"Osman Müftüoğlu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Osman Müftüoğlu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Osman Müftüoğlu

Hangi tatlı?

Ne zaman kafalar karışıp stresler artsa, endişe ve tereddütler yoğunlaşıp duygu durum karışıklıkları gündeme gelse tam da o zaman aklımıza “bir şeyler yiyip içmek” özellikle de “bir tatlı atıştırıvermek” gelir. Şimdi o günlerdeyiz. Canımız sıkkın, kafamız karışık. Bugün sizden gelen soruları yanıtlarken yazıya doğrudan “Sütlü mü, unlu mu olsun?” diyerek gireceğiz. Buyurun... Önce genel kuralımızı hatırlayalım: Prensip olarak tatlılardan uzak duracak, “damak çatlatan lezzet”lerin dikkat edilmediğinde “damar çatlatan” zehirler haline gelebileceğini unutmayacağız. Bu kural özellikle bel çevreniz genişse, ailenizde diyabet varsa, insülin direnci veya prediyabetli biriyseniz daha da önemli. Kabul ediyorum, tatlısız olmaz ama her şey gibi onda da makulü arayıp işi tadında bırakmakta fayda var. Sonrası şu:

SÜTLÜ MÜ, UNLU MU?

-Unlu da, sütlü de olsalar tatlılara şeker eklerken “tutumlu” değil, “pinti” olun. Hele hele “fruktoz şurubu” ile hazırlananlara elinizi bile sürmeyin. “Hocam bazen canımız çok çekiyor, dayanamıyoruz, o zaman ne yapalım?” mı diyorsunuz.
Bu durumda tercihinizi öncelikle “sütlü tatlılar”dan yana kullanın. Sütlü tatlıların (protein+karbonhidrat evliliği nedeniyle) glisemik yükleri daha az. Kanda şeker ve insülini yükseltme ihtimalleri daha düşük. Metabolizmanızı sarsıp kilo aldırma ve hipoglisemiyi tetikleme olasılıkları daha az.


VE BİR ÖNERİ DAHA


Canınız ille de unlu bir tatlıyı, mesela baklava ya da kadayıfı mı çekiyor?
Hamuru en ince, fıstığı, cevizi en bol olanı ve en az şeker, yağ ekleneni tercih edin. Bir tavsiyem daha var:
Tatlı sonrası yaşanan şeker yükselmelerini bir parça azaltmanın yolu tarçın eklemektir. Özellikle sütlü tatlılara eklenen tarçın sadece lezzet değil, sağlık faydası da sağlar.
“Peki, ‘triliçe’ bu işin neresinde?” diyenler ne yapacak? Ona “tatlıların kraliçesi” payesi verenler (bakınız: Ahmet Hakan) bence haklılar ama onlar da ölçüyü kaçırmayacak.

KABAK MI, AY ÇEKİRDEĞİ Mİ?

-Çekİrdeklerİn hepsi (kararında tüketildiklerinde) faydalı atıştırmalıklar ama ben kabak çekirdeğinin bazı ayrıcalıkları olduğunu düşünenlerdenim.
Kabak çekirdeği çinko ve demir gibi mineraller bakımından ayçiçeğinden daha zengin. Omega-3 içeriği daha fazla, omega-6 içeriği ise daha düşük. Muhtemelen lignanlardan ve bitki sterollerinden de zengin olduğu için prostat büyümesinden menopoz belirtilerinin hafifletilmesine kadar pek çok farklı yararları var.


TAM BİR DAMAR DOSTU


Sadece 30 gram kabak çekirdeği günlük magnezyum ve çinko ihtiyacının %20’sini karşılar (Magnezyum konusu özellikle önemli, çünkü son yıllarda yaygınlaşan bir sorun haline geldi).
Kabak çekirdeğinin ay çekirdeğine oranla daha fazla ARGİNİN içerdiğini de hatırlatalım. Arjininin ne işe yaradığını daha önce de yazdım! Damar dostu bir madde. Ayrıca enerji metabolizmasını da iyi yönde etkiliyor ve de cinsel gücü destekliyor.

