"Serdar Turgut" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Serdar Turgut" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Serdar Turgut

Hürriyet Gazetesi'nde neler oluyor

25 Ekim 2002
Farkında mısınız bilmiyorum ama son zamanlarda bizim gazetede hiç durmadan toplantı düzenleniyor.

Eskiden bu toplantılara beni de çağırırlardı. Gelemeyeceğimi bilseler bile kural bozulmasın diye bana da davetiye gönderirlerdi.

Son zamanlarda toplantılar hakkında haberi, onlar olup bittikten çok sonra alıyorum.

Bu durum beni üzmemekle birlikte sadece durum tespiti yapıp gerçekleri tarihin kaydına geçirmiş olmak için bu lüzumsuz girişi yaptım.

* * *

Hürriyet Gazetesi, sosyal demokrat partilere benzemeye başladı sevgili okurlar.

Allah sonumuzu benzetmesin, ne diyeyim bilemiyorum ki.

Bizim aslan sosyal demokratların hayatta en iyi bildiği şey de toplantı düzenlemektir.

Karşı karşıya kalınan sorun ne kadar büyük olursa olsun sosyal demokratlar bunu toplantı yapıp, komiteye havale ettiklerinde o sorunun da otomatikman çözülmeye başlayacağını sanırlar.

Son zamanlarda Hürriyet Gazetesi'nde o kadar fazla toplantı düzenlendi ki, sosyal demokratların bu düşüncesi eğer doğru olsaydı, şu anda Türk medyasında tek bir sorunun bile ortada kalmamış olması gerekirdi.

Oysa bizdeki her yeni toplantı sonrasında Türk medyasındaki problemler daha da bir artıyor gibi geliyor bana.

* * *

Bu toplantılara katılanların sayısı çığ gibi büyüyor son zamanlarda.

Bu da çok normal; çünkü daha önce de bu köşede açıkladığım üzere Hürriyet'te hemen herkes müdür olmuş durumda.

Öyle bir durum ki bu, otoriteye saygı duyan bir insan olsam, gazeteye gittiğimde koridorda yürürken her on saniyede bir durup ‘‘Saygılar sunuyorum müdürüm’’ diye konuşmam gerekecek.

Bu vahim gidişat bir şekilde önlenmediği takdirde bundan bir iki yıl sonra yeni bir toplantı yapılmasına karar verildiğinde Spor ve Sergi Sarayı'nda buluşmaktan başka çareleri de kalmayacak, benden uyarması.

* * *

En son toplantılardan bir tanesini Sabancı Üniversite'sinde düzenlemişler.

Bir gün boyunca üniversitede bir arada kalmışlar.

Toplantıyı düzenleyenlerin, gazetecilerin kapalı bir alanda bir arada, üstelik iş de yapmıyor durumdayken bir saatten fazla tutulmalarının nasıl da riskli bir olay olduğunun farkında olmadıkları anlaşılıyor.

Ben bu tür toplantılardan bir tanesine 1991 yılında katıldım.

İstanbul dışında bir otelde bir araya geldik, üstelik 3 gün sürecekti toplantı.

‘‘Herkes kafasındakini açık, net ve direkt bir şekilde söylesin’’ demişlerdi bize, öyle de yaptık.

Bunun sonucunda daha birinci günün sonucunda orada bulunanlar beş veya altı fraksiyona bölündüler, fraksiyonlar arasında savaş çıktı, hatta bugüne kadar doğrulanması mümkün olmayan bazı söylentilere göre birkaç müdür silahlanarak cinayet planı bile yapmaya başladı.

Küskünler arasında küslükler arttı, küs olmayanlar küstü, birbirine düşman olan insan sayısı üç gün içinde dörde katlandı ve toplantı bir gün daha devam etseydi orada kan çıkacağı da kesindi.

* * *

Bu nedenle ben gazetecilerin fazla toplantı yapmasına karşıyım.

Gazeteciler arasında uyum, dostluk, arkadaşlık ve sevgi olmasını beklemek, mesleğin tabiatına aykırıdır; ayrıca böyle şeyler istemek doğru değildir; çünkü haddinden fazla uyumlu ve sevgi dolu ortam gazetecinin işini iyi yapmasını engeller.

Bence fazla kural da olması doğru değildir bu meslekte.

Düzgün durmasını bilen muhabir sayısı ne kadar artarsa, onlar içgüdülerine ne kadar güvenerek iş yapmayı bilirse, gazeteler de iyi olur.

İyi gazetecinin içgüdüsü, o olması istenilen kuralların kendi kendisine yazılması sonucunu doğurur çünkü.

Bu olmadığı, muhabirler geri plana çekildiği durumda ise isterseniz her gün toplantı yapın, talimat yayınlayın bir şey fark etmez.

Türk medyasının en büyük sorunu, muhabirlerin son yıllarda geri plana çekilmiş olmasından, onların iyi para kazanıp, iyi yaşayamamalarından kaynaklanmaktadır ve işlerin çözümü de buradadır aslında.
Yazının devamı...

İlk iyi işinde görevden aldılar

24 Ekim 2002
Bu neden böyle bilmiyorum, ne alaka anlamadım, zaten bunu anlamak için çalışmayacağım da ve bu son olay da Türkiye ile álákalı olarak anlamadığım şeyler listesine dahil olacak.

