Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Üst akıla karşı tıkma akıl!

ÖNÜMÜZDE, Suruç katliamı öncesinden ve sonrasından iki ayrı fotoğraf, iki ayrı manzara var.
İstanbul Ömerli’de IŞİD yanlıları, bin kişilik katılımla “ikinci geleneksel(!) toplu namazı” gerçekleştiriyorlar. Türkiye Cumhuriyeti lanetleniyor. Teröre bulaşanları sabah evlerinden aldıkları için “inananlara zulüm yapmış” sayılıyor ve olayın kuyruğuna düğüm atılıyor:
“Müslümanlara yaptığınız zulmün hesabını vereceksiniz!”
Ankara’nın gözünün içine bakıla bakıla yapılan bu eylem, Suruç’taki katliamdan iki gün önce yaşanıyordu. Zaptiye güçleri gayet sakin ve soğukkanlıydı.


* * *


Suruç’taki insanlık dışı eylemden hemen sonra, İstanbul’da bir protesto eylemi yapıldı. IŞİD’e karşı olduğu söylenen bu eyleme katılanlar, ölenlerin acısını paylaşıyordu. Türkiye Cumhuriyeti tehdit edilmiyordu.
Demokratların bombalı eylemle katliamına izin verenlerden hesap soracağız” denilmiyordu. Ömerli’de IŞİD’e karşı son derece soğukkanlı ve anlayışlı olan zaptiye güçleri, nedense bu kez cinnet geçirdi.
Eylemcilerin üzerine biber gazı ve tazyikli su ile saldırdı. Afrika’dan gelen sıcaklar henüz etkili olmadığından zaptiyenin bu garip davranışını “sıcaklardan cinnet geçirmek” haline bağlayamadık. Boş boş baktık.
İstanbul’da biber gazı yiyenler, gözlerindeki acıyı rahatlatmanın çaresini ararken, Başbakan, Adıyaman’da şehit edilen onbaşının cenaze töreninde gözünü ovuşturuyordu. Hislenip ağlamış da.

HAİNCE İFTİRA

IŞİD, Türkiye’deki ilk güç denemesini Niğde’de yapmıştı. Kaçırılan üç zavallının başları “ibret-i âlem için” kesilmişti. Bağımsız adli sistemimiz, yakalanan katiller için en şefkatli yüz ifadesini takınmıştı.
Sonra Musul’da rehin alınan konsolosluk personeli için “Niğde katilleri” pazarlıklarının yapıldığını duyduk. “İki dudak arası demokrasisiyle” yönetildiğimizden doğru mudur yalan mıdır, bilemedik.
Medyanın gözünü, IŞİD ile bizim zaptiyeler arasındaki ilişkiye dikmesinin miladı bu olaydır.
İki vakit ya geçti ya geçmedi, bu kez Urfa Zaptiyesi tarafından misafir edilen 35 IŞİD’linin durumu medyanın diline düştü.
Neden Urfa Zaptiye Müdürlüğü’nde misafir edildikleri belli değildi. Suriye’de kafa kesmekten yoruldukça Türkiye’ye geçip bir süre dinlendikleri, kafalarını tazeledikleri(!) biliniyordu.
Bölgeden gelen ve IŞİD’den bizar olan kimi zaptiyeler tarafından sızdırılan haberlere göre içeride çok mutluydular.
Cep telefonları ellerindeydi, cephedeki arkadaşları ile selfie paylaşımı yapabiliyorlardı. Kendi “küçük İslami komünlerini” bile kurmuşlardı. Önce müdüriyet içinde T.C.’den maaş alan zaptiyelere “sigara yasağı” getirdiler. (Bu sigara alerjisi nedense her türlü anomalinin ortak paydası oluyor. Bakınız, Hitler’in sigara nefretine.)

İLLE DEAŞ OLSUN

İşin göbeğinde olanların derdi ise başkaydı. Bu örgüte IŞİD değil de DEAŞ dedirtmek, hükümetimizin birinci önceliğiydi. Dışişleri Bakanlığı’nın sözcülerine göre “İslam ile kanlı terör eylemleri” birlikte düşünülemezdi. Bu durumda Müslümanlar, kafası kesilen kâfirlerden daha çok incinirdi. Meseleye böyle bakıldığında IŞİD açılımında yani Irak Şam İslam Devleti tanımında geçen “İslam” sözcüğünün kullanılmasının sakıncası görülüyordu.
Hükümet adamları işi gücü bıraktı, kamuya bir tamim yayınlayarak IŞİD yerine DEAŞ kısaltmasının kullanılmasını istedi. İkincisinin açılımı “Devlet’ül Irak ve’ş Şam” şeklindeydi.
Böylece bunların kafa kesmesi ile İslam ilişkilendirilemeyecek “DEAŞ yapmıştır” dendiğinde, belki de akıllara Ortodoks aşırılar gelecekti.
Bu akıl, IŞİD ile nasıl başa çıkacağını bilemeyen Amerika’nın “think tank”çı tayfasından değil, Ak Saraylı Büyük Usta’dan çıkmıştı. Kafaya taktığı bütün konularda yaptığı gibi, DEAŞ isminin kullanılmasına da titizlik gösteriyordu.


* * *


Medya leşkerleri ne zaman “Hükümet adamları ile IŞİD arasında işbirliği var” yayını yapsa karşılığı derhal “Haince bir yalan” başlığıyla geliyordu. Ardından da “Bir kere onlar IŞİD değil DEAŞ” açıklamasına geçiliyordu.
Kaynağı belirsiz bir “üst akıl” bölgeyi yeniden dizayn ederken, bizim soğan cücüğü kadar “tıkma aklımızla” feci şekilde dalga geçiyordu.
Başbakanımız bilse buna da ağlardı.

X