ABD’den geciken bir telefon ve masadaki stratejik kartların durumu

Biden yönetiminin Türkiye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan karşısında nasıl bir politika izlemesi gerektiği geçen kasım ayında yapılan başkanlık seçiminden sonra ABD’de karar alma süreçlerine etki eden çevrelerde, Kongre’de, düşünce kuruluşlarında, kanaat önderleri arasında çok canlı bir tartışmanın konusu oldu. “Türkiye ile yola nasıl devam etmeliyiz” tartışması, aynı zamanda yönetime yeni bir yol çizmeye çalışan Biden’ın dış politika kurmaylarının da önündeki pek çok sorudan biriydi.

Haberin Devamı

Türkiye üzerinde yürüyen tartışmanın odaklandığı konular çok geniş bir alana yayılıyordu. Son yıllarda içte yaşanan gelişmeler, bu çerçevede demokrasi ve hukuk alanındaki sorunlarla ilgili eleştirilerden, Türkiye’nin bulunduğu bölgede birbiri ardına yaptığı hamlelere, dış politikasını ilgilendiren bazı kuvvetli adımların yol açtığı tepkilere kadar uzanan birikimin toplu bir yansıması söz konusuydu. Bu arada özellikle Rusya’dan S-400 hava savunma sistemlerinin alınmasının ABD’de her kesimde NATO üyesi Türkiye’ye bakışı ciddi bir şekilde sarstığı da bir olgudur.

Bu yönüyle bakıldığında, Biden yönetimi, Trump yönetiminden ağır sorunlarla kaplanmış son derece sıkıntılı bir envanter devralmıştır. Bu sorunların bir bölümü -Suriye’de PKK uzantısı YPG’ye destek gibi- Demokrat Barack Obama döneminden kaynaklanıyor olsa da, hiç de azımsanmayacak bir bölümü Trump yıllarında dosyaya girmiştir.

Haberin Devamı

Ayrıca, Kongre’den geçmiş olan S-400’ler konusundaki bağlayıcı mevzuat yönetimin Türkiye karşısındaki hareket serbestisini zaten kısıtlıyor.

Bütün mesele, Biden yönetiminin Trump’tan miras aldığı bu baş ağrıtıcı sorunlar dizisini nasıl yöneteceği, bu çerçevede yeni dönemde Türkiye ile ilişkisini nasıl tanımlayacağı sorusunda düğümleniyordu. Kuşkusuz, Başkan Biden’ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ilişkisini nasıl yürüteceği bu denklemin çok önemli bir sorusuydu.

*

İşte bu ortamda ABD’de Türkiye konusunda yürütülen oldukça canlı tartışmada birçok görüşün belirdiği söylenebilir. Azımsanmayacak bir kesim, yeni yönetimin Türkiye’ye karşı en azından başlangıç döneminde daha sorgulayıcı, mesafeli bir politika izleyerek, ABD’nin beklentilerinin dikkate alınacağı yeni bir ilişki yapısının tesis edilmesini savunmuştur.

Bunun karşısında “Türkiye’siz yapamayız, her şeye rağmen Türkiye ile yakın çalışma ilişkimizi sürdürelim” diyen ve stratejik çıkarlar üzerinden geleneksel çizginin devamını savunanlar yer alıyor.

Ancak kabul edelim ki, Demokratların Washington’a gelmeleriyle birlikte yeni bir iklimin belirdiğini göz ardı edemeyiz. Üstelik bu iklim Demokrat yönetimin dış politikasındaki -dünyada demokrasinin güçlendirilmesi- hedefinden de besleniyor.

Haberin Devamı

Bu tartışmanın Ankara cephesine bakıldığına ise -dünkü yazımızda özetlediğimiz üzere- stratejik çıkarların eninde sonunda baskın çıkacağı, ABD’nin Türkiye ile olan ilişkilerindeki köklü çıkarlarını kaybetmeyi göze alamayacağı ve pekâlâ ilişkilerde yeni bir başlangıç yapılabileceği görüşü hâkimdi.