O liste o kadar uzun ki anlatmakla bitmez!

Benim bu konuda itirazım başka.

DGM savcısı uzun, derin ve ağırlıklı mesleki yaşamında hayatında ilk kez olumlu ve insani bir iş yaptı, o da ters tepti, görevinden oldu.

İnsan üzülüyor bu duruma ya!

Bu yapılan haksızlığa itiraz kaydımın kayda geçirilmesini istiyorum, o kadar.

* * *

Size bir şey söyleyeyim mi, onun görevden alınmış olması bu memlekette DGM'lerden çekmediği kalmamış insanlar için kaçırılmış bir fırsattır.

Biliyorum ilk bakışta bu lafım saçma geliyor size ama biraz bekleyin ne demek istediğimi hemen açıklayacağım.

Rus mu Türk mü bilinmez, zaten nereden olduğu da çok önemli değil bir kadınla ilişkiye girmiş ya savcı bey.

Bence bundan sonra hayata tüm bakışı yumuşayacaktı.

Vukuattan sonra çok daha rahatlamış olarak her sabah işe gelecekti.

Dava açmakta eskisi kadar aceleci davranmayacaktı, açacağı davalarda ise isteyeceği cezalarda kesinlikle yumuşak kalpli olacaktı.

Hatta işe gelirken ıslık bile çalacaktı ve belki de masasında her sabah taze bir adet papatya bile bulunduracaktı.

Ama bu fırsat kaçtı şimdi onun görevden alınmasıyla.

Ve olan da bu memleketteki tek makul azınlık olan DGM'lik suçlulara oldu bence.

* * *

Meseleye böyle bakınca insanın içinden Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu da inşallah yakında evlilik dışı bir ilişkiye girer diye dua etmek geliyor yemin ediyorum.

Yani onun da biraz rahatlamaya ve hayata sakin bakmaya ihtiyacı var bana göre.

Bu iş bir an önce olmazsa Başsavcı bey CHP dışındaki bütün partileri dava açarak kapatacak, benden söylemesi.

* * *

Nuh Mete Yüksel'in basılması olayının başka bir yönü de var.

Ben bu olayı son derece kişisel olarak da aldım size söyleyeyim.

Nasıl anlatsam bilmiyorum ki?

Yani fotoğraflardan ve televizyon ekranından gördüğünüz üzere savcı bey dünyanın en yakışıklı adamı değil.

Biliyorum bu hafif bir tanımlama oldu ama daha başka bir tanımlama da yapamam çünkü ona direkt çirkin diyebilmem için şahsen görmüş olmam gerekiyor ki bu fırsatı bugüne kadar yakalayabilmiş değilim ne yazık ki!

Belki de onun bizim kamuya açık yüzünde tespit edemediğimiz bir iç güzelliği vardır ve bu da onu direkt olarak çirkin diye tanımlanmaktan kurtarıyordur, bilemem yani.

Ben ‘‘çirkin’’ tanımlamasını işi sağlama almak için bir tek kendim için kullanıyorum. Dışımda da içimde de sorunlar büyük olduğu için kendi durumumda yanılmam mümkün değil.

Şimdi diyeceğim o ki savcı beyin bile bir fıstıkla evlilik dışı ilişkiye girmiş olması biz çirkin erkekler açısından içimizi geleceğe yönelik umutla dolduran bir olaydır.

Bizler için savcı bey bir toplum kahramanıdır, ona yaptığı bu iş açısından diyeceğimiz tek şey ‘‘Helal olsun, darısı başımıza’’dır ve şu anda elimizden gelen tek şey onun bu güzel olayı nedeniyle görevden alınmış olmasını var gücümüzle lanetlemektir.

Savcıya adil davranılsın, bilmem anlatabiliyor muyum?

Yazının devamı...

Irak'a komplo ortaya çıktı

23 Ekim 2002
Bazı şeyleri bilelim, anlayalım da en azından olacak biteceklere doğru şekilde bakalım.

Gidişatı durdurmamız imkánsız, çünkü Amerika artık savaşmak zorunda ve açıkça söylemek gerekirse Türkiye Amerika'ya karşı tavır alacak durumda değil. Dış borç batağına batmış, fakirleşmiş ve tüketilmiş bir ülkenin dış politikasında bağımsız tavır alması gayet tabii ki imkánsızdır.

Ama bu böyle diye bizler doğru bilgilenme arayışımızı durdurmamalıyız, elimizden bu son özgürlük alanının da kayıp gitmemesi için uğraşmalıyız.

* * *

Amerikan yönetiminin Irak'a yönelik en ağır suçlamalarından bir tanesi Saddam Hüseyin'in El-Kaide örgütüne aktif destek verdiğiydi.

Bu yoldaki en önemli kanıt da Amerikan istihbaratından gelmişti. Aylarca önce bu köşede yazmıştım, güya Amerikan istihbaratı Çek Cumhuriyeti istihbarat servisinden bir önemli bilgi almıştı.

Buna göre 11 Eylül saldırısını yapan insanların başında olduğu belirtilen Muhammed Atta'nın saldırıdan birkaç ay önce Prag'da Irak gizli servis ajanlarıyla buluşup, onlardan talimat aldığı, bundan sonra ABD'ye uçtuğu belirtiliyordu.

