Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Biz bu ligi özleyeceğiz!

Aha buraya yazıyorum. Bizdeki hiçbir tarife gelmeyen bu kafa sayesinde Şampiyonlar Ligi organizasyonuna gidebilmek, Ay’a seyahat gibi bir şey olur. Sekiz-on senede bir, ön elemeyi aşarsak katılabiliriz. Sevincimizden bayrakları kapıp sokaklara düşeriz.

Akıbet belli oldu.
İki vakte kalmaz, Türkiye’nin Şampiyonlar Ligi’ne gönderdiği takım sayısı ikiden bire iner. Ona da iki ön eleme maçı oynatmadan “Buyur” demezler.
Tecrübe ettik, oradan biliyoruz.
Birinci takım direkt gidiyor. İkinci takımdan ‘anasının nikâhı’ isteniyor. Birbirinden dişli takımlar ön elemede bize rakip. Her biri aşılmaz Hayber Geçidi gibi. Aşabiliyorsan aş.
Bu yıl Şampiyonlar Ligi’ne aday takımlarımızın ikinci sırasındaki Fenerbahçe’nin adı daha ilk turda silindi. Oysa Manchester United gibi dünya devinden iki futbolcu almıştık. Hayrını göremedik.


* * *


Albert Einstein’ın lafı herkesin dilinde. Hani şu aptallık tarifine dair lafından söz ediyorum. Hazret, “Aptallık, aynı salakça şeyi defalarca yapıp her seferinde farklı sonuç beklemektir” diyor ya!
O lafı bizim okur-yazar kesiminden öğrenmeyen kalmadı.
Yine de kimse ‘salaklığı’ üzerine almıyor. Albert Einstein’in o lafı başkası için söylediğini sanıyor.
Demek ki bizim milletin işine yarayacak bir laf söylendiğinde, el omuzumuza konacak, gözümüzün içine dik dik bakılacak ki lafın bize dendiğini anlayalım.

SEN KiMSiN YAAA?

Fenerbahçe’miz iki gözümüz, Şampiyonlar Ligi’nden düştü, Avrupa Ligi’ne gitti. Gittiği yer, Altunizade’deki ikinci el otomobil pazarı gibi.
Oradan da kısmetimize Molde düştü.
Adamlar da bizim takımda Nani ile Van Persie oynu-yor, diye telaş içindeler. Bizim takımın içyüzünü çözmeleri 20 dakikalarını aldı. O dakikadan sonra iki gol işimizi bitirdi.
Ertesi gün medya feveran içindeydi.
“Vaaay!” diye naralanan “Norveç’in Molde’si kaç paralık takım da bizimki-
leri evire çevire yeniyor” deyip, hesap soruyor.
Yaptığı tarif gündemden hiç düşmeyen Albert Einstein, bu naralanmaları duyuyorsa “Ne laf etmişim ama” diye keyifleniyordur.
O maçı canlı ve banttan olmak üzere, iki kez izledim. Norveç’in o kaç paralık denen Molde takımı, bizim liglerde kim varsa evire çevire yener. Euro düştükçe maaşı Türk lirası olarak artan, aylığı bir nokta üç milyona gelen Fatih Terim’in takımı da elinden kurtulmaz.

AL BiRiNi VUR ÖBÜ..

Şampiyonlar Ligi gediklimiz Galatasaray’ı bu işten vareste tutmuyorum. Onların durumu Fener’den de beter.
Transfer ettiği futbolcunun evrak işini bile beceremeyen takımdan Şampiyonlar Ligi bünyesinde destan yazmasını bekliyoruz. Einstein’i güldürüyoruz.
Atletico Madrid ile Benfica şurada beklesinler.
Ben Orta Asya’dan ne münasebetle gelip Avrupa patentli Şampiyonlar Ligi’ne katıldığını anlayamadığım Astana takımından da kuşkuluyum.
Bu Astana takımı başımıza bir hal getirirse, Hamza Hoca’yı gayri kimse zapt edemez. “Al Allahım hocanı, zapt eyle sen kulunu” hali yaşarız.
Her maçtan sonra medya leşkerlerinin önünde bir sitemler, bir nazlanmalar. Yendikleri maçtan sonra bile “Şansımıza yendik” deyip, kendisini iğneler gibi yapmalar. Medyanın hangi köşesinde “Şansına kazanıyor” diye yazdılarsa artık, onu takmış kafaya.
Fatih Terim kafasıdır bu.
Her başarısızlıktan sonra çevrede ‘casus’ aramak, içimizde İrlandalı var mı diye bakınmak refleksidir. O milli çemkirmenin hoca eliyle yazılan kuralları bellidir.
Madde bir: Hoca kusursuzdur.
Madde iki: Hoca her durumda kusursuzdur.
Madde üç: Hocanın kusurlu olduğu durumlarda birinci ve ikinci maddeler uygulanır.
Hamza Hoca’yı sevi-yoruz ve başarılı olmasını canı gönülden diliyoruz ama Fatih Terim’e dönüşmesini de kaygıyla izliyoruz.
Fatih Terim, siyasi iradenin başımıza diktiği baba modelidir. Bir ailede iki baba birden olmaz. Atalarımız “İki babalı çocuk takkesiz gezer” lafını boşuna etmemiş.


* * *


Bana göre haftanın en önemli lafını Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım etti. Söyledikleri ‘yıldız futbolcu’ transferi üzerineydi. Hangi yıldızı getirirsek getirelim, en geç bir yıl içinde mutasyona uğradıklarını anlattı.
Ülkelerinde futbol oynarken profesyonellikten gıdım şaşmayan bu yıldızlar, bizimkilerin arasına düşünce bir yıl içinde zıvanadan çıkıyorlardı.
Yerli cinsten süt vermeyen yıldızlarımızın halinden de “Profesyonelliği lüks araba almak, lüks villada oturmak zannediyorlar” diye kibarca söz etti. Nezaketinden olacak “Görgüsüz oldukları için ne yapacaklarını bilemi-
yorlar” demedi.
Söyleminden anladık ki elinin altında, dışarıdan getirilen yıldızları bir yıl içinde maymuna çeviren bir kadro vardı. Hal böyleyken başkanın, bir yıl içinde yozlaşacaklarını bile bile pahalı yıldız transferinden niye vazgeçmediğini ise, kendisine soran çıkmadı.
Söz sırası yine sizde Bay Albert Einstein!

X