Batı ile pazarlıkta yöntem ve üslup meselesi

Rusya’nın geçen şubat ayı sonunda başlayan Ukrayna’yı işgali Avrupa kıtasında İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki en büyük jeopolitik depremi tetiklemiştir. ABD’nin başını çektiği NATO ile Avrupa Birliği’nin ana sütunlarını oluşturduğu Batı dünyası, beklenmeyen ölçülerde bir dayanışma ve işbirliği sergileyerek Rusya’nın saldırganlığına oldukça kuvvetli bir karşılık vermektedir.

Haberin Devamı

Savaş üç ayını doldururken yapılan muhasebede en önemli sonuçlardan biri, ortak bir amaç birliği üzerinde buluşup hareket edebilen bir Batı dünyasının pekâlâ var olduğunun etkileyici bir şekilde ortaya çıkmasıdır.

Yaşanan o kadar büyük bir depremdir ki, Rusya’nın işgalinin yarattığı güvenlik arayışları, Finlandiya ve İsveç gibi askeri ittifaklar anlamında tarihsel olarak tarafsız çizgide kalmış iki kuzey Avrupa ülkesinin üyelik için NATO’nun kapısını çalmalarıyla sonuçlanmıştır. Bu kapının açılması halinde Avrupa’nın güvenlik sınırlarını gösteren haritası kapsamlı bir şekilde değişecektir.

NATO’NUN HAZİRAN SONUNDAKİ MADRİD ZİRVESİ TARİHİ ÖNEMDE, ANCAK

Batı dünyasının bu ölçüde güçlü bir dayanışmanın içine girmesi, herhalde Rusya lideri Vladimir Putin’in en son görmek isteyeceği bir durumdu. Ama yaptığı değerlendirme hatası, kendi çıkarları açısından en ters tabloyu Putin’in karşısına çıkarmış bulunuyor.

Haberin Devamı

NATO’daki hedef, İsveç ve Finlandiya’nın önceki gün Brüksel’de resmen iletilen üyelik başvurularının hızlandırılmış bir takvim üzerinden hemen işleme konmasıdır. Böylelikle, sürecin yeni üyelerle ilgili ilke kararı alınabilmesi için önümüzdeki haziran ayı sonunda Madrid’de düzenlenecek NATO Zirvesi’ne yetiştirilmesi amaçlanıyor. Bu yapılabilirse, Madrid Zirvesi NATO’nun Avrupa kıtasındaki genişlemesinde tarihi bir adıma sahne olacaktır.

Zirve, aynı zamanda NATO’nun önümüzdeki döneme ilişkin “Yeni Stratejik Konsept Belgesi”nin kabul edilecek olması bakımından da ayrı bir önem taşıyor.

Gelgelelim, geçen cuma günü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı bir açıklamada İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya alınması konusunda “Olumlu bir düşüncede olmadıklarını” duyurmasıyla birlikte, Batı dünyası açısından bu ölçüde hayati öneme haiz olan akış altüst olmuştur.

NATO’da kararlar oybirliği ile alındığından, Türkiye, önceki gün NATO Konseyi’nde yaptığı engelleme ile bu iki ülkenin üyeliğe hazırlık sürecinin başlatılmasıyla ilgili resmi çalışmayı frenlemiş bulunuyor.

Bu, NATO açısından hesapta olmayan bir kriz durumudur. Türkiye’nin bu hamlesinin dün başta ABD olmak üzere Batı dünyasının önde gelen gazetelerinde geniş yer kaplaması bile, sarsıntının derecesini okumak bakımından yeterlidir.

Haberin Devamı

‘BİRİMİZ HEPİMİZ, HEPİMİZ BİRİMİZ İÇİN’ ?

Türkiye’nin itirazının gerisinde, ilk bakışta, özellikle İsveç’in, PKK’nın Suriye’deki uzantısı olan YPG’nin ana omurgasını oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) askeri alanda dahil olmak üzere verdiği destek, aynı zamanda PKK uzantılarının İsveç’te kendilerine bir hareket alanı bulabilmeleri gibi faktörler yatıyor.       

NATO’nun temel felsefesi, müttefiklerinin “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” şeklinde özetlenebilecek olan ortak savunma anlayışıdır. NATO Antlaşması’nın beşinci maddesi çerçevesinde bir müttefike yapılan saldırı halinde diğer bütün müttefikler yardıma gelme taahhüdü altındalar. İttifakın nihai amacı müttefiklerin güvenliğiyse, buradaki taahhüt terör tehdidi karşısında da müttefiklerin birbirlerini desteklemeleri yükümlülüğünü içerir.

Haberin Devamı

Ancak yeni adaylardan vazgeçtik, buna mevcut müttefiklerin bir bölümü açısından bugüne kadar ne kadar uyulduğu şüphelidir. Bu durum, İsveç’ten çok önce son sözü PKK kadrolarının söylediği YPG örgütünü Suriye’de  kendisine DEAŞ’a karşı askeri müttefik seçen ABD açısından da geçerlidir. Yani konu sadece İsveç ya da Finlandiya meselesi değildir.