Bu son derece ciddi bir suçlamaydı ve William Safire tarafından New York Times gazetesindeki köşesinde dünya kamuoyuna duyurulmuştu. Hatta haber o kadar detaylıydı ki görüşmeyi yapan Irak gizli servis elamanının adı bile Ahmed Halil İbrahim Samir olarak verilmekteydi.

* * *

Denilebilir ki Amerikan yönetiminin ve onun başındaki olayların kontrolünü tamamen kaybetmiş olan Başkan Bush'un Irak-El Kaide bağlantısı konusunda ellerindeki tek somut delil buydu.

Ancak 21 Ekim tarihinde yine New York Times gazetesinde yer alan bir haber yapılmak istenilen komployu tamamen bozdu. Prag mahreçli habere göre Çek Cumhurbaşkanı Vaclav Havel, Prag'daki gizli buluşma haberi ortaya çıkar çıkmaz, en güvendiği adamlarına bu işin araştırılması talimatını vermiş. Adamları da uzun aylar süren bir araştırmanın içine girmişler. Ulaşılmadık tek bir ipucu bile bırakmamışlar.

Varılan sonuç şöyle: Prag'da Muhammed Atta ile Irak gizli servis elemanları arasında kesinlikle bir görüşme olmamış. Ortaya atılan iddia tamamen bir hayal ürünüymüş. Bunun ortaya çıkması üzerine Çek Cumhurbaşkanı Vaclav Havel hemen Başkan Bush'un en yakın adamlarını aratarak söz konusu iddiaların doğru olmadığı haberini de Amerikan yönetimine iletmiş.

* * *

İddia edilen olayın baştan aşağıya yalan olduğunun ortaya çıkması Amerikan yönetimini gayet tabii ki durdurmayacak. Onlar tamamen farklı ve net olarak açıklamaları mümkün olmayan nedenlerden dolayı Irak'tan başlayarak bölgede düzeni yeniden kurmaya kollarını sıvamış durumdalar.

Bugün atılan adımların kararları çok önceden alındı ve bu köşede defalarca söylemeye çalıştığım gibi en azından 10 yıl önce yayınlamış ABD devletinin resmi belgelerinde ne yapılacağı açık bir dille anlatıldı.

Başkan Bush bugün sadece bir uygulayıcıdır, olaylar içinde o da sürüklenmektedir ve uzun süre önce alınmış olan bu devlet kararını değiştirmesi mümkün değildir, o nedenle de Çek Cumhurbaşkanı'nın ona iletmiş olduğu yeni bilgi doğrultusunda tavrını gözden geçirmeyi aklına bile getirmesi mümkün değildir.

* * *

Bilgilenelim, doğruları öğrenelim, dış güçlere karşı duramasak bile en azından aptal yerine konmayalım, oynanan oyunu gördüğümüzü en azından belli edelim.

Ve mutlaka da Winston Churchill'in şu önemli sözlerini beynimizin bir köşesine yazalım:

‘‘Hiçbir zaman ama hiçbir zaman herhangi bir savaşın düzgün ve kolay olacağını ve bu adına savaş denilen tuhaf yolculuğa çıkan herhangi birisinin karşı karşıya kalacağı dev dalgaları ve fırtınaları önceden tahmin edebileceğini düşünmeyin. Savaş aşkına yenik düşen devlet adamı şunu iyi bilmelidir ki bu sinyali verdiği andan itibaren artık kendisi olayların efendisi değil sadece önceden görülemeyen ve kontrol altında tutulması mümkün olmayan olayların bir kölesidir.’’

Amerika karar verdiği işe girişmekle son 200 yıl içinde örneği görülmemiş derecede büyük bir hata yapacaktır. ABD'deki kamuoyu hiç de savaş yanlısı filan değildir, yapılan bütün propagandaya rağmen yönetim kamu vicdanını kendi tarafına tam olarak çekmeyi başaramamıştır.

Ve ABD, sadece silah gücüne dayanarak dünyayı yeniden düzenleme hedefinin çok yanlış olduğunu belki geç de olsa bir süre sonra anlayacaktır. Türkiye bu süreçte kendisini korumalıdır, doğru olan bu kavganın mümkün olduğunca dışında kalmaktır çünkü irademiz dışında başlatılacak süreç her durumda bizim aleyhimize sonuçlar verecektir.

Aman gözü kapalı maceralara atılmayalım, çünkü durum tahmin edilenden çok daha ciddi.
Yazının devamı...

Kabaklar hazır kaşık da hazırlanıyor

22 Ekim 2002
Hayatta her şeye olduğu gibi ekonomiye de televoleci mantığıyla bakmanın sonucudur bu durum. Bu tür insanlar çok fazla Türkiye'de, hákim söylem onların elinde ve böyle olduğu için de bir kandırmaca oynanıp duruyor memlekette.

Örneğin mesleği olan yani üniversite bitirmiş gençler arasındaki işsizlik oranı resmi rakamlara göre yüzde 30, resmi olmayan rakamlara göre ise yüzde 50'lere ulaşmış bir ülkenin Avrupa Birliği'ne üye olup olmayabileceği tartışılmıyor Türkiye'de.

Yine resmi rakamlara göre bir yıl öncesine göre işsiz sayısındaki resmi artış oranı yüzde 35 olmuş, kimse bunun bir felaket olduğunu düşünmüyor.

Sevgili okurlar.

