Arkanızdan hançerlenirsiniz ama elinize fırsat geçince karşılık veremezsiniz.

Puşt tarlasına düşersiniz ama puşt olamazsınız.

Birçok şey olamazsınız, çok şey de kaybedersiniz bu utanma duygusu yüzünden, ama bir tek şey hep sizinle kalır.

Gece yatağa girip de başınızı yastığa koyunca, aynı ölüm öncesindeki gibi kendinizle yapayalnız kaldığınızda, kendinizden, hayatta yapmış olmak zorunda kaldığınız şeylerden utanmazsınız.

Hayatta en güçlü olduğunuz an da o kısacık süredir; çünkü sabah uyandığınızda utanma duygusunu çoktan kaybetmiş insanların at koşturduğu bir dünyaya uyanacaksınız.

Ve yine muazzam bir hayasızlık, ilkesizlik, utanmazlık dalgası akşam o kendi başınıza kalacağınız ana kadar taarruzuna başlayacak.

***

Utanma duygusuna sahip olan bir insan, seçime artık gün sayılırken korku nedeniyle baraj indirmeye çalışmaz örneğin.

Hayatta mertlik denilen bir şey de vardır; insanın kendisine zarar veren bir tavır da olsa mert olabilmenin keyfi başkadır.

Bu aşamada, bugün ‘‘baraj indirilsin’’ düşüncesi bile akla geldiğinde insanın bundan utanması ve düşüncesini saklaması gerekir.

Ne bileyim ben; listeye alınmadım diye seçimi iptal ettirmeye çalışabilen bir milletvekilinin bunu nasıl haysiyetine yedirebildiğini anlayabilmek de mümkün değildir.

Hayattaki tüm siyasi kariyerini sadece kurnazlık ve ayak oyunu üzerine kurduğu artık her insan tarafından anlaşılmış bir insanın, hálá ortalıklarda dolaşıp konuşabilmesi, ancak utanma duygusunun tamamen sıfırlanmış olmasıyla açıklanabilecek, mantıki bir çerçeveye oturtabilecek bir durumdur.

Bugün siyaset sahnesinde yaşanan olaylar, ‘‘utanma duygusunu’’ hálá kaybetmemiş yüz binlerce sıradan insanı utandırmakta, midesini bulandırmakta ve de umutsuzluğa itmektedir.

***

Türkiye'nin son 15 yılı, ‘‘utanma duygusunun’’ bilinçli ve planlı bir şekilde kamu alanında ortadan yok edilmesi süreci olarak görülmelidir.

Bugün toplumda hemen her sektörde hakim zihniyetin ‘‘utanma duygusunu’’ kaybetmiş olması, hatta insanın ayakta kalabilmesinin ön şartı olarak bu duygunun silinmesinin gündeme getirilmesi hem çok ilginçtir hem de son derece trajiktir.

Hiçbir şey böyle olmayabilirdi aslında, her şey çok daha farklı olabilirdi. İşin acıklı yanı, bu farklılığa uzanma imkánı da aslında çok kolaydı.

Her şey elimizdeydi, ama nedense utanma duygusu kaybettirilmiş bir toplum yaratılmasına çalışıldığı için bu ülkeyi büyük yapma fırsatını da şimdilik kaçırdık ne yazık ki.

***

‘‘Şimdilik’’
kaçırdık diyorum; çünkü güzel bir şey de oluyor.

Bilmem farkında mısınız ama bence Türkiye'de bugün utanma duygusunu kaybetmiş olanlardan kurtulma süreci başlamış durumda.

Başarılı olunur mu bilmiyorum, bilemiyorum; çünkü gördüğünüz ve tahmin edeceğiniz gibi bu duyguyu kaybetmiş olanlar hem korkunç saldırganlar hem de yok olma korkusu nedeniyle gözlerini iyice karartmışlar.

