"Osman Müftüoğlu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Osman Müftüoğlu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Osman Müftüoğlu

Tatlı krizleri önlenebilir mi?

Tatlı krizleri sık ve şiddetli oldu mu can sıkıcı bir soruna dönüşüyor. Şiddetli ataklar, kontrolü en güçlü kişileri bile savunmasız bırakıp adeta çocuklaştırıyor. Yeme içme seçimleri saçma sapan hale geliyor, kilo kontrolü bozuluyor, hipoglisemiler tetikleniyor, yorgunluktan uykuya, dalgınlıktan kafa karışıklığına, öfkeden sinire kadar pek çok anlamsız tepki gelişiyor. Özetle “tatlı krizi” deyip geçmemek lazım, konu mühim...

Tatlı krizi ataklarının arkasında genelde psikolojik, seyrek olarak da hormonal veya genetik faktörler var.
Eğer böyle bir probleminiz varsa öncelikle insülin direnci ve hipoglisemi ile ilgili araştırmaları yaptırmanız, açlık ve tokluk şekeri ile insülin değerlerinizi araştırmanızda fayda var.
Kan şekerinin aniden düşmesi (hipoglisemi) önemli bir sorundur. Kan şekeriniz çok hızlı ve çok fazla düşerse hücreleriniz beyninize gönderdiği emirlerle sizi şeker, şekerleme, tatlı, çikolata ve benzeri şeyleri hızla ve fazlaca tüketmeye zorlar. Bu durum bazen dramatikleşip bir tatlı krizine bile dönüşebilir ve siz tam bir “tatlı canavarı” haline gelebilirsiniz.
Söz konusu krizlere açlık insülini 5’in, hele 10’un üzerinde bulunanlarla yemek sonrasında “insülin patlamaları” yaşayanlarda (Tokluk insülini 40’ı geçenlerde), orta yaşlı kadınlarda, özellikle menopoz ilerledikçe daha sık rastlandığı biliniyor.
Tatlı krizlerinin kilo yönetimini güçleştirdiği, yorgunluk nöbetlerini tetiklediği, depresyon, stres ve benzeri kötü duyguları ön plana çıkarabildiği, hatta uyku bölünmelerine, öfke ataklarına, ödem ve şişkinliğe sebep olabildikleri de doğru.
Dengesiz beslenenler, öğün atlayanlar, kahvaltı yapmayanlar ve aşırı tatlı, unlu, nişastalı gıdaları abartanlarda -hele bir de genetik olarak diyabet mirası taşıyorlarsa- bir başka deyişle tatlı krizlerine daha sık rastlanıyor. Tatlı krizi nöbetlerinin arkasında çoğu zaman genetik, zaman zaman da hormonal faktörler saptanıyor. Eğer böyle bir probleminiz varsa insülin direnci ve hipoglisemi ile ilgili bazı araştırmaları yaptırmanızda, açlık ve tokluk şekeri ile insülin değerlerinizi araştırmanızda fayda var.

ÖNEMLİ
Karpuza yer açın!

Sağlığımız için neredeyse her meyve faydalı ama bazıları mucizevi etkilere sahip. Bir yaz meyvesi ve yaz klasiği olan karpuz da bunlardan biri.
Her şeyden önce karpuzun zannedildiği kadar yüksek kalorisi yok. 100 gram karpuz yediğinizde ortalama 30 kalori civarında enerji yükleniyorsunuz. Yani abartmaz, kararında yerseniz diyet yaparken bile mönülerinizde yer alabilecek bir besin.
Dahası çok güçlü bir vitamin, mineral içeriği var. Pek çok mineralden – örneğin potasyumdan- ve vitaminden –örneğin C ve E vitamininden- zengin bir yiyecek. Bol sulu bir meyve olması da başka bir avantaj. Potasyum ve su içeriği nedeniyle böbrekler için iyi bir çalıştırıcı işlevi üstlenebiliyor.
B vitamini içeriği de fena değil. Yeteri kadar B1 ve B6 vitamini içeriyor.
Çok önemli iki ayrı özelliği daha var. Birincisi müthiş bir likopen kaynağı olması. Kırmızı mucize olarak da bilinen likopen prostat kanserinden kalp krizini önlemeye, meme kanserinden cildi güzelleştirmeye kadar pek çok alanda mükemmel etkileri olan çok güçlü bir antioksidan.
İkincisi ise citrulline isimli maddeden zengin olması. Karpuzun özellikle kırmızı kısmının alt bölümündeki pembe- beyaz tabakada bol miktarda sitrulin var. Sitrulin arginine ve daha sonra da nitrik oksit üretimine katkı sağlayan önemli bir madde. Damarları korumadan cinsel gücü artırmaya kadar pek çok alanda işe yarıyor.

BİR SORU
Ne kadar su içelim?