IMF'nin son kredi diliminin açılmasının seçim sonrasına ertelenmesinin tek bir anlamı vardır. İşsizliğin, fakirliğin daha da artırılmasına yol açacak tedbirler alınmasını istiyorlar ve bir seçim öncesinde bunun yapılması mümkün olmadığı için de anlayış göstererek beklemeye razı oldular.

Anlayacağınız tekrar kabak gibi oyulacağız yine 4 Kasım'dan itibaren. İşin acıklı yanı da kabağı oyacak kaşığı kapmak için bütün partiler tuhaf bir şekilde, sanki bu utanılması gereken bir şey değilmiş gibi yarışmaktalar.

CHP, IMF'nin istediklerinin aynen sürdürüleceğinin güvencesinin kendi tekelinde olduğunu göstermek için Kemal Derviş'i aday gösterdi. Normal bir sosyal demokrat partinin oy tabanını tamamen kaybetmesi için yeterli neden olabilecek bu gelişmenin Türkiye'de ise prim yapacağı umuluyor.

Öte tarafta ne dediğini pek anlıyormuş izlenimi veremeyen, büyük ihtimalle de anlamayan AKP liderinin, IMF güvenceleri vermek için bir tek takla atmadığı kaldı. Bu politikalara sahip çıkmanın ne anlama geldiğini anladığından şüphe duyduğum kalabalıklar ise onları alkışlıyorlar ha bire.

Dolayısıyla çok yakında olup bitecekler olduğu zaman onlara oy verenlerin şikáyet edebilmelerine de imkán kalmayacak, IMF'nin oyma işlemi tekrar başlayınca baş kaldıranlara, biz size söylemiştik neden şimdi şikáyet ediyorsunuz denilecek.

***

Bir yalan söyleniyor Türkiye'de. IMF politikalarının alternatifi yoktur deniliyor. Hayır, gayet tabii ki vardır. Siz siz olun televoleci zihniyetin hákim söylemine kanmayın bu konuda. Türkiye ne yazık ki basiretsiz politikacılar nedeniyle IMF konusunda ‘‘Ben IMF'yi daha çok severim, sen az seversin, hayır ben çok daha fazla severim’’ türünden abuk bir söylemin içine itilmiş durumdadır. IMF'nin tek bir hedefi vardır, o da borçlu ülkenin borcunu zamanında ve aksamadan ödemesini sağlamaktır. Bu böyle diye aman onlara da kızmayın, çünkü onlar bu konuda dürüstler, hayatta hiçbir zaman amaçları konusunda yalan söylemediler, açık oynadılar oyunu.

Yalanı söyleyen borcu ödeyen ülkelerdeki IMF yalakalarıdır. Bu tutturdukları yoldan sapmamalarının tek sonucu işsiz sayısına yüz binlerce işsiz daha katılması, fakirliğin daha da artmasıdır.

Ancak unutmaya çalıştıkları bir nokta var. Kimden daha ne alacaklar ki? Bıçak kemiğe filan dayanmadı, çoktan kemiği kesmeye başladı bile.

***

Yapılacak tek şey var.

Borç ödeme takvimimizi IMF ile yeni baştan konuşmamız, bazılarında erteletmeye gitmemiz, bazılarında ise silinmeye gidilmesi için bastırmamız gerekiyor. Türkiye'nin bu dış borcu ödemesi artık mümkün değil, çünkü bu miktarda borç sadece halkı ezerek ödenebilir. Türkiye'de ise halkın ezilecek yanı kalmadı artık.

Anlayacağınız Türkiye zor, hatta imkánsız olması gereken bir işi başardı ve sömürecek insanını tamamen tüketme yoluyla sömürü düzeninin sonunu hazırladı. Kapitalizmde bile ender görülecek olaylardan bir tanesidir bu, bunu da bilin yani!

IMF ve yabancı sermaye ile bu meseleyi konuşmalıyız. Bunu onurlu bir şekilde yapabilmemizin tek şartı ise memleketteki ekonomik düzeni baştan aşağıya radikal biçimde düzeltecek plan, program ve stratejiyi oluşturmaktır.

Kısa, orta ve uzun vadeli kapsamlı hedef ve planları hazırlamaktır. Ve bu Ulusal Ekonomik Kurtuluş Programı'yla dünyanın karşısına çıkarak ‘‘Baylar durum böyle, ben bunları yapmaya başladım, artık borçlarımı da yeniden düzenlemeyi sizinle konuşmalıyız’’ demektir.

Başka yapılacak hiçbir şey kalmamıştır ve vardır, yola aynen devam diyenler de yalan söylemektedirler. Bu tür bir çıkış dünya sisteminde tepki görmez, çünkü orta ve uzun vadede kendisini kurtaracak Türkiye dünyaya da yük olmayacaktır, onlar da bunu göreceklerdir.

Ama aksi olursa da iflas edecek bir Türkiye'nin yaratacağı sorunlarla boğuşacaklar, alternatifleri budur, bu da sadece bizim için değil bölge için de bir felaketin kapısını açar.

Onurlu Ulusal Program oluşturmak yerine yalanlarını sürdürüp de aynen yola devam diyenler bu ülkenin sonunu hazırlıyorlar, onların dedikleri olduğu takdirde halkı açlığa itilmiş bir ülke olarak iflas edeceğiz, tamamen tükeneceğiz.

