"Osman Müftüoğlu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Osman Müftüoğlu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Osman Müftüoğlu

Doğru ve iyi beslenmek neden önemli?

Beslenmeden söz açılınca aklımıza karnımızı doyurmak ve kilomuz gelse de konunun başka önemli ayrıntıları var. Yiyecek içeceklerdeki protein, yağ ve karbonhidratlar farklı alanlarda kullanılır. Mikro besin ve posalarla hücresel işlevlerimizi de derinden etkilerler.

İSTERSENİZ “posa”dan başlayalım. Günlük besin programımızda posa miktarı ne kadar fazlaysa kilo dengemiz o kadar garantili, kolesterolümüz, şekerimiz, trigliseridimiz o kadar düşük, bağırsaklarımız o kadar çalışkan, kansere karşı savunmamız o ölçüde güçlüdür.

SONUCU MİKRO BESİNLER BELİRLİYOR

Mikro besinlere gelince… Öncelikle vitamin ve minerallerin hayat garantilerimiz olduklarını ve bedenimizde üretilmeyen vitamin, mineral ve elzem yağların (omega-3 yağları gibi) eksikliğinin bazı hastalıklara yol açabileceğini yeniden hatırlayalım. Tabiî ki her vitamin, mineral ve elzem yağın ayrı ayrı önemi var; ama bazıları var ki onları mutlaka kazanmak zorundayız. Bunu başaramazsak hücrelerimiz işlerini yapamıyor, doku ve organlarımız bütünlüğünü kaybediyor, metabolik bazı arızalar ortaya çıkıyor. Mesela bağışıklık sistemi çöküp bellek zayıflıyor, damarlar daha hızlı yaşlanıp kemikler erimeye başlıyor.


EKSİKSE SİSTEM ÇÖKÜYOR


İşin kötüsü bunların çoğu tıp kitaplarında yazan bildik hastalıklar filan da olmuyor. Yorgun, unutkan oluyoruz, elimiz, ayağımız karıncalanıp uyuşuyor, kramp ataklarından canımız çıkıyor, uykumuz kaçıp yağ depolamaya başlıyoruz, sık sık ateşimiz yükselmeye, en ufak bir iklim değişikliğinde hapşırıp öksürmeye başlıyoruz. Ama nedenini bir türlü bulamıyoruz! B 12 vitamini, D vitamini, C vitamini, magnezyum, çinko, demir gibi mineraller veya omega yağlarından herhangi biri eksikse sorunlar birbiri ardına devreye giriyor. Basit bir amino asit –diyelim ki taurin, tiriptofan, karnitin, arginin, lizin- eksikliğinde bile benzer problemlerle karşılaşmamız mümkün.

DÖRT BÜYÜKTEN BİRİNCİSİ

Kısacası yiyip içtiklerimiz sadece karnımızı doyurup enerji ihtiyacımızı karşılamıyor. Bağışıklık sistemimizden şeker dengemize, kan yağ organizasyonumuzdan asit-baz tampon sistemlerimize, damar bütünlüğümüzden sinir sisteminin kendi arasındaki ilişkilerine kadar pek çok süreç de neleri yiyip içtiğimizden etkileniyor. Beslenmek işte bu nedenle önemli bir konu ve sağlığımızı belirleyen dört temel parametreden –diğerleri uyku, aktivite ve stres yönetimidir- biri, hatta birincisi. İşte bu nedenle hem kendimiz, hem de çocuklarımızın beslenme konusunda daha fazla bilgi sahibi olmaları için duyarlı olmamız lazım.

Şeker bedeni yorar mı?

GEÇEN hafta hastamın kullandığı cümleyi bu bölümün başlığı olarak seçtim. O orta yaşlı hanımefendi kilolarıyla boğuşmaktan yorgun düşmüştü ve derdini anlatırken farkında olmadan müthiş bir cümle ile söze girdi: “TATLI BENİ YORUYOR.” Eğer yiyeceklerinizin içinde şeker miktarı fazlaysa hele bir de o şeker unla birlikte kızartılıp hazırlanmış, üstelik siz de insülin direnci olan biriyseniz yediğiniz tatlıların sizi yorması normaldir, çünkü yediğiniz her tatlı kan şekerinizde “tsunami” benzeri insülin patlamalarına ve ardından “ağır hipoglisemi ataklarına” sebep olacaktır. Neticede siz, kan şekeriniz düşüp beyniniz enerji ihtiyacını karşılayamaz hale gelince bitkin ve yorgun düşer hatta uyuklamaya başlarsınız. Tatlı yedikten hemen sonra kafanız karışmaya, odaklanmanız zorlaşmaya, beyniniz bulanıklıklaşıp hatırlama fonksiyonlarınız durgunlaşmaya, kısacası dimağınız aptallaşmaya (!) başlar ve üzerinize tatlı bir yorgunluk –hatta dayanılmaz bir uyku isteği- çöker. Bu durumda biliniz ki büyük ihtimalle sizde de insülin direnci ve bununla ilişkili reaktif hipoglisemi vardır ve muhtemelen siz de pek çok “metabolik kardeşiniz” gibi kolay yağlanan ve zor zayıflayan yani “kuş kadar yiyip fil gibi kilo alan” biri olma yolundasınızdır.


