"Osman Müftüoğlu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Osman Müftüoğlu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Osman Müftüoğlu

Toksinler bizi nasıl şişmanlatıyor?

Bir tarafta önünü alamadığımız “obezite salgını”, diğer tarafta tıka basa toksin yüklenmiş bir dünya var. Toksinlerin kimi kimyasal kimi duygusal! İstisnasız hepsinin beden ve ruhlarımızı toksin çöplüğüne dönüştürdüğü ise kesin. Obezite salgınının en yaygın görüldüğü ülkeler, bu ikili toksin kıskacının yoğun olduğu yerler. Peki metabolizmamızın düzenini bozan, hormonal dengemizin canına okuyan, ruhsal yapılanmamızı altüst edip bizi kaygılı, endişeli, depresif yapan bu toksinler olabilir mi? Rahatlıkla “olabilir” diyebiliriz. Obezite sorununun nedenlerini yeniden araştırmak istiyorsak yeni çözümlerden biri de toksinler olabilir. Şunu net olarak biliyoruz: Toksinler doğal arınma sistemlerimizi çalışamaz hale getirebiliyor. Metabolizmamızı bozabiliyor. Hormonal dengemizi etkiliyor. Ruhsal toksinler bizi huzursuz ederek “atıştırma manyağı” yapabiliyor. Kısacası muhtemeldir ki bir “toksik kilo” problemi var ve bizi biraz da toksinler yağlandırıyor. Hangileri mi? Buyurun…

AKLINIZDA OLSUN

SUÇLU TOKSİNLER HANGİLERİ?

- Nişasta bazlı früktoz

- Aşırı glüten yükü

- Ağır metal toksisitesi, mesela cıva!

- Alkol tüketiminin yaygınlaşması

- Probiyotik fakirliğine bağlı endotoksinler

- Giderek artan asit yükümüz

- Bazı ilaçlar

Ruhsal toksinlerimiz

DOĞRUSU ŞU

ALKALİ DİYET DEĞİL ALKALİ BESLENME…

Bir meslektaşımın yazdığı şu cümleye yürekten katılıyorum: “Alkali vücut” kavramının bir diyet terimi –Alkali Diyet- eşliğinde “tüketime” (!) sunulması ne yazık ki bu –mühim- kavramı hafifletti, içini boşalttı (Dr. Mustafa Atasay/Fonksiyonel Tıp/2017). “Alkali vücut” yerine “alkali diyet” kavramını savunanların hataları bununla da bitmez. Onlar “vücudu asit yaptıkları için” hayvansal protein alımına temelden karşı çıkıp hayvansal proteinleri külliyen (!) kısıtlayıp sebze suları ve çiğ gıdalarla beslenmemizi teşvik ederler. Dr. Atasay bu yaklaşımı savunanlara da şunları söylüyor: “Dayandıkları temel prensipler genelde doğru ama dokuları alkali tutarken, mideyi asit tutmanın önemine hiç değinmezler. Oysa detoksun düzenli sürebilmesi için proteinlerin yapı taşı aminoasitlere de ihtiyaç duyarız. Yalnızca “çiğ” veya “pişmiş” ot yersek doğal detoks süreçlerimizi devre dışı bırakma tehdidi yaşarız.” Haksız mı? Değil! Peki doğrusu ne? Doğrusu alkali ağırlıklı beslenme ve asit perhizi!

BİR ÖNERİ

ASİT HAVUZUNA DÜŞMEMENİZ İÇİN…

Diğer taraftan alkali ağırlıklı beslenmeyi kökünden reddedip “ya hep ya hiç” kuralını benimseyenler ise karşı cephede başka bir “karşı savaşın” içindeler. Onlara göre “alkali beslenme” ve bedeni “asit çöplüğü haline getirmeme” düşüncesi mesnetsiz bir palavradır, beyhude bir çabadır.  Onlara sorarsanız “ne kadar asidik gıda tüketirsek tüketelim, istersek sabahı pastırma, sucukla, öğleni-akşamı pirzola, biftekle geçirelim ve de her akşam Nusret’ten, Günaydın’dan, Develi’den, Zübeyir’den çıkmayalım. Bu da yetmez (!), yumurtayı, pirzolayı bir değil, on bir adet tüketelim” netice değişmez, bedenimizin “asit-baz dengesi” bunlardan asla etkilenmez. Yanlış mıdır? Değildir ama eksik olduğu da kesindir. İşin “bedensel pratiği” farklı yönde gelişmekte, değişik seyretmektedir. Alkali ağırlıklı beslenmeye, asidik yükü fazla gıdalara bir “ölçü”, bir “hiza” getirmeye “alkali diyet” deyip de konuyu “magazin”leştirmeyelim ama bedenimizdeki o değişmez “fizyolojik” süreçlerini de pas geçip göz ardı etmeyelim. 