Onurlu çıkış yolunu yakalamak fırsatı hálá daha var, yeter ki cesur olalım. Buna inanın.

Yazının devamı...

Mucize olay dün oldu

21 Ekim 2002
Televizyondaki haberde Hüsamettin Özkan'ın sesini duydum.

Yıllardır ülkeyi fiilen yönetti, yakında siyaseti zorunlu olarak bırakacak, sesini duyamadan gidecek diye çok ama çok üzülüyordum, neyse korktuğum başıma gelmedi.

Artık içim rahat biçimde Hüsam'ı unutabilirim...

* * *

Bir siyaset abukluğu şaheseri haline gelmiş bulunan YTP'nin seçim kampanyasına katılmış Hüsam.

Haberin girişinde onun seçim meydanına sonunda indiği söylendi. Bunu duyunca aniden panikledim ilk önce.

Taşrada bir yerlerde konuştu zannettim, bunu kendisine hiç yakıştıramadım ve hatta kendi kendime ‘‘Şu işe bak yahu dağ gibi adam siyaset uğruna neler yapıyor İstanbul, Ankara dışında yerlere bile gitmiş, olacak iş değil’’ diye de söylendim.

Ama hemen ortaya çıktı ki Hüsam ilk ve bence son seçim meydanı performansını Şişli'de yapmış sevgili okurlar.

İçim rahatladı bir anda. Onu giderayak Anadolu'ya açılmış olarak görmenin fikri bile son derece rahatsız ediciydi, bunun olmadığı iyi oldu.

* * *

Hüsam Şişli'deki seçim meydanında fazla uzun konuşmamış galiba. (Bu cümleyi yazarken bile insan rahatsızlık duyuyor ya. Yani ‘‘Şişli’’ ile ‘‘seçim meydanı’’ kelimeleri birbirlerine hiç yakışmıyorlar ve bence ‘‘Şişli'deki seçim meydanı’’ bence bir oxymoron, yani bir arada kullanıldıklarında anlamsız sonuç yaratan kelime birlikteliği.)

Haberde kısacık verdiler konuşmasını, yani tarihi değerdeki bir olaya kesinti yaparak saygısızlık ettiler.

Ve Hüsam bence seçim meydanlarında bugüne kadar edilmiş en absürd lafı söyleyerek bitirdi konuşmasını.

‘‘Ben bu partinin başkan yardımcısı değil. Neferiyim, neferi’’ dedi ve büyük alkış aldı. (Bu lafın alkış alabilmesi de milli gelirden alınan payın yükselmesiyle zeká düzeyinin artması arasında bir korelasyon olmadığının net olarak göstergesiydi bana göre.)

Bir kere nefer olduğu iddiası Hüsam'a katiyen yakışmıyor ve zaten nefer lafını söylerken bence hafif utanır gibiydi de.

İkinci olarak bu ettiği laf ne kadar saçma bilmem farkında mısınız.

O cümlenin doğrusu ‘‘Ben bu partinin lideri değil neferiyim, neferi’’ olacaktı.

Başkan yardımcısı tanım gereği bir neferdir zaten.

Alışmış kudurmuştan beterdir derler ya, Hüsam hep sıfatsız lider olmaya alıştığından o konuşmada da bence aslında kendisinin lider olduğunu söylemek istedi ama gerçek yaşamda maalesef başkan yardımcısı olduğu için ağzından çıkmak zorunda kalan cümle de öyle abuklaştı.

* * *

Sevgili okurlar bence başkan yardımcısı diye bir görev, makam yoktur.

O tür makamlar sorun önlemek için yaratılmış yerlerdir.

Örneğin bizim gazetelerde yüksek düzeyde gibi görünen, o türden adlar verilen makamlar oluşturularak bu tür rütbeler bazı adamlara verilir ve onların sorun yaratması engellenir.

Bu taktiği en iyi bilen bizim Ertuğrul Özkök'tür.

Bir zamanlar bana ‘‘Sen Ankara ekonomi şefisin’’ demiş ve üç yıl kadar beni buna inandırmıştı. Sonra öğrendim ki böyle bir makam gayet tabii ki katiyen yok gazetede.

Şu geldiğimiz noktada Hürriyet'te o kadar olağanüstü fazla sayıda şef ve müdür var ki Hürriyet bir Kızılderili kabilesi olsaydı bu kabile sadece kabile şeflerinden oluşan, tek bir sıradan Kızılderili'nin bile bulunamadığı bir yer haline dönüşmüş olacaktı.

Eminim biraz daha sorun yaratsam beni de ‘‘yedinci sayfanın sağ köşesinin müdürü’’ olarak tanımlayacaktır o.

Demek istediğim şu ki YTP'deki başkan yardımcılığı da aynen gazetelerde olduğu gibi partide daha fazla problem oluşmasın diye yaratılmış bir makam gibi görülüyor.

Ve en son olarak şunu söylemeliyim ki bugün nedense demek istediğim şeyleri çok dolambaçlı anlatıyorum, bu yüzden de yazıyı burada kesmem herkes için çok iyi olacak.
Yazının devamı...

Derya, İbo ve diğerleri

20 Ekim 2002
Olaydan yola çıkarak üçlü ilişkiler, kıskançlık, maço kültürün dünyayı algılayış biçimi, medyanın olayı ele alışı konusunda birkaç gözlemim olacaktı güya.

