Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Kanser teşhis ve tedavisinde yenilikler

Ülkemizde kanser hastalarının erken teşhisi konusunda büyük ilerlemeler kaydedilmiş durumda.

Geçmiş yıllarda birçok hasta daha teşhisi konulmadan yaygın hastalık nedeniyle kaybedilirken, ölüm sebebi kalp krizi olarak ülke istatistiklerine kaydedilmekteydi. Günümüzde gerek KETEM gibi erken teşhise yönelik merkezlerin artması, gerekse halkımızın bilinçlenmesiyle birlikte erken teşhise yönelik gelişmiş yöntemlerin ülkemizde kullanımı sayesinde artık bir çok kanser vakası daha erken yakalanmakta ve tamamen iyileşme şansını yakalamaktadırlar. Kanser teşhis ve tedavisinde Türkiye’nin durumuyla ilgili Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Uğur Coşkun şu bilgileri verdi:

AKILLI MOLEKÜLLERİN YAN ETKİLERİ DAHA AZ

“Kemoterapi tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kanser hastalarının tedavisinin önemli bir parçası olmaya devam etmektedir. Mevcut kemoterapi yöntemleri ile testis tümörü gibi bazı kanser türleri hariç bir kısım hastada istenildiği kadar iyi sonuçlar alınamamaktadır. Bu nedenle son dönemde araştırmalar kemoterapiden farklı olarak, kanser gelişim sürecinin belli safhalarına etki eden veya kanser hücrelerinin üzerindeki reseptörleri hedef alan tedavi yöntemlerine kaymıştır.
Yoğun araştırmalar sonunda ilk olarak daha önceden kemoterapi ile yanıt alınamayan böbrek kanseri, gastrointestinal stromal tümör ve cilt melanoma hastalıklarında bu akıllı moleküller sayesinde yaşam süreleri oldukça uzamıştır. Daha sonra diğer kanser türlerinde de çok iyi neticeler alınmaya başlanılmıştır. Bu tedavilerin genel olarak en önemli özellikleri kemoterapi gibi normal sağlıklı hücrelere etkilerinin daha az olmasına bağlı olarak yan etkilerinin daha az olmasıdır. Bu özellikleri sayesinde bu tedavilere kemoterapiye kıyasla çok daha uzun süreler devam edilebilmektedir. Meme, barsak, akciğer, mide ve lenf kanserlerinin aralarında bulunduğu bir çok kanser türünde yaygın hastalık durumunda bile çok iyi sonuçlar alınabilmektedir.

ALT GRUP ÇALIŞMALARI DEVAM EDİYOR

Akciğer kanseri, eskiden çok yüz güldüren bir hastalık değil iken günümüzde özellikle kanserdeki genetik bozuklukları hedef alan tedavilerle bir kısım yaygın hastalıkta bile tam şifaya varan çok iyi sonuçlar alınabilmektedir. Bu tedavilerin uygulanabilmesi için kanserli dokuda ALK, ROS, EGFR gibi genetik bozukluklar araştırılmakta, uygun olan hastalarda bu ‘akıllı’ diye tabir ettiğimiz ilaçlar uygulanmaktadır. Ülkemizde de bu tedavi yöntemlerinin çoğu mevcut olup bir çok hastamızda tıbbi onkoloji hekimleri tarafından uygulanmaktadır ve 2 yılın üzerinde sağkalım elde edilebilmektedir.
Hastaların kendi bağışıklık sisteminin güçlendirilmesini hedef alan, immünoterapi olarak tanımladığımız bu yöntem aslında kanser tedavisindeki en büyük gelişme olarak adlandırılabilir. Kanser gelişen hastada, normalde vücudun koruyucu hücreleri yetersiz kalmakta ve bu tedavi yöntemi ile hastaların bağışıklık sistemi artırılarak hastanın kendi kanser hücrelerini yok etmesi sağlanmaktadır. Özellikle melanoma, akciğer kanseri ve böbrek kanserinde daha fazla deneyime sahip olunan aşı tedavileri ile yaygın hastalığa rağmen tamamen iyileşmiş hasta örnekleri bulunmaktadır. Tüm kanser türlerinde etkili olacağı tahmin edilen immunoterapi yönteminin kemoterapi gibi yan etkileri bulunmamakla birlikte vücudun immune sisteminin kontrol dışına çıktığı durumlarda otoimmun hastalıklar şeklinde yan etkileri görülebilmektedir.
Bu tedavi yöntemlerinin en büyük handikapı çok pahalı olmaları ve bir çok ülkenin bu tedavileri karşılamasındaki zorluklardır. Bu nedenle immunoterapinin daha etkili olacağı alt grup çalışmaları devam etmekte olup, PD-1, PD-L1 düzeyleri bu konuda yol gösterici olmaktadır. Bu ilaçların birçoğu ülkemizde ruhsatlı olup, geri ödemesi ile ilgili çalışmalar devam etmektedir.
Sonuç olarak tüm gelişmiş ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de kanserdeki yeni tedavi yöntemleri büyük bir titizlilikle takip edilmekte ve halkımızın sağlığı için gerekli tüm çabalar gösterilmektedir.”

ÖĞRENMEDEN GEÇMEYİN

KALP KRİZİ GELİYORUM DEMEZ

Kalp krizi, kalbi besleyen atardamarların aniden tıkanmasıyla kalp kasının yeterince oksijen alamaması ve hasara uğramasıdır. Çoğunlukla önemsenmeyen ve başka hastalık belirtileriyle karıştırılan kalp krizi ilk anlarda fark edilmezse ölümcül olabiliyor. Kalp krizi genellikle ani ve yoğun belirtiler gösterir. İlk olarak göğsün orta kısmında baskı, sıkışma olarak kendini gösterir. Birkaç dakikadan uzun sürebilen bu ağrı sırta, çeneye, omuzlara yayılmaya başlar. Bu belirtilere nefes sıkışması, terleme, bulantı da eşlik edebilir. Bunun yanı sıra şeker hastalarında bu belirtiler görülmeyebilir. Sessiz kalp krizi olarak da adlandırılabilen bu durum belirti vermeden de gerçekleşebilir. Bu konuda vücudu iyi dinlemek önemli. Ani tansiyon yükselmeleri, çabuk yorulma, sporda önceden olduğu kadar aktif olamama gibi durumlar göz ardı edilmemeli ve tetkikler yaptırılmalı. Cinsiyete göre de belirtileri değişebilen kalp krizinde kadınlar daha dikkatli olmalı. Aşırı yorgunluk, çene ve sırtta ağrı, bayılma ile ortaya çıkabilen kalp krizi kadınlarda fark edilmeyebilir.

X