Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Futbolu tüketmedeki 'ölçüsüzlük' halimiz

Eski bildik lafı elifi elifine söylersem “ayırımcılık” diyecekler. O yüzden tadilatını yapıp, servise koyayım. “Yağı bol bulan adam söylemesi ayıptır münasebetsiz yerlerine sürermiş” derler. Bizim futbol yayıncılığımız da böyle bir şey. Sonuç, futbola olan ilginin dibe vurması.

Ölçüsüzlüğümüz, birinciye gelen sorunumuzdur.
Hani o televizyonda “yardımseverliğimiz, iyi komşuluğumuz, arkadaş canlılığımız” gibi değerlerin abartılarak anlatıldığı reklâm filminde yaşar gibi yaşıyoruz.
O bir reklam filmi. O da kendi içinde abartılı. Ama gerçekler basit. Ölçüsüzlüğümüz de basit bir gerçek.
Birileri “Nasıl olur, bizim de ölçülerimiz var” diye itiraz edebilir. İnkâr edemeyiz, elbette var. Lakin birilerine özenip, kendimize koyduğumuz ölçüleri aynı hızla “ölçüsüzlüğe” çevirip, işe yaramaz hale getirme becerimiz tartışılmaz.

* * *

Futbol hayatının önemli bir kısmını Batı’da geçirmiş olan Şota televizyonda hayretle konuşuyor:
“Bu hakem kolay düdük çalar, öbürü çalmaz. Filan hakem kolay penaltı verir, öbürü vermez. Birinin gösterdiği kartı, öbür ikisi göstermez. Ne saçma şey bu. Ben böyle bir şeyi sadece burada görüyorum.”
Birilerinin bu saçmalığı Şota’ya açıklaması lazım, açıklayamaz. Çünkü her kafadan başka bir ses çıkar. Televizyondan eksik olmayan “Biz böyleyiz” reklâmını adres göstermekten başka çıkışımız yok.


FUTBOL VE SİNEMA


Hayatımızın iki rengi vardı. Biri sinema, diğeri de “erkek milleti adına konuşuyorum” futboldu. Ölçüsüzlüğümüz sayesinde ikisini de çekilmez hale getirdik.
Sinemadan bir iki rakamla söz edip, asıl konumuza geçeyim.
Çocukluğunu, gençliğini televizyonun hayatımıza girmesinden önce yaşayanlar, hatırlasınlar. Sinema bir maceraydı.
Türkiye’ye gösterime çıktıktan sonra, en erken üç dört yıl sonra gelen “ithal filmleri” kendi filmlerimizin galasına gidiyormuş gibi seyrederdik.
Paralı yayın hayatımıza girdi. Haydi adını da verelim, Digitürk’le tanıştık. Sadece birinci platformdaki kanallardan ayda yaklaşık yedi yüzün üzerinde film seyretmeye başladık.
Ardından Smart’ı geldi.
Şimdi bu yılın “Oscar Ödülünü” alan filmi gösterildiğinde bile seyirci sallamıyor. Aptal bir yarışma programı “Oscarlı filmi” geçiyor. Çünkü sinema bolluğu işin sihrini, büyüsünü kaçırdı.

* * *

Futbol yayını için de aynı ölçüler geçerli. Lig maçları, Türkiye Kupası maçları, Avrupa Kupaları maçları, milli maçlar, hepsi ekranda.
Kanallar arası rekabet yeni meraklar yaratmayı icap ettiriyor. Arda Bey İspanya’da oynadığı için İspanya Ligi, Hakan Bey Almanya’da oynadığı için Almanya Ligi eksiksiz olarak ekranlara geliyor.
Diğerleri eksik kalır mı? Fransa’dan İtalya’ya, Hollanda’dan Rusya’ya bütün ligler ekranlarımızda. Yayın yapamadığımız yer olarak elimizde sadece “tabii Hac zamanlaması” ile Suudi Arabistan Ligi kaldı.
Gel de bu bollukta milleti heyecanlandır.


KULAK YIRTAN SES..


Yayıncı kuruluş da diğerleri kadar ölçüsüz gidiyor. Elindeki malın değerini indirmek için ne mümkünse onu yapıyor.
Diyelim ki Galatasaray ile Beşiktaş o hafta oynayacaklar. Yayıncı kuruluş tantanasına bir hafta önceden başlıyor. İlgiyi tavanda tutup, reklam şirketlerini tava getirme hesabı burada devreye giriyor.
Bu nostalji kirliliğinin en önemli parçası da “Eski Maçlar” oluyor. Atılan goller, yenilen goller, tekrarlanan özetler.
Geçmişe ait güzel olan ne varsa, bir tek programda tüketilip, çiğnenmiş bir sakız gibi kenara atılıyor.
Bir de cırtlak sesi, kendini yırtarcasına bağırmayı kutsayan “Futbolun heyecan veren sesi” diye bir kavram icat etmişler. Yüzlerce defa tekrarlanan görüntülerin üzerine o sesi bindirin.
Daha derbiye beş gün kala, kendinizi asmak istersiniz.
O devamlı tekrarlanan görüntülerin önüne bir danayı bağlayın, o da sıkılır. Kaldı ki futbol için yayıncı kuruluşa para verenler veya beleş kanallardan nefis körletenler dana değil.
Çıkarılan gürültü ile ekrana gelen futbolun oransızlığını onlar da görüyor. Yapılan şeylerin inandırıcılığı kalmıyor. Eldeki mal ya tezgâhta ya sofrada çürüyor.

* * *

Geçtiğimiz hafta Konya hariç, tribünler yine boştu. İnsanların, bu bolluk içinde öne çıkan çirkinliklere de tepki gösterdiğini düşünüyorum.
Benim için ilginç olan şey, seyircisi en bol olan maçta “sabıka rekoru kıran” iki futbolcunun, Emre ile Volkan’ın devamlı ıslıklanmasıydı. Seyirci belli ki çirkinlik üretme konusunda mazeret filan kabul etmiyor.
Konuştuğum Fenerliler bile “olması gereken buydu” dediler.
Aynı akıbet önümüzdeki maçlarda Melo’yu da bekliyor. Önemli miktarda Galatasaray taraftarının da Melo’ya bakışı farklı değil.
Beşiktaş’ın herkese sempatik gelmesinin bir sebebi de bu. Oyunu bilerek çirkinleştiren oyuncuları yok.

X