Sadece siyasette değil, toplumun her kesiminde bu temizlenme süreci yaşanacak, buna mecburuz ve aslına bakarsanız bunun yaşanması da kaçınılmaz.

Çünkü utanma duygusunun varlığı, bir ülkeyi büyük yapmak için uğraşacak insanların tek güvenebilecekleri, tek sığınacakları, tek destek alabilecekleri yegane duygudur.

Ve Türkiye de kendi gücünü emip yok edenlerden yakında kurtulacak. Kısa süre içinde olacak bu bakın görün.

Kesin konuşuyorum; çünkü gelinen noktada artık gidilebilecek başka bir yön kalmadığını görüyorum
Yazının devamı...

Kadınları tanımak mı!

16 Eylül 2002
‘‘Kadınları tanıyor, ruhlarını anlıyor’’ denildi onun için, şimdi bu iş üzerinde kaldı zavallı adamcağızın, ne yapsa kurtulamıyor bu ağır yükten.

‘‘Yeter be yahu! Kadınları filan tanımıyorum ben’’ deyip kurtulsa rahatlayacak da, bunu da yapmaya korkuyor büyük ihtimalle.

Çünkü kadınlar onun kendilerini iyi tanımadıklarına karar verirlerse, kitabını da alıp okumayabilirler.

Kadınlar bir kin tuttu mu kimse kurtulamaz onların elinden, bunu bilin yani, dolayısıyla da Ahmet Altan'ın çekingenliğini anlayabiliyorum bu konuda.

O da meseleyi bir şekilde üzerinden atıp rahatlamak için direkt değil de dolambaçlı yollara başvuruyor.

‘‘Kadınları iyi yazan yazar, kadınları iyi tanır mı’’ gibi edebi görünümlü sorular ortaya atarak bu beladan kurtuluş yollarını açmaya çalışıyor kendisine.

Belki tartışma yoğunlaşır da ben aradan sıyrılıp kurtulurum diye düşünüyordur bir ihtimal.

‘‘Hayır, kadınları iyi yazmak için onları tanımak gerekmez’’ denilse kendisine kurtulacak bu işten ama kadınlar ne yazık ki bu izni ona vermiyorlar.

Hayatta ilk kez kendilerini tanıdığına inandıkları bir adam bulmuşlar, onu bir türlü serbest bırakmıyorlar.

Bu yolda gerekirse tüm edebiyat kuramını da ayaklar altına alıp ‘‘Evet kadınları iyi yazmak için onları tanımak gerekir’’ demeye bile hazırlar.

Yeter ki Ahmet Altan ellerinden kaçmasın.

Anlayacağınız bu değerli romancımız bir tür müebbet hapse mahkûm olmuş durumda kadınlarla ilişkisi açısından.

***

Bu öylesine bir konu ki Mehmet Y. Yılmaz'ın bunun hakkında yorum yapmaması mümkün değildi.

Ben Mehmet Y. Yılmaz'ın aşk teorisinin ana mesajının ne olduğunu artık karıştırdım ama galiba temelde tüm kadınlar güzeldir ve her kadına áşık olunabilir gibi bir tezi var onun.

Bu genel yayın yönetmenlerini artık anlayamıyorum ben. Bir keresinde de ismi lazım değil bir başka genel yayın yönetmeni coşkulu bir anında bana, ‘‘Hayatta iyi ki kadınlar var, onlar da olmasa hayat ne kadar da tekdüze olurdu değil mi’’ diye sormuştu.

Aslında o genel yayın yönetmenice konuşmaya alışık olduğu için bu bir soru değil bir deklarasyondu ve bu düşüncesine otomatikman katılmamı bekledi.

Katılmadım, katılamam, çünkü teorik olarak ve mantıken yanlış bir düşünce bu.

Gayet tabii ki kadınların olmadığı bir dünyanın çok daha mutlu bir yer olması ihtimali teorik olarak vardır.