Yetişkin biri, hiçbir fiziksel faaliyet göstermese bile günde ortalama 2-2,5 litre suya ihtiyaç duyuyor. Bedenimizdeki suyun bir kısmı bağırsak ve böbrekler, bir kısmı cilt-terleme, bir kısmı da solunum yoluyla bizi terk ediyor.
Aktivitemiz ne kadar fazla, bulunduğumuz ortam ve hava şartları ne kadar sıcaksa kaybettiğimiz, bir başka deyişle ihtiyaç duyduğumuz suyun miktarı da o oranda artıyor.
İdrar söktürücü bir ilaç kullanıyorsak, ishal ya da kusma gibi bir sorunumuz varsa doğal olarak kaybımız da fazlalaşıyor.
Yetişkin biri günlük enerji harcamasının her bir kalorisi için 1-1,5 ml suya ihtiyaç duyuyor. Dolayısıyla 1500-1800 kalori harcayan bir kadının 1,5-2 litre; 2000-2500 kalori harcayan bir erkeğin 2-2,2 litre suya ihtiyacı var.
Su ihtiyacımızı sadece suyla da karşılamıyoruz. Sıvı içecekler, sıvıdan zengin besinler, sıvı ağırlıklı gıdalar (Meşrubatlar, bol sulu meyveler, sulu yemekler, çorbalar) da su ihtiyacımızı gidermede işimize yarıyor. Ama hiçbir şey keyifle yudumladığımız bir bardak kaliteli buz gibi bir suyun yerini -en azından psikolojik açıdan- tutmuyor, tutamıyor!

BİR TAVSİYE
Mitokondrilerinize iyi bakın

Mitokondriler hücrelerimizin enerji üretim merkezleri, güç santralleri, motorlu güçleri. Enerjimizi, metabolik hızımızı ve gücümüzü onlara borçluyuz.
Mitokondri sayımızı artırmak ya da azaltmak bizim elimizde. Sadece un, şeker, nişasta değil, meyvelerde bulunan fruktoz bile aşırı tüketildiğinde ciddi bir mitokondri zehri haline gelebiliyor.
Fruktoz nedir? Meyve şekeridir. “Meyve şekeri doğal bir şey, nasıl zehir olur?” diyeceksiniz.
Yılan zehri de doğal bir şey! Meyve şekeri de fazla tüketildiği zaman toksik bir hale dönüşebilir.
Bir insan, günde en fazla 8 kesme şekere ihtiyaç duyar. Tükettiğiniz şeker bundan fazla olursa kilo alırsınız. Üstelik mitokondrileriniz tembelleşmeye, zehirlenmeye başlar.
Bir kutu kolada, meyveli içecekte, aromalı soğuk çaylarda kaç kesme şeker olduğunu biliyor musunuz? En az 10! Bunlardan sadece birini içtiğinizde bile bir günlük şeker ihtiyacınızdan fazlasını almış oluyorsunuz.
Taze sıkılmış portakal suyu da şeker açısından masum değil. Bir bardağı 60 gram şeker içeriyor. Bu da 15 kesme şekere denk düşer. Tamam, meyve şekeri almış olursunuz ama vücut bunun sadece 30 gramını kullanır ve kalanı mitokondriyi zehirler.

BİR ÖNERİ
Zararlı atıştırmalardan uzak durun

Atıştırmak hepimizin doğasında var. Acıkıyor, atıştırıyoruz. Üzülüyor, sinirleniyor, yine atıştırıyoruz.
Ne var ki sağlığımızı en çok bozan da yine bu atıştırmalardan bazıları olabiliyor. Sebebine gelince...
Bazı atıştırmalar, kötü karbonhidrat ve kötü yağlarla tıka basa dolu. Bazıları neredeyse birer kalori bombası. Bazılarının içinde de kanserojen olabileceklerinden kuşku duymadığımız pek çok zararlı madde var.
Çoğu un, şeker, tuz ve kızarmış yağ gibi sağlığa zararlı unsurlar içeriyor. Kimi insülin direncini tahrik ediyor, kimi kolesterol dengesini bozuyor, kimi ürik asidi zıplatıp trigliseride zirve yaptırıyor.
Özellikle paketlenmiş atıştırmalıklar, un, şeker, yağ kombinasyonundan olanlar -bisküvi, cips, gofret ve benzerleri, fırın ürünleri atıştırmalıklar- bunların en riskli olanları. Özellikle kilo sorununuz varsa şekerli, unlu, tuzlu, yüksek kalorili atıştırmalıklardan uzak durun.
Cips, gofret, şekerlemeler, kolalı gazlı içecekler, enerji içeceklerine elinizi sürmeyin.

BİR BİLGİ
Tat duyusu dilde mi gözde mi?

Bana sorarsanız ikisinde de değil, farklı bir yerde, burunda!
Şaka bir yana tat duyusunu belirleyen temel faktör yalnızca dil-beyin bağlantısı değildir.
Tat algısı “güzel bir şey yemek” ile ilgili bir durumdur ve bu algının oluşmasında dil kadar göz-burun hatta kulaklarınız bile etkilidir.
Yani aslında beyniniz sadece bir kimya laboratuvarı değil, aynı zamanda bir duygu laboratuvarı gibi çalışır, tattığınız şeyin kokusu, görüntüsü, hatta o esnada duyduğunuz sesler bile bu laboratuvarı etkiler.
Uzmanlar yemek yediğiniz tabağın, kurduğunuz sofranın, dinlediğiniz müziğin, içinizden geçen duyguların, aklınızdan geçen düşüncelerin, servisin, servis esnasında kullanılan malzemelerin ve daha pek çok şeyin tat duyusunu etkilediğini söylüyor.

X