Fakat yazının ana çatısını düşünmeye başladığımda bir şeyi fark ettim.

Olayda adı geçen insanlar umurumda bile değildi.

Onlara ne olduğu, birbirlerine neler yaptıkları, neler yaşadıkları hakkında içimde en ufak bir his yoktu. Aslında his yoktu lafı da yanlış oluyor, bir his vardı, o da bıkkınlıktı.

Evet bıkmıştım onlardan ve dramatik bir olaydan sonra içinde sadece bıkkınlık hissi yaşamakta olan bir insanın yazı yazması ise en azından yaralanan kişiye ayıp olacaktı.

*

Yanlış anlaşılmasın, bu insanların önemsiz olduklarını filan düşünmüyorum.

Yaşamlarımızda bir yer kapladıkları da tartışmasız.

Bu da beni rahatsız etmiyor; çünkü magazinin eğlence boyutuyla bir ihtiyaç olduğunu da düşünüyorum.

Yani televoleci kültür adıyla artık istihbarat birimlerini bile rahatsız edici boyutlara varmış olan şeyin dozunda bırakıldığında, bunun aslında bir oyun olduğu anlaşıldığında, ciddiye alınmadan eğlenmek için seyredildiğinde zararı da olmadığı kanısındayım.

*

Ancak galiba burada ‘‘dozunda bırakmak’’ kavramı önem kazanıyor.

Bu insanlar garip bir nedenden dolayı son derece özel ilişkilerini kamera karşısında bizlerle paylaşıyorlar uzun zamandır.

Türkiye'de eğlence piyasasında da ekmeğin aslanın ağzında olduğunu, o nedenle bu insanların belirli durumlarda olmayan yerde olay varmış gibi yaparak ilgiler yaratmak zorunda olduklarını biliyorum.

Yine dozunda kaldığında bunun bir sakıncası yok da İbrahim Tatlıses ve onunla bağlantılı hanım arkadaşları bu dozu aştılar bir süredir. Belki de oyun olarak başlattıkları, kontrol altında tutabileceklerini sandıkları birtakım ilişkiler kısırdöngü sarmalına düşerek büyüdükçe büyüdü ve girdap oluşturarak onları da içine aldı, bu da olabilir Ama sonunda magazin dünyasına ait olması ve bu yüzden de insanları eğlendirme boyutu ön planda olması gereken ilişkiler bir anda tatsızlaşmaya başladı.

İbo-Derya-Asena üçlemesi bir süredir bu tatsızlığı yaşatıyor bizlere.

Öyle uç noktaya çekildi ki kavgaları artık en azından ben bırakın eğlenmeyi hiçbir şey hissedemez oldum onlara olup bitene bakarken.

Bugün ona bir şey olmuş, yarın ona olur, bugün o sahneye çıkar yarın o çıkmaz, yarın o buna tokat atar, o onu döver sürer gider bütün bunlar ve ben eminim ki birçok insan da benim gibi gerçekten bir şey hissetmeden bakıyordur olan bitene.

Ben onları televizyonda çeşitli programlarda izlerken artık içimde eğlenmenin getirdiği bir coşkuyu hissetmiyorum. Çünkü trajik yaşamları var ve bu suratlarına, davranışlarına yansımış durumda.

*

Temelde eğlence programı olarak başlayan tüm magazin programları bence acıklı yaşamları göz önüne sermekten başka işe yaramıyor.

Konuşmasını bilmeyen zavallı kızcağızlar, herhalde hiç eğitim almamış olmalılar ki yontulmamış kalan adamlar konuşuyorlar, kavgalar ediyorlar bu programlarda ve insan bunları izlerken derin bir hüzün duyuyor.

Değer mi diye sorarsanız böyle üzülmeye, bilmem vallahi ama şov dünyasına ait olan insanların bile tüm yaşamlarının, birbirleriyle ilişkilerinin sonuç itibarıyla drama dönüşmüş olması da önemli.

Bu aslında toplumumuzda var olan derin tatsızlığın, hayattan zevk alamamanın bir eğlence programındaki yaşamlara bile nasıl sıçradığını, onları bile nasıl kapanına aldığını gösteriyor bana.

Derinde hüzün var bu toplumda ve eğlence oluşturmak için çırpınan insanlar da gayet tabii ki bu derin hüznün dışına ne yapsalar, ne kadar çırpınsalar bir türlü çıkamıyorlar.
Yazının devamı...

Pes doğrusu!

18 Ekim 2002
‘‘Türk polisi yakalar’’ cümlesiyle popüler kültürün bir parçası olan bu durum gayet tabii ki filmlerdeki dramatik sonun polisiye müdahale olmadan çözülmesini sağlamak amacına yönelikti.

Her şey olup bittikten sonra siren sesi duyulur ve sonunda gelebilen polis yaşanıp çoktan bitmiş olaydan arta kalanlara ‘‘müdahalesini’’ yapıverirdi.

Bu gerçi bir film gerçeğiydi ama toplumda polise yönelik önyargıların da bir yansıması vardı bunda ve bu yüzden de popüler kültürde alay konusu olmuştu filmlerde tekrarlanan bu sahne.

* * *

Gerçi polislerle bir alakaları yok ama bizim istihbaratçılar da galiba bu ‘‘olay yerine geç kalma’’ sendromundan mustarip durumdalar.