Hatta bana sorarsanız kadınların olmadığı bir dünyanın bugünkü veri dünyaya göre çok daha mutlu ve neşeli bir yer olacağı da kesindir.

Ama tabii ben üst yöneticilerin fikirlerine karşı çıkmıyorum artık, dolayısıyla da ona ‘‘Evet kadınların olmadığı bir dünya çok da tek düze olurdu’’ diye tüm dünyaya ibret olacak derecede manasız bir cevap verdim.

Şimdi Mehmet Y. Yılmaz ile de karşılaşsam onu da kızdırmamak için ‘‘Evet bütün kadınlar güzeldir ve hepsine aşık olunabilir’’ de derim.

Yeter ki sakin olsunlar, sinirlenip benden öç filan almasınlar da.

***

Kadınların sevdiği, onların kitaplarda kendilerini bulabildiği şeyler yazabilen bir erkeğin kadınları anlamış, onları tanıyor olması katiyen mümkün değildir.

Şu anda maalesef müebbet hapiste bu konuda ama bence Ahmet Altan dünyada kadınları en az tanımış olan insan.

Anlatmaya çalıştığı gibi o iyi bir yazar olduğu için kadını iyi yazıyor.

Ben onun kadınları gerçekten tanıyor olduğuna ne zaman ikna olabilirim biliyor musunuz?

Başkahramanı olağanüstü kötü olan ve boş zamanlarında hobi olsun diye seri cinayet işleyen bir kadın karakter yarattığı zaman diyeceğim ki ‘‘Hah Ahmet işte işimdi gerçeği görmeye başladı’’.

Yarım düzüne kadını bir araya getirebilsem, onları bir odaya toplasam ve ‘‘Dört saatiniz var, her istediğiniz konuda serbestçe konuşun’’ desem, konuşulanları da teybe kaydedip sonra bunları Ahmet Altan ile Mehmet Y. Yılmaz'a dinletsem.

Yemin ediyorum bunu yaptığımın ertesi günü Ahmet Altan ya roman yazmayı tamamen bırakır, ya da tür değiştirerek yaşamının sonuna kadar korku romanı yazmaya soyunur.

Mehmet Y. Yılmaz ise hem ‘‘aşk yazıları’’ yazmayı tamamen bırakarak Babiali'nin üzerinden bir ağır yükün kalkmasını sağlar, hem de bu konunun teori kaldırmayacağını bir son yazı yazarak itiraf eder de bu işi güzelce kaparız.

***

Kadınları erkekler katiyen anlayamaz, bu mümkün değildir.

Dahası kadınları kadınlar da kesinlikle anlayamaz.

Kadın yazarların kadınları açıklama iddiasıyla kaleme aldıkları eserlere bakarsanız, onların rasyonel diye anlattıkları hemen her şeyin aslında irrasyonel olduğunu, güzel ve sıcak diye tanımladıkları şeyin de sonuç itibarıyla erkeğin rahatını bozacak şeylerden ibaret olduğunu tespit edebilirsiniz.

Ve açıkçası onların bu şekilde olması çok da iyidir, çünkü hayattaki bütün heyecan ve acılar onların bu anlaşılmazlığı ve irrasyonellikleri nedeniyle oluşmaktadır.

Yani anlayacağınız onlar olmasaydı hayat gerçekten çok daha tekdüze olurdu ve biz erkekler çok daha uzun ve sağlıklı yaşardık, ama varlar ve hayat tekdüze değil, dahası onlar nedeniyle yarın, bırakın yarını yarım saat içinde bile ne olacağı belli değil.

Durum böyleyken kadını anlamakmış, aşkmış falanmış derken kafayı tamamen yiyecek bu Ahmet ile Mehmet ya, kurtarın onları ya!
Yazının devamı...

İki boşluk bir araya geldi

15 Eylül 2002
‘‘İngilizler 31 çekmeyi ancak 19'uncu yüzyılın sonuna doğru öğrenebildiler’’ demişti Lawrence.

Nedense adamın suratını her görüşümde bu lafı hatırlıyorum son zamanlarda.