Bu bakışın temelinde Soğuk Savaş döneminden itibaren on yıllardır Türkiye’deki karar vericilerin düşünce kalıplarının genetiğine girmiş olan Türkiye’nin jeostratejik konumuyla ABD açısından vazgeçilmezlik taşıdığı kabulü yatıyor.

*

Sonuçta yeni yönetim ile Ankara arasında başkanlar düzeyinde ilk temasın nasıl kurulacağı, daha doğrusu ilk başlama vuruşunun nasıl ve ne zaman yapılacağı, bütün yerleşik kabullerin test edilmesi açısından da kritik bir sınava dönüştü. Bu anlamda Biden’dan beklenen telefonun akıbeti Türkiye ile ABD arasındaki ilişkinin durumunun test edildiği bir mihenk taşı işlevi kazandı.

Haberin Devamı

Pek çok gözlemci, bu telefon konuşmasının makul bir süre içinde yapılmasını beklerken, uzaması başlı başına siyasi bir mesaj niteliği kazandı.

Bu sırada daha alt kademelerde ulusal güvenlik danışmanları, dışişleri ve savunma bakanları arasında yavaş yavaş işlemeye başlayan kanallar üzerinden taraflar yeni dönemde bu ilişkiden ne beklediklerini birbirlerine aktardılar. İşte bu noktada karşımıza ciddi bir kilitlenme çıkıyor.

Bu süreçte ABD tarafının açıklamalarında Türkiye’nin S-400’lerden vazgeçmesi, demokratik kurumların önemi ve hukukun üstünlüğü gibi başlıklar süreklilik içinde vurgulanıyor. Ankara’nın açıklamalarında ise ABD’nin FETÖ ile arasına mesafe koyması ve Suriye’de YPG’ye verilen desteğin kesilmesi vurguları ön plana çıkıyor.

Haberin Devamı

Her iki taraf, Libya’dan, Suriye’ye ve Kafkaslar’a kadar pek çok bölgesel konuda birlikte çalışma arzusunu karşılıklı olarak belirtmekle birlikte, görüş ayrılığı olan başlıklardaki uzaklığın aşılamaması ilişkiyi tam bir çıkmazın içine sokuyor.

*

Burada yanıt aramamız gereken soru şudur: Neden iki taraf arasındaki “stratejik çıkarlar” kartı eskiden olduğu gibi kapıları hemen açmaya yetmemiştir? Biden, Erdoğan’ı nihayet aradığı 23 Nisan tarihine kadar neden beklemiştir?

Bu soruların yanıtı bir dizi faktörün bileşkesi olmalıdır. Temel bir faktör, S-400 meselesinin ABD tarafında ilişkileri büyük ölçüde kilitlemesidir. Telefonun gecikmesinde Türkiye’ye bu meselede geri adım attırma saikinin rol oynadığı aşikâr.

Haberin Devamı

İkinci bir unsur, ABD Kongresi’nde S-400’ler dahil Türkiye ile ilgili neredeyse her konuda son derece olumsuz bir havanın yerleşmiş olmasıdır. Türkiye’nin aleyhindeki karar tasarılarının artık Temsilciler Meclisi ve Senato’dan hiçbir dirençle karşılaşmadan kolaylıkla geçebilmesi, aslında Türkiye’nin Kongre’de ne kadar yalnız kaldığını gösteriyor.

Bir dönem Kongre’de Türkiye’nin en değerli müttefiki olan Yahudi lobisinin Türkiye-İsrail ilişkilerinin bozulması nedeniyle devreden çıkmış olması, burada kritik bir etmendir. Yasama organındaki olumsuz hava Kongre ile iyi geçinmeyi her şeyin üstünde tutan Başkan Biden açısından Türkiye karşısında bir fren işlevi görüyor. Türkiye ile ilgili her adımında “Kongre ne der” sorusunu düşünmek durumunda.

