"Sedat Ergin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sedat Ergin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Sedat Ergin

Bandırma Vapuru’ndaki kadro bugünkü Türkiye’ye baksa ne hissederdi?

MUSTAFA Kemal ve arkadaşlarının ulusal kurtuluş mücadelesini başlatmak üzere Samsun’a çıkışlarının 100. yıldönümünü önceki gün Türkiye’nin dört bir tarafında düzenlenen bir dizi tören ve etkinlikle büyük bir coşkuyla kutladık.

Bu tür önemli yıldönümleri kapsamlı muhasebeler yapmak, “Nereden nereye geldik” sorusu üzerinde düşünmek, “Nerede başarılı, nerede başarısız olduk” başlıklarında dürüst özeleştirilerde bulunmak için yararlı bir vesiledir.

Kuşkusuz bu vesileyi değerlendirirken, 19 Mayıs 1919 tarihinde Bandırma Vapuru’ndan Samsun’un Tütün İskelesi’ne ayak basan kahramanların bugün hayatta olsalar kendilerini karşılayacak olan tabloya bakınca ne hissedecekleri üzerinde bir fantezi olarak tahminlerde bulunmakta hiçbir mahsur yoktur.

Aslında beni bu yönde düşünmeye sevk eden biraz da Çınar Oskay’ın önceki gün ‘Hürriyet Pazar’ ekinde Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi değerli tarihçi Prof. Ahmet Kuyaş’la yaptığı mülakattaki bir sorusu ve hocanın verdiği yanıt oldu. Çınar, Prof. Kuyaş’a şöyle soruyor:

Biraz hayal kuralım o zaman... Mustafa Kemal ve kurucu kadro gelip yanımıza otursalar... Baksalar bugünkü Türkiye’ye, sizce ne hissederlerdi?”

*

Önce biz yanıt arayalım ve objektif olabilmek için mümkün olduğu kadar somut veriler üzerinden tahminde bulunmaya çalışalım. Bandırma Vapuru’ndan inen kadro, muhtemelen Türkiye’nin durumunu her şeyden önce bilim, teknoloji, eğitim ve kültür gibi alanlarda çağın en ilerisine gitmiş olan ülkelerle kıyaslayarak değerlendirirdi.

Müzikte, edebiyatta, plastik sanatlarda kaydedilen gelişmelerden tabii ki memnuniyet duyarlardı. Hem Türkiye hem de dünyanın saygın üniversitelerinde sayısız Türk bilim adamının görev yaptığını görmekten mutlu olurlardı. Prof. Aziz Sancar’ın kimya dalında Nobel Bilim Ödülü’nü alması herhalde onları en çok sevindiren haberlerden biri olurdu.

Üniversite sayısındaki artışı not etmekle birlikte, yine de dünyanın en iyi 350 üniversitesi içinde Türkiye’den tek bir bilim kurumunun yer almaması bu kadro açısından çok büyük bir hayal kırıklığı olurdu. Atıf yapılan akademik yayınlarda Türkiye’nin dünyada 19’uncu olduğunu ve örneğin matematikte İran’ın gerisinde kaldığını görmekten muhtemelen hoşnut olmazlardı.

Üniversite öncesi eğitimin bulunduğu noktaya içerleyeceklerini tahmin etmek de zor değil. 15 yaş düzeyinde başarıyı ölçen ‘Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı’nda (PISA) Türkiye’nin 72 ülke arasında matematikte 49, fende 52 ve okuma becerilerinde 50’nci olduğunu duymak tabii çok canlarını sıkardı.

*

Ekonomiye baktıklarında bütün olumsuzluklara rağmen Türkiye’nin dünyanın 18’inci büyük ekonomisi haline geldiğini, önemli bir sanayi kapasitesinin ortaya çıktığını öğrenmek gurur duyacakları bir ilerleme olurdu. Gelgelelim ülkenin uzun yıllardır bu noktada durduğunu ve ekonominin yeniden bir krize girdiğini görmekten dolayı işlerin bir yerde kilitlendiğini düşünürlerdi herhalde.

Amerikan Doları’nın değişen kura göre günlük iniş çıkışlar göstermekle birlikte 6 Türk Lirası’nı geçtiğini muhakkak not ederlerdi.

Altyapı yatırımları alanında katedilen büyük mesafeden, yapılan köprülerden, yollardan, havaalanlarından etkilenmemeleri kuşkusuz söz konusu olmazdı. Buna karşılık inşaat alanındaki patlamayla her tarafı kaplayan beton yapılaşmanın tarihi ve kültürel mirası gölgelemiş olması karşısında içleri burkulurdu.

*

Ve çağdaş dünyaya açılma anlamında demokrasi, hukuk, ifade özgürlüğü ve insan hakları alanlarında uluslararası alandaki bütün sıralamalarda Türkiye’nin yerinin sürekli bir şekilde gerilemesi muhtemelen yine canlarını sıkan bir konu olurdu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde hakkında en çok ihlal kararı verilen ülkeler sıralamasında Türkiye’nin Rusya’dan sonra ikinci geldiğini işitmek iyice keyiflerini kaçırırdı.

Dış politika ve savunmada Türkiye’nin bölgesinin en önemli gücü haline gelmiş olmasına karşılık yine de bu kadar çok ülkeyle çatışma halinde bulunması ve bölgesinde bir barış kuşağı oluşturamaması, dikkatlerine takılacak bir durum olurdu.

Ayrıca, Türk toplumunun içine düştüğü büyük kutuplaşma şüphesiz kaygı duyacakları bir başlık olurdu. Yine de siyasi parti liderlerinin Samsun Tütün İskelesi’nde bir araya gelip çektirdikleri fotoğrafa bakınca hatıralarına gösterilen hürmetten ziyadesiyle etkilenirlerdi.

Son tahlilde İslam âleminin 21. yüzyılın başındaki haline baktıklarında, Türkiye’nin -karşılaşılan bütün krizlere, yaşanan bütün ciddi sorunlara rağmen- bu dünya içinde demokrasiyi, pazar ekonomisini ve açık bir toplumun gereklerini bir arada yaşatabilen tek ülke olduğunu görüp, yine de nihayi sonuca sevineceklerine şüphe yoktur.

*

İşte tam bu noktada ben tahminlerimi bir tarafa bırakıp sözü Çınarın sorusuna muhatap olan Prof. Ahmet Kuyaş’a vermek istiyorum. “Mustafa Kemal ve kurucu kadro bugünkü Türkiye karşısında ne hissederdi” sorusunu şöyle yanıtlıyor: Prof. Kuyaş:

“Devrimciler ve tarihçiler arasında kötümser olmaz. Biri size hem tarihçiyim hem kötümserim diyorsa yalan söylüyordur. Atatürk ve arkadaşları bizimle oturup baksalardı, ‘Bardağın yarısı dolu, devam’ derlerdi.”

Evet, bugün her şeyimizi borçlu olduğumuz o büyük kahramanların hatırası karşısında kötümserliğe tutsak düşmeden “Devam” demenin zamanıdır.

X