Eğer bir insanın gözlerinin zeká düzeyinin en net göstergesi olduğu kabul ediliyorsa o zaman Tony Blair kelimenin tam anlamıyla bir ebleh demektir.

Kendisi düşünmeye başladığı anda göz bebekleri daha da açılıyor ve kendi düşünme kapasitesini bu nedenle daha da ele veriyor istemeden.

Kaç zamandır siyasetin içinde, o kadardır da başbakan, bugün iddiaya girerim ki siyaseti en yakından izlemekte olan İngilizler bile onun konuşmalarından bir tanesini bile hatırlayamazlar.

Kendisi postmodern olduğundan anlamlı konuşmadığı sürece oy da alıyor ve kendisine benzemiş olan toplumu da zirveden o kadar hızla aşağıya düştü ki şimdilerde yaptıkları en iyi şey Amerika'nın yalakalığını yapmak oluyor.

Amerika atla deyince bunlar zıplıyor, zıpla deyince iki takla da havada atıyorlar.

*

Bu kişi geçenlerde Washington'a geldi ve hayattaki en iyi arkadaşı ile buluştu.

Amerika bundan iki yıl kadar önce tarihinin en vahim hatasını yaptı ve zorla da olsa Bush'u başkan seçti, bunu biliyorsunuz.

Tony Blair çok sık olarak onu ziyarete geliyor çünkü tüm dünyada kendisini akıllı olarak görebildiği tek yer Bush'un yanı.

Başkan Bush ilginç bir fenomen. İlerde onun kafasını büyük ihtimalle bir vadi olarak sergileyecekler çünkü kafatası var ama içi tamamiyle boş.

Öyle ki bazen sessiz düşünmeye çalıştığı zaman bile gürültü oluyor çünkü düşünce kafatası içindeki boşlukta fena halde yankılanıyor.

Onun bakışları ile ilgili ilave bir yorum yapmama herhalde gerek yok çünkü sadece bakışlardan yola çıktığımızda Tony Blair ‘‘siyasetin Einstein'ı’’ olarak bile yorumlanabilir.

Öyle vahim bir durumda yani Amerika.

*

Gayet doğal olarak bu ikilinin hayatta en çok hoşlandıkları şey savaş oyunu oynamak.

Kaderin garip cilvesi nedeniyle ellerinde hayli de zengin bir oyuncak malzemesi var.

Okuma yazması olduğundan bile şüphelenmeye başladığım Bush hayattaki her meseleyi savaşmaya bağlıyor.

İkiz Kuleler yıkılmasaydı adamcağız acaba neyle vakit geçirecekti bunu da tahmin etmek çok zor.

Bu nedenle dua edelim ki Irak var orada çünkü Irak olmasaydı ortada kendisine mutlaka başka düşmanlar bulmak zorundaydı bu savaş idiot savantı.

Tony Blair ise daha acıklı durumda. Amerika'ya ne kadar fazla yalakalık yaparsa ülkesinin tekrar dünya ölçeğinde bir güç olarak algılanacağını zannediyor bu düşünce fakiri.

Dolayısıyla ABD nereyi bombalarsa daha aradan iki dakika geçmeden bir İngiliz uçağı da oralara gelip bir bomba da o atıveriyor.

Ortada artık bir hedef olmasa da bunu mutlaka yapıyorlar ki aferin alsınlar.

Benim korkum şu ki bu Blair bir gün Amerika'yı takip ederek değil de daha da beğenilmek için kendi başına bir adım atıp ilk olarak bir başka ülkeyi tek başına bombalayacak ve başımıza işler açacak.

Bakışları onun böyle bir şeye kafayı fazla takmadan girişebileceğini söylüyor bana.

*

Bu ikili dünyanın başına hayli iş açacak bu kesin.