TÜRKİYE NATO ÜYELERİNDEN GÜVENCE İSTİYOR

Türkiye ne istiyor? Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun önceki gün New York’ta ABD’li mevkidaşı Antony Blinken ile görüşmesinden sonra yaptığı şu açıklama, İsveç ve Finlandiya başvurularının işleme konulmasını durduran Ankara’nın beklentilerinin genel çerçevesi bakımından fikir vericidir:

Haberin Devamı

Diyelim ki üye oldu, ‘Üye oluncaya kadar Türkiye’nin güvenlik endişelerini karşılayalım ondan sonrasına bakarız’ yaklaşımı olabilir. Dolayısıyla biz şundan da emin olmak istiyoruz. Gerek şu andaki müttefiklerimizin gerek NATO üyesi olmak isteyen ülkelerin olası bir üyelikten sonra da aynı tutumu sergilemesi gerekiyor. Bunların garantisi olması lazım.”

Görüleceği gibi güvenlik endişeleriyle ilgili garantiler yalnızca yeni adaylar İsveç ve Finlandiya’dan beklenmiyor. Türkiye’nin güvenliği ile ilgili garantiler verilecekse, bunun bütün NATO ülkeleri açısından geçerli olması isteniyor. Bu güvencelerin NATO Zirvesi’nden sonra da sürecek şekilde kalıcı olması arzulanıyor.

Haberin Devamı

Peki bu yeni güvenceler bütün NATO üyeleri açısından bağlayıcı olacak şekilde nasıl kâğıda dökülebilir? NATO Zirve Bildirisi’nde yer verilecek bir taahhüt mü düşünülüyor? Ya da başka bir diplomatik formül bulunabilir mi? Ayrıca, bazı ülkelerden ikili düzeyde taahhütler de mi bekleniyor?

Önümüzdeki dönemde bu güvencelere dönük sıkı bir pazarlık sürecinin yaşanacağını, bu sürecin pek çok NATO ülkesinin başkentine yayılacağını söyleyebiliriz.     

Bu arada, Ankara’nın beklentilerinin bunun ötesinde ABD ile ilişkilerdeki sorunların çözümüne de uzandığı anlaşılıyor. Çavuşoğlu, Rusya’dan alınan S-400 hava savunma sistemleri nedeniyle Türkiye’ye uygulanan CAATSA yaptırımlarının kaldırılması, YPG’ya desteğin kesilmesi gibi adımların da beklendiğini açık ifadelerle kayda geçiriyor.

Bu yönüyle bakıldığında İsveç ve Finlandiya bir tarafa, ABD ile de ciddi bir pazarlık kapısının açıldığı anlaşılıyor.

Zirve önümüzdeki 29 Haziran’da başlayacağına göre, toplantının açılacağı saate kadar herkesin nefesini tutması gerekebilir.

ZİRVENİN BAŞARISIZLIĞI GÖZE ALINABİLİR Mİ?

Türkiye’nin güvenlik kaygılarının görüşülüp karşılanması gerektiği konusunda herkes mutabık görünüyor. Bütün mesele, Türkiye’nin hangi noktada verilen ödünleri yeterli bulup vetosunu geri çekeceğidir.

Talepler maksimalist bir anlayışla ortaya konduğundan, elde edilecek sonuca göre herkes nihai muhasebede kendi değerlendirmesini yapacaktır.

Tam burada bir dizi kritik soru beliriyor.

Pazarlığın tıkanması ve Madrid Zirvesi’ne kadar bir uzlaşı bulunamaması durumunda ipler kopabilir mi? Batı dünyası ve çekişmenin diğer ucundaki Türkiye, Madrid’de İsveç ve Finlandiya’nın üyeliklerine kapının açılmadığı bir başarısızlık tablosunu göze alabilirler mi?

Böyle bir sonuç Batı açısından en kötü durum senaryosuna işaret eder. Muhtemelen Rusya lideri Putin’in Ukrayna’yı işgali sonrasında alacağı en güzel haber olur zirvenin bu şekilde kapanması.

Son tahlilde işler o noktaya gelmeden bütün tarafları tatmin edecek bir eşikte uzlaşı bulunabileceği ümit edilir.

TÜRKİYE’NİN BATI’YA DÖNÜK STRATEJİK AİDİYETİ MESELESİ

Tabii olumsuz senaryo gerçekleşirse, Türkiye, böyle bir tabloda bütün Batı dayanışmasını tahrip eden ülke görüntüsünü kazanacaktır.

Burada meselenin önemli bir boyutu da, Türkiye’nin taleplerinden çok kullanılan yöntem ve başvurulan üslupta karşımıza çıkıyor. Daha önceden diplomasi kanalları işletilerek Türkiye’nin kaygılarının karşılanması yoluna gidilmemiştir. Ayrıca yapılan bazı açıklamalar, öncesindeki süreçte Türkiye’nin tam aksi yönde bu iki ülkenin üyeliklerine olumlu baktığı yolunda mesajlar verildiğine işaret ediyor.

Hiç olmazsa önümüzdeki günlerde bu konular müzakere edilirken diplomasi seçeneğine ağırlık verilmesi yararlı olacaktır. Aksi takdirde oluşacak olumsuz görüntü, sonuçta pazarlık bir noktada tatlıya bağlansa bile, bıraktığı izler itibarıyla Türkiye’nin Batı’ya dönük stratejik yönelişi konusunda tereddütlerin yerleşmesine yol açabilir.

Yazarın Tüm Yazıları