ÖNEMLİ

AĞIR METALLERİN FARKINDA MISINIZ?

Pek çok besinin içinde şu veya bu ağır metal var. Deniz ürünlerinde cıva, kurşun, kadmiyum, sularda arsenik riski pek dikkate alınmıyor. Ne var ki her gün daha fazla insanda “ağır metal toksisitesi” belirleniyor. Bunların tümü “mitokondri zehri!” Özellikle cıva mitokondrilerinizin canına okuyor. Sorun sadece ağır metallerle sınırlı kalsa neyse. Gıdalardaki kimyasal artıklar da (böcek öldürücüler, antibiyotikler, hormonlar) birer mitokondri zehri. Bunların da en azından “fazla kilolu” olmamızda, “kilo direnci” sorununu aşamamamızda payları var. Peki ya BİSFENOL ve diğer fitalatlar? Pet şişeler, damacanalar bisfenol içeriyor mu? Bisfenol hormon dengemizi bozup kilo aldırabiliyor mu? Yanıt net: EVET!

SORU ŞU

PROBİYOTİK GÜÇ NASIL ARTAR?

Daha fazla probiyotik besin (yoğurt, ayran, peynir, boza, tarhana, turşu, humus, şalgam) yiyip içerek! Daha çok ve sık “prebiyotik gıda”ya yüklenerek  (Pırasa, bamya, soğan, sarımsak, yerelması, lahana turşusu, yoğurt, turp, fasulye grubu). Daha az antibiyotik yutarak. Daha dengeli, çeşitli, yeterli ve doğal beslenerek. Ve gerektiğinde “probiyotik” ve/veya “prebiyotik” takviyelerden istifade ederek.

SORU ŞU

ASİDOZ İNSÜLİN DİRENCİNİ TETİKLER Mİ?

Özeti şudur: Asidik gıdalardan uzak kalmamız genel sağlığımız açısından da kilo dengemizi koruma bakımından da daha akılcı bir yaklaşımdır. Asit yükü dokularımızı asit çöplüğüne çevirmekte, bedenlerimizi toksin deposu haline getirmektedir. Asit yükün artması osteoporoza, kansere ve daha pek çok probleme zemin hazırlayabilmekte, ek olarak da metabolik süreçlerin işlemelerini etkileyerek METABOLİK SENDROM gibi son derece önemli bir kilo tehdidini tetikleyebilmektedir ve metabolik sendromlularda (yani insülin direnci yaşayanlarda) metabolik asidoz eğilimi olduğunu gösteren ciddi kanıtlar vardır. Kısacası yeni sorunlardan biri şudur: Toksik kilo kavramının bir ayağında gözden kaçmış gizli bir “asidoz” durumu da olabilir mi? Dokusal “asidoz” da bir çeşit dokusal “toksikoz” gibi anlaşılmalı, beslenme planları yapılırken bu faktör de göz önünde tutup beslenmemiz asidik yükten kurtarılıp alkali ağırlıklı yapılmalı mıdır? Yanıt bize göre “Evet” olmalıdır.

UNUTMAYIN

PROBİYOTİK FUKARASI OLDUK

Daha önce de yazdık. Bağırsaklarımızda sayıları 100 trilyonu geçen “dost bakteri” var. Bunlar “zararlı bakterileri” kontrol altında tutan, “toksinleri” bedenimize girmeden yakalayan, bağışıklığımıza güç katan ortak bir biyolojik yaşamı, ortak bir ekosistemi paylaştığımız “dost” canlılar. “Yeni hayat” yeni beslenme kültürü ile besinlerimizdeki probiyotik bakteri ve prebiyotik besinleri minimuma indirip bizi PROBİYOTİK FUKARASI yaptı. Neticede “İÇ DENGE”miz yani “BİYOLOJİ”miz bozuldu, disbiyozis gelişti ve TOKSİN ÜRETEN (endotoksin) kötü bakteriler duruma hâkim oldu. Hem PROBİYOTİK GÜÇ azalmasının, hem de KÖTÜ BAKTERİ hâkimiyeti ve bunların ürettiği endotoksinlerin de kilo salgınında payı olduğunu gösteren yüzlerce kanıt var elimizde. Bu nedenle “BAHAR DİYETİ”nizin ilk haftasını PROBİYOTİK DİYETİ olarak planladık. KELEBEK’te bugün bulabilirsiniz. Beslenme uzmanı Nilüfer Bayram hazırladı.

YARIN HÜRRRİYET'TE

YENİ TEHDİTLER FRÜKTOZ VE GLUTEN Mİ?

SUÇLU OLAN HANGİ FRÜKTOZ?

GLUTEN BOMBASI BESİNLER NELER?

ALKOL ŞİŞMANLIĞI NEDEN ÇOK YAYGINLAŞTI?

STRES NİÇİN MÜHİM BİR KİLO TOKSİNİ?

X