Devlet adamı olma çapı olmayan kişilerin silah gücü büyük olan ülkelerin başına geçmeleri gibi bir şanssızlık bu 21'inci yüzyıla damgasını vuracak gibi geliyor bana.

Dolayısıyla bunları anlamı fazla da olmayan savaşçılık oyunlarından caymaya ikna etmek için ciddi bir gayret gösterilmesi lazım.

Amerika içinde bu gayret başladı haberiniz olsun.

O nedenle kraldan fazla kralcı olmadan ve makul konuşmaya çalışarak bu tür insanları ikna etmeye çalışma yolunda sabırlı olmak gerekiyor.
Yazının devamı...

Olanlara mesleki yetersizliğim nedenmiş

13 Eylül 2002
Diğer meslektaşların bir parmakta on marifetleri var, ben tek bir marifetle yetinmek zorundayım, onu da ancak 10 parmağımı birden kullanarak yarım yamalak başarıyorum.

İmreniyorum onlara, özellikle de televizyona çıkanlara çok imreniyorum.

Hemen herkes çıkıyor ekrana, fikirlerini anlatıyor, halkı aydınlatıyor.

Ben ise kimseye bağlanamıyorum, bırakın ekrana çıkmayı artık telefonla arayanım bile yok.

* * *

Bir süre önce dedim ki kendi kendime, bu işte bir yanlışlık olmalı, yani tamam ben diğer gazeteci arkadaşlarım kadar bilgili ve birikimli olmayabilirim, akıllı da olmayabilirim.

Tamam ama benim gibi bir insanın bile zaman zaman anlatacağı şeyler olabilir belki diye düşündüm.

Hele bir süre de Amerika'da olacağım, hiç olmazsa oradan anlatacaklarımla belki ilgileneceklerdir diye avuttum kendimi.

Vallahi yanılmışım.

Adeta yalvarıyorum kaç aydır bana da sorun bir şeyler diye ama nafile.

Para da istemiyorum üstelik ve meseleye öyle de kafayı takmış durumdayım ki neredeyse üste para verecek bile duruma geldim sırf televizyona çıkıp birkaç kelime edebileyim diye.

* * *

Dolayısıyla 10 Eylül günü CNN Türk'ten aradıklarında beni sevinçten nasıl havalara uçtuğumu tahmin edebilirsiniz tahmin ediyorum.

Bir gün sonra arayıp, 11 Eylül ile ilgili konuşmamı isteyeceklerini söylediler. Bunca zamandan sonra böylesine beklenmedik bir sürprizle karşılaşınca ister istemez heyecanlanmışım sevgili okurlar.

Hatta telefonu kapadıktan sonra heyecan ve sevinç karışımı nedeniyle hafiften gözlerim de yaşardı.

Ve aynı heyecanla ertesi günü beklemeye başladım.

* * *

Aradılar denilen saatte.

Stüdyoya bağlanacağımı söylediler.

Bağlandım ve sıranın bana gelmesini bekledim.

10 dakika kadar sonra (ki bu 10 dakikada ne tür bir travma yaşamış olduğumu biraz sonra anlatacağım) sözü bana verdiler.

Ben 11 Eylül meselesinde olayın sadece terör boyutuna takılıp kalmanın yanlış olacağını, o tarihle başlayarak ABD'de önemli bir değişim yaşanmakta olduğunu, bana kalırsa 11 Eylül günü Amerika içinde sivil bir darbe yaşanmış olduğunu ve bunun geleceğe yönelik yansımalarının önemli olacağını söyledim ve sustum.

İşte o noktada da neden televizyoncular tarafından katiyen istenmediğimi, bu işin temel noktalarını katiyen kavrayamamış olduğumu, benden asla bir iş istenmemesinin gayet haklı profesyonel nedenlere dayanmakta olduğunu da kavrayıverdim sevgili okurlar.