Ertuğrul Özkök'ün dünkü yazısından anladığımıza göre Milli İstihbarat Teşkilatı, medyanın üst düzey yöneticilerine bir brifing vermiş.

Yazılmamak kaydıyla yapmışlar bu işi ama bir önemli nokta genel yayın yönetmeni tarafından açıklandı.

MİT, medyanın üst düzey yöneticilerine ‘‘Televole kültürü toplumda büyük yaralar açmak üzere’’ mesajını vermiş.

‘‘Good morning after supper’’ (akşam yemeğinden sonra günaydın) sevgili istihbaratçılar.

Olay yerine bu sefer öylesine geç kaldınız ki maalesef iş işten geçti.

Bu sefer bu işi bilinen yöntemlerle geriye döndürme imkánı da yok.

Yani medyaya ‘‘bakın bugüne kadar şunları yaptınız böyle oldu, artık şunları yapmaya başlayın da bari bazı şeyleri kurtaralım’’ demenizin bir yararı yok; çünkü cin artık şişeden çıktı, Pandora'nın kutusu açıldı ve göreceksiniz ki bunun çözümü de öyle kolay değil.

* * *

Türkiye'nin yönetici kadroları -ki açıkça söylemek gerekirse buna medya yöneticileri de gayet tabii ki dahil olmuşlardır- büyük bir yanlış yaptılar geçmiş yıllarda.

Bu memlekette olan biten büyük sorunların, ‘‘İstanbul'da yaşamakta olan bir avuç insanın hayat tarzını topluma bir tür propaganda olarak sunulduğunda atlatılabileceği’’ düşüncesi yatıyordu bu yanlışın altında.

Güzel yaşam, eğlence, güzel kadınlar ile dolu bir hayat hayalleri insanlara verildiği sürece, sıradan insanların kendi gerçekliklerini unutacakları, unutmasalar bile sorunlarını kolay atlatacakları varsayıldı.

Bu basit bir formüldü aslında ama yine de başarılı olması şansı vardı.

İnsanlara hayali, ancak o hayale ulaşma kanallarını sürekli açık tutarak ve hatta olan kanalları sürekli artırarak satabilirsiniz. Bu olduğunda yalanın başarı şansı belki olabilir.

Hayal satma stratejisinin arkasında yatan planı uygulayabilmeniz ancak böyle mümkündür.

Bizde ise yönetici sınıflar planlarının en önemli unsurunu unuttular, toplumların krize gitmemesi için bazen zenginliklerin paylaşılması gerektiğini kabul etmediler ve Türkiye son on yıldır kapitalizmin ilk ortaya çıktığı yıllardakinden çok daha vahşi olan bir ilkel birikim süreci yaşadı.

Zenginlikler çok az sayıdaki insanın elinde toplandı ve bizim ülkemiz kendi insanını dünyada en hızlı fakirleştirmeyi başaran ülke oldu.

İnsanlar sürünme aşamasına getirilirken, vur patlaşın çal oynasın yaşamlarını medya yine insanlara ilaç olarak vermeyi sürdürdü.

Ve sonuçta ortada bir hayal, ‘‘belki bir gün ben de bunlar gibi olurum, belki kurtulurum bu hayatımdan’’ fikri yerine sadece büyük bir ‘‘öfke’’ büyük bir ‘‘kin’’ kaldı.

İstenilenin tam tersi gerçekleşti; ‘‘pop kültürünün’’ toplumu birleştireceği sanılırken tersine toplum bölündü, hatta paramparça oldu.

* * *

Bütün bu nedenlerden dolayı Ertuğrul Özkök'ün dünkü yazısında haber verdiği istihbaratçı brifingi, bende sadece acı bir tat bıraktı o kadar.

Birçok arkadaşım zaten kendi üstüne düşeni fazlasıyla yaptı aslında ama ben kendi yazdıklarımla sorumluyum.

Bu köşede üç yıldan bu yana ‘‘Öteki Türkiye’’ diye bir konuyu işliyorum.

Çöken sistemi işledim orada, yaklaşan tehlikeyi vurguladım.

O yazılar başladığı andan itibaren medyanın genelinde televoleci medyacılar, televoleci iktisatçılar aniden saldırıya geçtiler nedense.

Aslında neyle kavga ettiklerini de bilmiyorlardı galiba; çünkü onların pek sevdikleri yaşam tarzlarını belki kurtarma, belki enkazdan bir şeyleri çıkarma yolunu açmaya çalışıyordum bu yazılarla bir yandan.

Ama yok, kendi yalanlarına öylesine inanmışlardı ki hemen herkes gerçeklerin yazılmasına tepki verdi.

Kafalar kuma sokulunca tehlike geçecek sanıldı ama tabii ki bir şey geçmediği gibi belki de geri dönülmez bir yola girildi sayelerinde.

Milli İstihbarat Teşkilatı bilineni tekrarlıyor diye, gerçek ancak şimdi görülmeye başlanırsa eğer, diğer doğruları yazan arkadaşlar ne yapar bilmem ama benim içimden gerçekten isyan etmek geliyor.

İsyan ediyorum ve inanamıyorum artık olan bitene ve yıllardır yaşadıklarım nedeniyle yavaş yavaş hemen her şeye inancımı yitirmek üzereyim.

Bunu da bilin istedim sözlerimi bitirirken sevgili okuyucular.
Yazının devamı...