TEREYAĞI MI, ZEYTİNYAĞI MI?


-Bana sorarsanız bu ikiliyi “yarıştırmak” değil de “barıştırmak” lazım! Zira vücudumuzun ikisine de ihtiyacı var.
Nedeni şu: Sağlıklı bir beslenme planında toplam günlük kalori ihtiyacının ortalama %10 ‘unun doymuş yağlardan karşılanması lazım. Doymuş yağların en önemli ve en güvenilir kaynağı da kesinlikle tereyağıdır. Kalori ihtiyacımızın %20’sini de doymamış yağlardan karşılamamız gerekiyor.


BU İŞİN ÖZETİ...


Burada da önceliği (tartışmasız) zeytinyağı alıyor.
Özellikle tekli doymamış yağlardan zengin oluşu zeytinyağına çok özel bir konum kazandırıyor. Tabiî ki çoklu doymamış yağlar, özellikle de omega-3 zengini olanlar (balık, ceviz, keten tohumu yağları) da ihmal edilmemeli. Özeti şu: Doymuş yağların kralı tereyağı, doymamış yağların kraliçesi zeytinyağıdır. Katı/doymuş yağ ihtiyacınızı ağırlıklı olarak tereyağı, sıvı/doymamış yağ ihtiyacınızı ise zeytinyağı ile karşılayın. Olanaklarınız ölçüsünde “bitkisel yağ” tercihinizi zeytinyağından yana kullanın.


TAVUK MU HİNDİ Mİ?

-Önce dikkatimizi şu noktada toplayalım:
Tavuğun da, hindinin de kümese takılıp sentetik yemlerle beslenenini değil, özgür yaşayıp serbest dolaşanını, doğal beslenenini yememiz lazım.
Zaten bu nedenle son yıllarda “köy tavuğu” veya “organik tavuk” tüketimi modası başladı. Çünkü bu tavuklar hem daha lezzetli oluyor, hem de bedenlerinde daha çok doğal madde –mesela omega-3 yağları- taşıyor.
kısık ateşte uzun süre
Dikkat etmemiz gereken ikinci nokta da şu: Hindiyi de, tavuğu da kemikleriyle birlikte –ister bütün, ister parçalar halinde- tencerede kısık ateşte uzun süre pişirerek yiyin.Böyle yaptığınızda sadece etteki proteini değil, kemik ve destek dokusundaki glukozaminoglukanları ve kolajeni de kazanmış oluyorsunuz. Kısacası burada da “eski usul pişirme” yöntemine dönmemiz “annemizin yaptığını yapmamız” lazım.


Ve sorunun yanıtı


Başlıktaki sorunun yanıtına gelince: Yukarıdaki kurallara uyduğunuzda “göğsünüzü gere gere” tavuktan da hindiden de faydalanabilirsiniz ama bence hindi göğüs farkıyla tavuğun önüne geçer.
Nedeni şu: Hindi etinin hayvansal protein içeriği tavuktan biraz daha fazla, yağ ve kolesterol oranı ise daha az. Ayrıca demir, B grubu vitaminler ( özellikle niasin ve B 12) ve triptofan aminoasidi bakımından da hindi eti daha zengin. Niasin (B3) sinir sistemi işlevleri ve kan kolesterol dengesi için çok önemli bir bileşen. B12 ise kansızlığı önleme ve beyni beslemede rakipsiz ve vazgeçilmez bir vitamin. Demirin ne kadar mühim bir mineral olduğunu ise hepimiz biliyoruz. 100 gram kırmızı ette 2,8, hindi etinde 1,4, tavuk etinde ise 0,9 mg demir var. Bizim tavuk ağırlıklı bir mutfağımız var ve mutfağımızda hindiye daha fazla yer açmamız gerekiyor. Triptofanı niye not düştüğüme gelince: Triptofan “mutluluk hormonu” serotoninin üretiminde kullanılan bir aminoasit. Daha fazla mutluluğu kim istemez ki?

X