Çünkü ben gayet saf bir şekilde dediklerimin ilginç olduğunu, en azından 11 Eylül tarihinde Amerika'da bir iç darbe yaşanmıştır lafının belki bir soruya değer bulunabileceğini, bunun enteresan olabileceğini düşünürken bana teşekkür edip telefonu kapayıverdiler.

Anladım ki ben bu işte neyin ilginç olup olmayacağını katiyen kestiremiyorum ve dolayısıyla da bana yapılan muameleyi de gayet hak ediyorum.

Bunu anlamam da gayet iyi oldu, dolayısıyla kafamdaki televizyon faslını da maalesef henüz başlama imkánı bulamadan tamamen kapatmış oldum.

* * *

Gelelim stüdyoya bağlandıktan sonra yaklaşık 10 dakika boyunca yaşamış olduğum travmaya.

Benden önce Hasan Cemal'i bulmuşlar, New York'tan onunla konuşuyorlardı.

Hasan Cemal benden 10 misli uzun konuştu.

Ve ben bir anda o anda hayatta yapmak istediğim en sonuncu olmasa bile en sonuncuya hayli yakın şeyi yapmak zorunda kaldım ve yaklaşık 24 saat önce şehre gelmiş olan Hasan Cemal'den New York'u dinledim.

Onun benden 10 misli uzun konuşmasına rağmen daha toleransla dinlenmesinin bir de nedeni var elbet.

Ne de olsa televizyon deneyimi var onun, daha önce program yapmış olduğu için benimle karşılaştırıldığında bu konuda bir üstat bile sayılabilir.

Yani o ne tür bir talep olduğunu daha iyi kestiriyor olmalı, bilmem anlatabiliyor muyum?
Yazının devamı...

Araştırmacı gazeteciliğim sürüyor

12 Eylül 2002
Dünyanın hemen her ülkesindeki Türklerden dünkü yazımda bahsettiğim ‘‘penis kuklası’’ şovu hakkında bilgi yağdı. Dahası bu şov Amerika'da HBO televizyonunda da gösterilmiş. Bunu da kaçırmışım. Ayrıca adamların www.penispuppeteers.com adresli internet siteleri, haklarında yazılmış kitap ve dünyanın hemen her ülkesindeki gazetelerde şovları hakkında yazılmış güzel yorumlar da varmış.

Anlayacağınız dün bilmeden dünya çapındaki bir fenomene parmak basmışım.

Araştırmacı gazetecilik kariyerimdeki bu haber atlama olayı nedeniyle siz velinimetim okuyucularımdan binlerce kez özür diliyorum.

* * *

Meseleyi biraz daha derinden inceleyince şovu sahneye koyan iki Avusturalyalı gence hayranlık duymamak elde değil. Üstlerine sadece bir şal alıp çıplak olarak sahneye çıkıyorlarmış ve bir tanesi seyirciye konuşurken diğeri arkasını dönüp, penisine bir şekil verdikten sonra bunu seyirciye gösteriyormuş. 2 dakikada bir yeni penis şekliyle seyircinin karşısına çıktıkları ve programın da 90 dakika sürdüğü hatırlanırsa bu, eğer aritmetiğimde bir hata yoksa, toplam 45 değişik penis modeli anlamına gelmektedir.

Sevgili okurlar, her şeyi bir yana bırakın ama bu gerçekten de takdir edilmesi gereken bir şey değil mi Allah aşkına!

Nasıl şekiller verdiklerini öğrenince insanın takdir hissi daha da artıyor yemin ediyorum. Örneğin hamburger şekli veriyorlarmış penislerine. Bir tanesi penisini yatay olarak yatırıp bir yumurtalığını üste diğerini de alta koyuyor ve seyirciye dönüp ‘‘İşte hamburger’’ diye bağırıyormuş.