Kime oy vermeli

17 Ekim 2002
Oy verme tarihi biraz daha yaklaştığında üç dört gün sürecek bir yazı dizisine başlayacaktım.

Orada 1946'dan bu yana yaşanan gelişmeleri ana başlıklar altında özetledikten sonra, tüm olan bitenin sonucunda bu seçimde hangi partiye oy vereceğimi açıklayacaktım.

Ancak bu kararımdan vazgeçtim.

Türkiye insanının büyük çoğunluğu makul analiz dinleyecek, okuyacak halde değil. İnsanlarımız kendinden geçmiş durumda.

Bu son derece tuhaf ortamda rasyonel analiz yaparak fikir üretmeye çalışmak zaman kaybından başka bir şey değil.

* * *

Dolayısıyla başka bir karar aldım.

Bunu açıklamadan önce yöntemle ilgili birkaç gözlemde bulunmak istiyorum.

Thomas Kuhn'un ‘‘paradigmatik kopuş’’ teorisini hatırlatmam gerekiyor. Kuhn tarih içinde önemli değişimlerin düzenli bir evrim şeklinde değil de daha önce var olandan kopuşlar halinde olduğunu öne sürmüştü.

Daha önce bir paradigma içinde yaşanırken zaman içinde olan gelişmeler sonucunda bu paradigma bir yana bırakılıp yepyeni bir paradigmaya geçiliyordu Kuhn'a göre, bu geçiş anı da ‘‘kopuş’’ olarak nitelendiriliyordu.

Burada özet olarak anlatmaya çalıştığım için fazla anlamlı gelmeyeceğini biliyorum bu lafların ama Kuhn bilim teorisi içinde son derece önemli bir isimdir ve yaklaşımı da çok etkili olmuştur.

Hatta sadece sosyal bilimlerde değil Darvinist evrim teorisi tartışmalarında da bu görüş etkisini göstermiş, geçen mayıs ayında kaybettiğimiz ünlü bilim adamı Stephen Jay Gould, Kuhn'un bu yaklaşımını kullanarak Darvinist evrim teorisine karşı ani kopuş içeren evrim teorisini geliştirerek dünya bilim áleminde hálá daha çözüme ulaştırılamamış büyük bir tartışma başlatmıştır.

* * *

Tüm bunların yaklaşan seçimle ne ilgisi var?

Bunları neden anlatıyorum?

Hemen söyleyeyim.

Türkiye'de büyük bir siyasi ve sosyal kriz yaşanmakta.

Hem de uzun zamandır durum böyle.

Sistem tıkandı, baş aktörleri hálá daha çıkar peşinde oldukları için uzatmaları oynamaya çalışıyorlar.

Uzatmalar oynandıkça da derinleşen kriz nedeniyle toplum kendince makul olan mecralara eğilim gösteriyor.

Ya faşizm, ya köktendinci iktidar seçenekleri ile karşı karşıya kalacağız böyle giderse.

Aslında makul olan, bilinen anlamda demokrasinin dışına çıkılarak sistemdeki tüm aksayan yönleri acilen çözmek için bir teknokratlar hükümeti oluşturmaktı.

Ancak olması gereken bu tek rasyonel ve makul çözüm memlekette cesur insan sayısının az olması nedeniyle hayata geçirilemiyor.

Çarpık demokrasi yalanında ısrarlı olarak memleketin tüketilmesine seyirci kalmaya razı korkaklar, yapılacak bir şey yok buna, öyle gözüküyor ne yazık ki.

Dolayısıyla en ideal ikinci çözüme mecburen yönelmek zorundayız.

Sistemimizin önemli bir paradigmatik kopuşa ihtiyacı var, büyük paradigmatik kopuşlar da ciddi krizlerden sonra olabiliyor, tarih bunu gösteriyor.

O nedenle benim için ideal olanı TBMM'de AKP'nin çoğunluğa sahip olacağı, Genç Parti'nin ana muhalefet olduğu, DEHAP'ın en az 30 milletvekiliyle Meclis'te yerini aldığı bir seçim sonucudur.

Aslında Genç Parti çoğunluk olsa daha da iyi olurdu ama bu pek olası gözükmüyor ne yazık ki.

Eski sistemin doğal intiharı anlamına gelecek bu tür bir durum ortaya çıktığı takdirde belki o zaman paradigmatik kopuşumuzu nihayet gerçekleştirmek için gerçek bir adım atmaya hazır olacağız, çünkü sistem kendi abukluğuna artık dayanamayarak çökecek.

Belki ondan sonra makul olana bakarız, şimdi abukluğu yaşamanın, hem de tam anlamıyla yaşamanın bence tam zamanı.

* * *

Diyelim ki bu dediklerim olduğu halde sistem direncini gösterdi, rasyonel bir gelişme yine olmadı.

Olsun, hiç önemli değil, kaybedecek bir şeyimiz yok, çünkü seçimden benim istediğim sonuç çıkarsa yeni dönemde Türkiye'de çok ama çok komik şeyler olacağı da kesindir.

En azından komediyi seyretmek imkánını kaçırmamak lazım çünkü bu her zaman insanın yakalayabileceği bir fırsat değil.

Bütün bu nedenlerden dolayı ben oyumu bu memlekette abukluğu had safhaya çekecek partiye vereceğim haberiniz olsun.
Yazının devamı...