Paslanma yavaşlatılabilir mi?

“NEDEN yaşlanıyoruz?” sorusuna şu yanıtı veririm: Paslandığımız için! Yaşlandıkça paslanma doğal. Yiyip içtiklerimiz, yanlış hareketler ve tabiî ki tembelliğimiz bizi paslandırıyor. Cildimizi kırıştıran da, kemiklerimizi koflaştırıp, damarlarımızı sertleştiren de paslanma. Daha yorgunsanız, cilt döküntüleri canınızı sıkıyorsa, şişkinlikten, tırnak problemlerinden, eklem ya da kas ağrılarından yakınıyorsanız, hatırlama güçlüğü çekiyor, asabiyetten, bitkinlikten, baş ağrılarından, gerginlikten şikâyetçiyseniz bunların paslanma işareti olabileceği aklınızda olsun. Bu konuda “hs.CRP” testini yaptırabilirsiniz. Başlıktaki sorunun cevabına gelince. Evet, paslanma yavaşlatılabilir. Bunun nasıl başarılacağını ise gelecek hafta yazacağız.


Organik mi doğal mı?


SON yılların moda beslenme trendi, organik beslenme. Kanser korkusu, sağlıklı olma tutkusu bu gıdalara ilgiyi arttırdı. Ama organik pazarda büyüme yok. Nedenleri basit: Organik ürünler çok pahalı ve bunlara güven güçlü değil. Fiyatlar ucuzlasa da bu kadar insanı besleyecek miktarda organik ürün de yok. Besin seçimlerinizde “organik”ten ziyade “doğal ve tam” gıdalara yani “işlenmemiş, içine en azından zararlı olabilecek kimyasallar karışmamış” tam gıdalara yönelin. Şu sırayı inceleyin: Satın alacağınız ürünün üzerinde “içindekiler” etiketi var mı bakın. Etiket bulunan ürünler daha güvenli olsalar da “tam” gıda sayılmazlar. Mesela? Pazardan aldığınız elmada etiket olmaz. Oysa satın aldığınız şişelenmiş elma suyunun, mutlaka bir etiketi olacak ve o ürünün ne kadar koruyucu, tat verici vs içerdiği yazacaktır. Diğer nokta o ürünün mümkün olduğu kadar “doğal” olması, “ticari işlemden” geçirilmemesidir. İşte bu nedenle kavrulmuş ya da tuzlanmış değil, doğal fındık, fıstık, badem yiyin. Çiftlik balığı değil, deniz, göl ya da nehirde yakalanmışını tercih edin. Yemle beslenen tavuğu, koyunu, sığırı değil, açık ve doğal ortamda beslenenleri tercih edin. Tam tahıl ürünlerini, konserve değil, tam sebze ve meyveleri kullanın.


Kayısı mı mmango mu?


HER beden özel ve biriciktir. Her bedenin farklı kullanma kılavuzu vardır. Başka deyişle bedenimizin de tıpkı evimizdeki buzdolabı, çamaşır makinesi, televizyon gibi bir talimat kitapçığı söz konusudur. Mesela “neyi, ne zaman, nasıl, nelerle birlikte yememiz, beslenirken yağı, proteini, karbonhidratı nasıl dengelememiz, ne zaman ve ne miktarda şeker, kafein ya da filanca vitamini tüketebileceğimiz” gibi çok küçük ayrıntılar bile bu talimatnamede yazılıdır. Talimat kitapçığının patronu “genetik kurgu”dur. Eğer bedeninize yiyip içtiklerinizle doğru mesajlar vermek ve ikisi arasında iyi ilişkiler kurmak istiyorsanız genetik mirasınız hakkında bilgi sahibi olmamız lazımdır. Çünkü yiyip içtiklerimiz genlerimizle, genlerimiz de yiyip içtiklerimizle resmen konuşur! Zaten bu nedenle –daha önce de yazdım- bize mango değil kayısı iyi geliyor!


BİZİM GENİMİZE ‘O’ UYAR


Nedeni şu: Kayısı binlerce, on binlerce yıldır bu bölgede, topraklarda yetişen, genlerimizle olağanüstü ilişkiler geliştiren bir meyve. Kısacası “genlerle besinler arasındaki ilişkinin boyutları” oldukça geniş ve çok yönlü. Besin-gen ilişkisine son yıllarda çok önem veriliyor ve “nutrigenomik” adı verilen bu alanda her gün yeni başarılara imza atılıp yeni ve mükemmel gelişmeler başarılıyor. Eğer sağlığınızı sürekli kılmak istiyorsanız “kullanma kılavuzunuzu” yani “genetik kurgunuzu” az ya da çok öğrenmeye çalışın. Öğrenmeye çalışın ki yiyeceklerinizle genlerinizi kavga ettirmek yerine onlara doğru talimatlar verin.

X