Bu iki insanı şarlatan olmaktan kurtaran, onları gerçek bir sanatçı ve bana kalırsa da birer deha haline getiren detay da işte bu noktada yatıyor sevgili okurlar. O detay da penisin yatay durmasında sevgili okurlar. Yarı ereksiyon halindeki bir penisin yatay haldeyken üstü ve altının tamamen simetrik bir halde yumurtalık arasına alınabilmesi fantastikten de öte adeta imkánsız bir olay olmalı.

Ve bu noktada da bir uyarı yapmak zorundayım. Biz erkekler bu tür konularda hafif geri zekálıyızdır. Hatta hafiften de öte geri zekálıyızdır.

Örneğin şimdi ben eminim ki aranızda bu anlattıklarımı sırf eğlence olsun diye denemeye çalışacak adamlar mutlaka vardır.

Şovu sahneye koyan iki genç hem tiyatroda hem sitelerinde hem de kitaplarında ‘‘BU YAPTIKLARIMIZI SİZ SAKIN EVDE DENEMEYİN’’ uyarısını yapıyorlar.

Benden de size amca tavsiyesi, bu öneriyi dikkate alın olur mu!

Şunu unutmayın, penis de kırılabilir, orada öyle hiç kırılmaz gibi duruyor ama durum öyle değil, amcanıza inanın!

* * *

Ayrıca penise ‘‘Kentucky Fried Chicken’’ şekli de veriliyormuş şovda.

İşte bunu anlamadım, okuyuculardan bunun tarifi de gelmediğinden şimdi de kafayı buna taktım. Kentucky Fried Chicken kızartılmış tavuktur ve umarım gençler sırf şov olsun, sırf alkış toplayalım diye böylesine çılgınca bir işe de girişmiyorlardır sahnede. Bunun yanında daha anlaşılabilir şekiller de varmış şovda. Örneğin bir tanesi amuda kalkıyor sonra bacaklarını iki yana açıyor ve ‘‘İşte karşınızda gece uykusuna geçmiş olan bir yarasa’’ diyormuş.

Bundan anladığım kadarıyla bu iki genç penis konusunda var olan iki farklı teori arasındaki kavgada yerlerini net olarak belirlemiş durumdalar.

Bir teori ‘‘Büyüklük önemli değildir’’ diyor, diğeri de ‘‘Büyüklük kesin olarak önemlidir’’ görüşünde ve siz isterseniz bana acele sonuca atlayan insan muamelesi yapın ama amuda kalkıp da cinsel bölgesinin uykuya dalmış bir yarasa olduğunu iddia edebilen bir insanın ilk teoriye saygı duyabilmesi bence mümkün değil.

* * *

Biliyorum okurken bazılarınıza itici geliyor bunlar ama hemen herkesin üzerinde birleştiği nokta bu şovun son derece komik, eğlendirici olduğu yolunda. Seyreden kimseden tepki gelmemiş bu şova. Şimdi artık benim için yapılacak bir şey kalmadı. Bunca yıl penis hakkında teori yaptıktan sonra bu konuyu sonuna kadar tüketmiş olduğumu düşünürken, birdenbire karşıma çıkıveren bu olayı daha yakından incelemem artık kaçınılmaz oldu. Siz velinimetlerim için saçımı bir kez daha süpürge haline getireceğim ve araştırmacı gazetecilik faaliyetine girerek şovu izlemeye gideceğim.

Dün telefonla konuştuk, Hasan Cemal de burada, onu da götüreyim istiyorum bu şova ama ilgi göstereceğini zannetmiyorum. O gerçek bir araştırmacı gazeteci olduğundan 11 Eylül günü hem tarihe tanıklık edip hem de Amerika'nın gizli kodlarını çözmek için çalışmalarını sürdürüyor.

Ben tarihten sıkıldım ve dahası eğer illa da gizli bir kod çözeceksem, illa da bu gerekiyorsa yani bu Amerikan'ın değil yatay penis ile yapılan hamburger görünümünün gizli kodu olacaktır.

Yazımı bitirirken bu tarihi gerçeği de belirteyim dedim yani!
Yazının devamı...