Muhtemeldir ki, yaşanan gecikmede ABD’li karar vericilerde Türk tarafının elindeki kartları aşındırmak gibi bir çaba da rol oynadı. Bir başka anlatımla, ABD tarafının müzakere taktiği olarak Ankara’ya kendisine atfettiği ölçülerde vazgeçilmez olmadığı gibi bir mesajı hissettirmeye çalıştığını tahmin edebiliriz.

*

Bu arada, bir başka faktör olarak ABD’nin uzun bir zamandır Doğu Akdeniz’de Yunanistan’la askeri işbirliğini gözle görülür bir şekilde yoğunlaştırmasının gerisinde Türkiye’ye karşı ağırlıklar, alternatifler oluşturma çabasının yattığını belirtelim. Yunanistan da Türkiye ile ABD arasındaki çatlaklardan istifade ederek, ABD’ye “Ne istiyorsanız, tam işbirliğine hazırız” anlamına gelen bir açık çek vermiş bulunuyor.

Keza Suriye’deki operasyonlarını Irak’taki askeri üsleri üzerinden yürütebilmesi de ABD’nin bölgede elindeki seçeneklerin çeşitliliğine işaret ediyor. Ayrıca, son Afganistan’dan çekilme kararının da gösterdiği gibi, artık yeni dış politika öncelikleri olan, dünyanın bu coğrafyasındaki askeri varlığını aşağı çekme çabasında olan bir ABD var.

Göz önünde bulundurulması gereken bir durum da şudur. Türk ekonomisinin bugünlerde içinden geçmekte olduğu kırılganlık karşısında, ABD yönetiminin uluslararası finans sistemi üzerindeki ağırlığını Türkiye’ye karşı elindeki önemli bir kart olarak değerlendiriyor olması muhtemeldir.

*

Ankara ile Washington arasındaki sancılı bu dönemin ardından Başkan Biden’ın Erdoğan ile görüştükten bir gün sonra 24 Nisan tarihindeki “Ermeni soykırımı” açıklaması gelmiştir. Amerikan tarafının bu adımın Türk kamuoyunda ve resmi çevrelerde yol açacağı tepkileri, bunun estireceği Batı aleyhtarı rüzgârları hesaplamamış olması düşünülemez.

Belki de Biden’ın Erdoğan’la diyaloğa girmekten kaçınmasının bir nedeni de, kendisini bu açıklamadan vazgeçmesi taleplerine açacak bir müzakere sürecine girmek istememesiydi. Öyle anlaşılıyor ki, ABD Başkanı, Türkiye ile ilişkilerde ağır bir sarsıntı yaratacak bu hamleyi yapıp, bunun ertesinde diyaloğa girme kararı almıştır.

Bu yönüyle bakıldığında, Washington’dan beklenen telefon ilişkideki belirsizliği gidermekten çok aslında mevcut sıkıntıları daha da arttırmıştır. Bundan sonrasında yeni bir başlangıç yapılıp yapılamayacağını görebilmek için Erdoğan ile Biden’ın haziran ayının ortasında Brüksel’de NATO zirvesi sırasında gerçekleştirecekleri yüz yüze görüşmeyi beklememiz gerekiyor.

Ankara, yaşanan bütün bu olumsuzlukların ardından bu aşamada ABD karşısında durumu daha da gerecek bir tepkiden uzak durmayı tercih etmiştir. Her halükarda iki tarafın da haziran ayına kadar zaman kazanarak ilişkilerdeki krizi şimdilik ertelediklerini söylemek mümkündür.

*
DÜZELTME: Dünkü yazımızda geçen 3 Kasım tarihinde yapılan ABD Başkanlık seçimi sehven 6 Kasım şeklinde çıkmıştır.

Yazarın Tüm Yazıları